09 Ocak 2008 için Arşiv

Yaradılış Destanı - (Türk Kozmogonisi)

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Yaradılış Destanı - (Türk Kozmogonisi)

Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu.

Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi.

Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım Su içinde yaşayan Ak Ana, su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen’e şöyle dedi :

Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren De ki hep,” yaptım oldu ” başka bir şey söyleme. Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme. Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu.

Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. İnsana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı :

” Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.”

Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış.

Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş. Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandışire’ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeyen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.

Dünya altı günde yaratılmıştı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmıştı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşten başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı.
Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü” insanoğlu bu olsun, insana olsun baba.” dedi ve toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana “Erlik” adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik’in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi. Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı.

Erlik’in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi. Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere’yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı.
Yakut’lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın varyantı niteliğindedir.

Sarıkamış ve Osmanlı

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Türk askeri Sarıkamış Harekatı’nda dünyada eşine az rastlanan dram yaşadı.
Türk askeri Sarıkamış Harekatı’nda şartların tüm olumsuzluğu karşısında sergilediği üstün cesaret, sabır ve metanetle düşmanının bile takdirini kazanırken, dünyada eşine az rastlanan bir dram yaşadı.

Karlı dağlar ve aşırı soğuğa karşı tarihte eşine rastlanmayan bir mücadele ortaya koyan on binlerce Türk askeri, çetin doğa koşullarına ve tüm yokluklara karşın ”emre itaate” asla baş kaldırmadı. Allahuekber Dağları’nı aşarken çoğu kurşun atamadan, düşmanla göğüs göğüse vuruşamadan şehit oldu. Kar altında soğuğa direnemeyen güçsüz vücutları mor renge bürünerek ”kardelen”ler gibi karlara gömüldü.

Rus harp tarihçisi N. Korsun, ”Türk taarruz planının çok cüretli olduğunu, Rusların ciddi bir tehlikeye maruz kaldığını, başta General Mieschlayewsk ve General Bergmann’ın korkuya düştüklerini, kıtalara umumi çekiliş emri verdiklerini”, ”Sarıkamış Operasyonu” adlı kitabında yer verirken, bazı komutanların anılarında Türk askerinin nasıl bir yoklukla karşı karşıya olduğu anlatılıyor.

29. FIRKA KOMUTANI MİRALAY ARİF BEY

Yazar Ziya Nur Aksun’un ”Enver Paşa ve Sarıkamış Harekatı” adlı eserinde ise 29. Fırka Kumandanı Miralay Arif Bey’in ordunun durumunu şöyle anlattığı belirtiliyor:

”Gıdasızlıktan vücudun harareti kaybolmakta ve donma vakaları artmaktaydı. Hayatta kalanların yüz, el ve ayakları donarak hayaletler gibi, serseri dolaşmaktaydı. Hayvanlar ise çam yapraklarını yemediklerinden karı eşeleyerek bulabildikleri ot saplarını, bazen de birbirlerinin semerlerini, kuyruklarını ve yelelerini kemirmekteydiler. Muhabere meydanının hiç bir yerinden akarsu yoktur. Su ihtiyacı, karları ısıtılarak ve çay yapılarak giderilebiliyor veyahut ağızda kar eritiliyordu. Karavanalarda ısıtılarak eritilen kar suyunu ise hayvanlar bile içmiyordu…”

KÖPRÜLÜLÜ ŞERİF

Sami Önal tarafından yayına hazırlanan Emekli Kurmay Yarbay Köprülülü Şerif’in (İlden) ”1. Dünya Savaşı Başlangıcında 3. Ordu Sarıkamış Kuşatma Manevrası ve Meydan Savaşı” adlı eserinde, Sarıkamış Harekatı ile ilgili önemli bilgiler bulunmakta.

Köprülülü Şerif’in esirinin son kısmındaki şu ifadeler dikkat çekiyor: ”Tarihlere ant olsun ki Türk Ordusu bilgisiz ve deli komutanının hırsıyla yüksek dağlar üstünde kara kışın tepisiyle yüzyıllarının düşmanının güllesi ve kurşunuyla uğraşa cenkleşe ulusal bağımsızlık uğruna tümüyle mahvoldu da bir eri sırt çevirmedi. Sarıkamış’ta hiç panik olmamıştır.”

ENVER PAŞA’YA GÖNDERİLER RAPOR

Türk askerinin durumuna ilişkin 9. Kolordu Komutanı’nın Enver Paşa’ya gönderdiği bir raporda ise ”İleri harekattan 2 gün evvel 21 bin muharip ve sair kuvvetiyle 28 bin olan mevcudu olduğunu, Bardız’a 18 binle girdiklerini, bugün ise ancak 10 gün vakit bulsa 10 bine yükselebileceklerini, neferlerin zaaf-ı bedenle müsab, hayvanatın bitap olduğunu, 40 cebel topundan ancak 20’sinin işleyebildiğini ve 16 mitralyözden istifade edebildikleri” ifade edilerek, ”Kolordunun kaabiliyet-i taaruziyesi kalmadığı maruzdur” deniliyor.

Fırka Kumandanı Miralay Abdulkerim Bey ise raporunda, ”Havalar böyle giderse birlikler donarak eriyecekler. Allah orduyu İslamı her türlü afetten muhafaza buyursun” temennisinde bulunması dikkati çekiyor.

SANCAKLARI KURTARAN ERLER

Alptekin Müderrisoğlu ise ”Sarıkamış Dramı” adlı eserinde, harekatın son dönemlerinde Enver Paşa’nın ”Alay sancakları Erzurum’a gönderilecek” emrinin nasıl yerine getirildiğini yer veriyor. Üç alay sancağının getirilmesi işi yaralı ve aynı zamanda hasta olan tabur komutanlarından Yüzbaşı Fazlı ve yaralı koluyla savaşamayan Teğmen Tevfik’e verildiğini anlatarak, bu subayların yanlarına, Erzurum’un Hasankale ilçesi Maslahat köyünden er Aslan ile Narman ilçesinden er Kahraman’ın görevlendirildiklerini ve erlerin sanki bu görev için isimlerine göre seçildiklerine işaret ediyor.

AYAKTA DONAN ASKERLER

Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Gürsoy Solmaz, harekat sırasında çetin kış şartları nedeniyle birçok askerin ayakta donarak şehit olduğunu belirterek, ”O günlerden gelen anılara göre, Handere köyü yakınlarında Çambar Dağı’nda yaralı iki asker diğer askerlerden kopmuş kendi başlarına kalmışlardır. Yapacak bir şeyleri kalmayınca köye inmeye karar verirler. Hemen önlerinde bir askerin olduğunu fark eder ve ona doğru giderler ki bu asker ayakta öyle kaskatı donmuş haldedir” diye konuştu.

ŞEHİT ERİN CEBİNDEN ÇIKAN ŞİİR

Solmaz, Sarıkamış Yağbasan köyünde şehitlerin defninde görev yapan ”Beşir Şahin” adlı kişinin bir askerin cebinde bulduğu ve ezberlediği şiirin o günlerin zorluklarının anlatıldığını kaydetti. Şehit erin cebinden çıkan şiirin bir bölümü şöyle:

”Sen Türkleri öz bilirdin,
Düşmanlara geçit verdin,
Geçsin fakat, sen geçirdin,
Koca balkan (orman), yüce balkan
Kan içinde yaka çalkan”

Osmanlı Devleti Siyaseti

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Osmanlı Devleti Hakkında

10 asıra yakın dünya siyasetine yön veren milletimizin sadece siyasete yön vermekle kalmadığı arşiv belgelerinin gün yüzüne çıkmasıyla daha iyi anlaşılıyor.

Bu günlerde tarih kitapları en çok satanlar arasında yer alıyor. İnsanımız okudukça, köklerini daha güçlü hissediyor. Ne denli engin bir kültüre sahip olduğumuzu görüyor. Tarihimizde kara sayfa yok denirken verilen örneklerden birisi o kadar önemli ki…

Prof.Dr.Vahdettin Ergin’in arşiv araştırmaları sırasında bulduğu osmanlı toplumunun yapısını ve devletinin zihniyetini gösteren bir belge tarihimizin ve o tarihi oluşturan atalarımızın ne kadar duyulacak işler yaptığını gözler önüne serdi.1857 tarihli belgede şöyle deniyor:

Yük beygirlerinin haftada bir gün tatilleri var. Cuma günleri çalıştırılmaları yasak. 1857′de bir takım suistimaller olmuş ki bu konuda, devlet bir hatırlatma ihtiyacı hissetmiş.Diyor ki :
“Öteden beri yük beygirlerinin haftanın bir günü tatil yapmaları adet olduğu halde, bazı kimseler son zamanlarda bu kurala uymuyorlar”
Evet bu belgeden de anlıyoruzki Osmanlı insan haklarında ulaştığı zirveyi hayvanlardan da esirgememiş.

Yüzyıllardan beri Osmanlı’da yük hayvanlarının haftada bir gün dinlenme hakları var.

Halbuki 19. yy’da Avrupa’da insanlar günde 16 saat çalışıyor, madenlerde ölüyorlardı!

Yine arşiv belgelerinden öğreniyoruzki Osmanlı hayvan hakları konusunda başka tedbirleride uygulamaya sokmuş:

İzin günlerinde bu hayvanlara sahipleri de binmesin diye, semerlerinin çivili olmasına karar verildi.
Yani bizim tarihimizde birilerinin iddia ettiği gibi kara sayfa yok. Hayvanlara böyle bakan bir toplumun, bir devletin insanlara bakış açısı da çok farklı olur.

İbret-i Alem Zafer

Çarşamba, 09 Ocak 2008

İbret-i Alem Zafer

Sabır ve zafer, biri diğerinden ayrılmayan iki dosttur. Muvaffak olmuş birini görüp de işin sırrını sorduğumuzda aslında cevabın ne olduğunu zaten biliriz. Ama zaferi nefsin feragatı olmaksızın kazandıracak formülü, var olmadığını bile bile arayıp dururuz. İşte önemli zaferlerimizden biri olan Haçova Meydan Savaşı, bu ibret gözüyle değerlendirilmelidir.

İslâm tarihi sabrın ve sebatın meyvesi olan zaferlerle doludur. Bazen bütün bir topluluk ümitsizlik bataklığının içinde kaybolup gitmek üzereyken, sabrı ve sebatı tavsiye eden birkaç kişinin direnci, kendisinden o ana kadar hiçbir işaret gelmeyen zaferin, akıl almaz suretlerde yüzünü gösterip müslümanların avuçlarının içine konmasıyla sonuçlanmıştır.

Kimi zaman bu zafer yüzünü öyle suretlerde göstermiştir ki, aynı şeylerle bir filmde karşılaşılsa mantıksız ve zorlama olarak değerlendirilebilir. Ama rahmetli Necip Fazıl’ın bir oyununda geçtiği gibi: “Hayat bir şeyi yapınca o şey tamamdır. Olurmusu, olmazmısı yoktur.”

Haçova zaferi işte böyle bir zaferdir. Ve İstanbul’un fethi nasıl Akşemseddin’siz düşünülemezse, Haçova zaferi de Hoca Saadeddin’siz düşünülemez. Sultan III. Mehmed onun dirayeti sayesinde, İslâm ve Osmanlı tarihinin en mühim ve ilginç zaferlerinden birini kazanan ordunun başında bulunma şerefine erişmiştir.

Osmanlı Döneminde Misyonerlik

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Osmanlı Döneminde Misyonerlik

Osmanlı Döneminde Misyonerlik

Misyonerlerin Osmanlı Topraklarına Gelişi

Değişik etnik köken ve dini inanca sahip unsurların bir arada yaşadığı geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetleri için uygun bir zemine sahiptir. Zira, azınlıklara tanınan geniş haklar ve yabancılara verilen kapitülasyonlar misyonerlerin faaliyetlerini kolaylaştıran faktörlerdi. Dünyanın önemli bir bölgesinde yer almasından dolayı Osmanlı toprakları en fazla göz dikilen yerler arasındaydı. Osmanlının tarihi, siyasi, ekonomik ve kültürel zenginliklerinden yararlanmak, dolayısıyla bu toprakları ele geçirmek isteyen Batılı büyük devletler misyonerlik faaliyetlerine büyük destekler vererek onlardan yararlanmaya çalıştılar.

19.yüzyıl ve 20.yüzyılın başları misyonerlik faaliyetlerinin en yoğun ve en parlak dönemidir. Bunun nedeni kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi ve misyonerlerin de bu durumdan yararlanmasıdır. İşte bu yüzdendir ki Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetlerini incelenirken olayın dini yönü kadar siyasi, kültürel, ticari ve ekonomik boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Osmanlı topraklarına gelen ilk misyonerlerin özellikle İstanbul, İzmir ve Kudüs gibi şehirleri merkez edindikleri dikkati çekmektedir. Buradan hareketle denilebilir ki, Osmanlı Devleti’nde sürdürülen misyonerlik faaliyetlerinin bir amacı da kutsal yerleri bulmaya yöneliktir. Özellikle Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak esas gayedir. Nitekim, Hz. İsa’nın bu bölgede yaşamış olması ve Haçlı seferleri sırasında pek çok asker ve komutanın bu topraklarda kalmış olması onların bölgeye olan ilgilerini arttırıyordu. Bu konuda yapılan bir başka değerlendirmeye göre, Avrupa Devletlerinin Haçlı Savaşları esnasında Müslümanlar karşısında yenilmeleri, onların Müslümanlara karşı misyonerlik faaliyetlerine ağırlık vermelerine sebep teşkil etmiştir.

Kısacası, dinlerini ve mezheplerini yaymaya ve kutsal yerleri bulmaya yönelik olarak başlayan misyonerlik faaliyetleri, Osmanlı Devleti’nin gerilemesine paralel olarak 19.yüzyıldan itibaren sömürgeci Batılı büyük devletlerin emperyalist politikalarına hizmet eder hale gelmiştir. Bu yönü ile Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren misyonerler, Batılı ülkelerin Osmanlı ile olan ‘Şark Meselesi ’ni halletmelerinde araç olarak kullanıldılar. Esasını Osmanlı’yı yıkarak mirasını paylaşmak oluşturan ‘Şark Meselesi’nde Batılıların takip ettikleri politikalardan birisi içerdeki Hıristiyan azınlıkları Devlet’ten koparmaktı. Bunun için en fazla misyonerlik faaliyetlerinden yararlanıldı. 19.yüzyıla gelindiğinde sömürgeciliğin de gelişmesiyle Osmanlı toprakları Batılı ülkelerin çıkar mücadelelerine sahne oldu. Bu dönemde Anadolu, Boğazlar, Ortadoğu, Petrol Bölgesi, Akdeniz çevresi ve Makedonya gibi dünyanın jeopolitik ve jeostratejik bakımdan önemli bölgelerine sahip olan Osmanlı Devleti, batılı devletlerin göz diktikleri bir alandı. Bundan dolayı bölge daha çok İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya arasında görülen mücadelelere sahne oluyordu. Bölgedeki nüfuzunu arttırmak isteyen ülkeler misyonerlik faaliyetleri ile kendilerine yandaş gruplar oluşturmak istiyorlardı. Değişik tarihlerde Osmanlı ülkesine gelen misyonerler yaptıkları çalışmalar sonrasında Müslüman ve Yahudiler arasında fazla etkili olamadıklarını anlayınca bütün mesailerini ülkedeki Hıristiyan azınlıklar üzerinde yoğunlaştırdılar. Onları bir yandan kendi mezheplerine kazandırmaya çalışırlarken diğer yandan da verdikleri eğitimle millî duygularını uyandırarak Osmanlı’dan koparmak için uğraştılar. Başlangıçta Rum ve Ermeni ve Yahudiler üzerinde oynanan oyunlar daha sonra Bulgar, Arap, Kürt ve Nasturi gibi diğer unsurlara yönelik olarak devam etti.

Osmanlı’da Aile Hukukunun Tarihi Tekamülü

Çarşamba, 09 Ocak 2008

 Osmanlı’da Aile Hukukunun Tarihi Tekamülü

Osmanlı’da Aile Hukukunun Tarihi Tekamülü

1. Giriş
Osmanlı aile hukuku esas itibariyle İslâm aile hukukunun altı asırlık bir uygulamasından ibarettir. Bu sebeple İslam hukukundan bağımsız bir Osmanlı aile hukukundan bahsedilemez. Osmanlı Devleti’nde İslâm hukukunun (şer’i hukuk) yanı sıra örfî bir hukukun varlığını savunan araştırıcılar dahi bu hukukun daha ziyade kamu hukuku alanlarında var olduğunu, hususî hukukun ve özellikle aile hukukunun tamamen İslâm hukuku esaslarına göre düzenlendiğini kabul etmektedirler. Ancak hukuk kurallarının, uygulandığı toplumun sosyal ve kültürel yapısına bağlı olarak aynı kuralların tatbik edildiği diğer toplumlara göre bir tak m farklılıklar gösterdiği de bir vakıadır. İşte bu sebeple Osmanlılarda aile hukukunun diğer İslâm devlet ve toplumlarından belirli ölçüde farklı ve bu sebeple de kendine has bir tekâmül seyri takip ettiğini düşünmek yanlış değildir. İşte bu araştırmada İslâm aile hukukunun altı asırlık Osmanlı uygulaması sırasında geçirdiği tekâmül seyri ortaya konmaya çalışılacaktır.

Mehmet Akif Ersoy

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Mehmet Akif Ersoy

Sıra soru cevap kısmına geldiğinde çok sayıda dinleyici arasından bir bayan mikrofonu eline aldı ve şunu sordu; “Bana öyle iki şey söyleyin ki, eve gidince oğluma da anlatabileyim ve ona da faydalı olabileyim” dedi.

Bu estantene, cuma günkü yazımızda bahsettiğim ve geçtiğimiz hafta sonunda konuşmacı olarak katılacağımızı duyurduğum Milli Şairimiz Mehmet Akif’le ilgili programda gerçekleşti. Soruyu soran hanımefendiye; “Oğlum büyüyünce -Mehmet Akif gibi adam ol- demeniz için size iki örnek vereyim” dedim.

Konuyu buraya taşımazın nedeni ise verilen örneklerin hepimizi yakından ilgilendiren bir yönü olması.

Ahde vefa nedir, mertlik nedir, verilen sözü tutmak nedir, adam gibi adam olmak nasıl bir şeydir, bu tür siyasetçilerimiz olsa ülke ne halde olurdu sorusuna emsal teşkil etmek için…

Hangisinden başlayayım bilmem ki…

Milli Şairimiz Mehmet Akif’in “ben bu yemini etmem” dediği olaya geçmeden önce küçük bir hatırlatmada bulunmak yerinde olacak. Mehmet Akif hem Osmanlı gizli servisi Teşkilatı Mahsusa üyesiydi, hem de dönemin en etkili partisi İttihat Terakki’nin bir mensubuydu.

Gizli servis elemanı Akif…

Birinci Dünya Savaşı başladıktan kısa bir süre sonra M. Âkif Berlin’e gitti. Savaşta müttefikimiz olan Almanya, 1915 yılı ortalarına doğru, savaş sırasında İngiliz, Fransız ve Rus ordularından aldığı esirler arasında Müslümanlar olduğunu fark etti. Bu esirleri ayrı kamplarda topladı. Bu kamptaki Müslüman esirlere propaganda amacıyla iyi muamele ediliyordu. Hatta Müslüman esirlerin ibadet etmesi için bir cami inşa edildi.

Almanlar, Müslümanların lideri olan Osmanlılara bu esirlere karşı izledikleri tutumu göstermek için bir heyeti ülkelerine davet ettiler. Böylece Osmanlı halifesi, yeryüzündeki bütün Müslümanları koruyan ve onların haklarını savunan kişi gibi takdim edilecekti.

Berlin’e gidecek heyet, o zaman Osmanlının haber alma ve casusluk örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından özenle seçildi. Bu yolla esirlerden cephelerde olan biten hakkında bilgi almak da amaçlanıyordu. Teşkilat, Berlin’e gidecek heyete Akif’in de katılmasını İttihat Terakki Hükümetinden istedi. Çünkü Mehmet Akif teşkilatın aktif bir üyesiydi. Heyetin başkanlığına da Akif getirildi.

Şimdi gelelim yazıya başlık olan yemin konusuna. Akif’in İttihat Terakki’ye ilk girişi ilginçtir. Mehmet Akif II. Meşrutiyetin ilânından dört gün sonra o günlerde “Cemiyet-i Mukaddese” denilen İttihat Terakkiye katıldı. Akif’in örgüte katılma nedeni ülkenin gidişatına seyirci kalmadan içeriden katkıda bulunmaktı. Tıpkı Milli Mücadele başlar başlamaz Ankara’ya geçip Anadolu’yu adım adım dolaşması gibi.

Kandilli Rasathanesi Müdürü Fatin (Gökmen) Hoca, Mehmet Akif’i İttihat Terakkiye’ye götürmüş ve ünlü katılma töreninden geçirerek üye yapmak istedi.

Fatin Hoca katılma törenini bizzat yönetti. Kurallara göre, İttihat Terakki hakkında bilgi verildikten sonra sırların korunması ve emirlerin yerine getirilmesi için gerekli yeminin yapılmasına sıra geldi. Kurala göre cemiyete katılacak kişi silaha ve Kuran’a el basarak yemin edecekti. Mehmet Akif yemin etmeden önce yemin metnine göz atınca; “Cemiyetin bütün emirlerine kayıtsız şartsız uyacağım” şeklinde bir ifadenin yer aldığını gördü. Buna hemen itiraz etti. “Ben ancak, akla ve vicdana uygun olan emirlere uyarım. Mutlak söz veremem” diyerek yemin etmeyi reddetti. Akif’in bu itirazından sonra İttihat Terakki Cemiyetine girecek olanlara Akif’in teklif ettiği şekliyle yemin yaptırılmaya başlandı.

Ders olsun…

İşte tam bu noktada, günümüzün en çok tartışılan konularından birini oluşturan parti içi demokrasiye muhakkak vurgu yapmak gerekiyor. Siyasetçiler liderlerin akla, mantığa, ülke çıkarlarına uymayan talep ve beklentilerine boyun eğmek zorunda mıdırlar?

Soruyu yönelten hanımefendiye; “Yapılan haksızlıklara karşı çocuklarınıza dik durmayı öğretin” dedikten sonra, ikinci örnek olarak şunu anlattım. Verilen örnek açıklama yapmayı gerektirmeyecek çarpıcılıkta olduğundan, “vay be, günümüzde böyle insanlar kaldı mı” diyeceğinize eminim. Ardından hiç yorum yapmadan yazıyı sonlandıracağım.

Sahi Akif’in kaç çocuğu vardı?

Mehmet Akif, “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” inancındaydı. Haksızlığa tahammül ettiği ve hele yaltaklanarak menfaat peşinde koştuğu görülmedi. Veteriner İşleri Müdür Yardımcısı görevini üstlendiği yıllarda Veteriner İşleri Müdürünün bir haksız karar ile azledilmesi üzerine kendisi de görevinden istifa etti.

Kendisine bu hareketinin sebebi sorulduğunda, başkasına yapılan haksızlığa tahammül etmesinin mümkün olmadığını söyledi. “Arkadaşıma yapılan haksızlık bana yapılmıştır” dedi ve 20 yıllık memuriyetine tereddütsüzce veda etti.

İşte Akif’in işsiz ve beş parasız kaldığı tam da bugünlerde yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay kendisini ziyarete gider. Gerisini ondan dinleyelim.

“Balkan Harbi başlarken, Akif Bey, tek geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı.

— Bunlar kim? dedim, “Çocuklarım!” dedi. Sonra hakikati anlattı.

Âkif Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla, “Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın!” diye sözleşirler. Arkadaşı vefat eder. Mehmet Akif verdiği söze bağlı kalarak anlaşma hükmünü yerine getirir ve onun çocuklarını yanına alır. Mithat Cemal devam ediyor; “Hâlbuki o zamanlar Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!” 4’te arkadaşının çocukları etti mi 9. İşte Akif bu… Rahatlıkla çocuklarınıza, “Oğlum Akif gibi adam ol” diyebilirsiniz.

Çerkez Ethem

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Çerkez Ethem

Çerkes Ethem, Mustafa Kemal’in Anadolu’da dayandığı askeri gücün sahibiydi; Büyük Millet Meclisi’nin ‘Milli Kahraman’ unvanı ile onurlandırdığı bir kişiydi. Ancak, Ankara’nın yeni hiyerarşisiyle uyuşamayınca Yunan’a sığındı ve hain ilan edildi.

Ancak Milli Mücadele şekillenmeye başladığında bir gelişme oldu ve Mustafa Kemal’in yakın çevresinde değişiklik yaşandı. Lider yola birlikte çıktığı kişilerden ayrıldı, mücadeleye sonradan hatta bir bakıma fazlaca inanmadan- katılan ‘emir/kumanda adamları’ ön plana geçti. Bu değişimin Mustafa Kemal’in arzusu olmaktan çok ‘yeni gelenlerin manevrası’ olduğu yolunda işaretler var. Nitekim aynı günlerde Ankara’dan Çerkes Ethem’in ağabeyi Reşit Bey’e gönderdiği 7 Ocak 1920 tarihli telgrafında Mustafa Kemal, “Bu din ve devletin sağlam bir uyruğu olan Çerkes kardeşlerimiz, hepimizin övdüğümüz baş tacımızdır. Bugün düşmanlarla çevrili Türk, Kürt, Çerkes ve diğer din kardeşlerimizin el ele vermesi, sarsılmaz bir bütün oluşturmaları, namus ve yaşamımızı kurtarmak için bir zorunluluktur…” diyordu.

Muhtemeldir ki İsmet Paşa başta olmak üzere mücadelenin rütbeli diğer zevatı Çerkes Ethem’in BMM Genel Kurulu’nda coşkuyla karşılanmasına bakıp ürktüler… Milletvekilleri tarafından tam bir kahraman gibi karşılanan ve dakikalarca süren alkışların kesilmemesi üzerine utançtan terleyen Ethem, İsmet Paşa konusundaki hissiyatını anlatırken şu tespiti yapar: “İlk defa karşıIaşıyorduk. Daha sonra hayatımdaki menfilik ve haksızlıkların kaynağı olan bu zatın ilk anda üzerimdeki intibaının derin olmadığını, çehresinin ve hareketlerinin bariz hususiyet ifade etmediğini itiraf ederim. Fakat konuştukça ve fikirlerini dinledikçe, onu birçok meziyetleri bulunan erkân-i harp hususiyetleri taşımakla birlikte hiçbir zaman zaferi temsil edecek kumandanlık vasfına sahip bulamadım.”

Osmanlı’nın bilezik yazıları

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Osmanlı’nın bilezik yazıları

Duvar arşivi olarak da bilinen bilezik yazıları bir döneme ışık tutuyor

Cami avlularındaki sütunların kaidelerini çepeçevre saran bilezik yazıları, bilinmeyen zengin bir duvar arşivi niteliğinde. Bilezik yazılarındaki bazı bilgilere tarih kitaplarında bile rastlanmıyor

Duvar yazıları her ülkede kendine yer bulan bir kültür. Batı literatüründe ‘Graffiti’ olarak bilinen duvar yazıları, alt kültürden gelen insanların öylesine yazdıkları minik yazılar. Her yüzyılda ve her ülkede karşılaşılan bu yazılar, insanlık tarihinin ortak halkalarından birini oluşturuyor. Eski Mısır’da inşa edilen piramitlerin üzerinde onlarla karşılaşabilirsiniz. Pompei’de, gladyatörlerin kıyasıya çarpıştığı arenanın duvarlarının da bu yazılarla donatılmış olduğunu tarih kitapları bize bildiriyor. Peki bizim tarihimizdeki duvar yazıları ne alemde? Bizdeki duvar yazıları duvarlara değil camiilerin avlularındaki sutunların bileziklerinde görülüyor. Bu yüzden adlarına da bilezik yazıları deniliyor.

Neyi anlatıyorlar?

Padişahların cuma selamlığına geldiği camilerin avlularındaki sütunların bileziklerinde bu yazıları hala görmek mümkün. Avlularda bulunan kubbeleri tutan sütunların bilezik diye tabir edilen çemberlerinin üzerilerinde yıllar öncesine ait cemaatin yazdığı yazılar var. Camii cemaatinin yanında avludan gelip geçenlere de seslenen bu yazılara bilezik yazısı deniliyor. Bilezik yazıları, genellikle o dönemde meydana gelen olaylara şahit olan kişilerin, olayların geleceğe aktarılması için verdikleri gayretlerinin bir ürünü. Bu yazılara adeta gayri resmi ve anonim bir tarihçilik de denilebilir.

Yaşanan mekanlar

Osmanlı gündelik yaşamının önemli sembollerinden biriydi camiler. Külliye, her şeyden önce şehre damgasını vuran kültürün egemen sembolüydü. Cami, külliyenin merkezinde yer alır ve cemaatin belirli zamanlarda toplandığı bir çeşit ‘forum’ işlevini üstlenirdi. Saray yönetimi ile halk arasında bir iletişim odağı durumundaki bu mekanlar, şehir hayatını ilgilendiren kararların cemaate duyurularak tepkisinin ölçüldüğü yerlerdi. Osmanlı halkı, gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası olan bu mekanlarda ortaya koymuş ‘graffiti’ örneklerini. Fakat yazıcı ve hattatlar, duvarlardan ziyade, hem dini hem de sosyal olarak yaşamsal mekanlar olan cami avlularında, sütunların bileziklerini kullanmışlar bu iş için. ‘Bilezik yazıları’ da dediğimiz bu yazılar, bir zamanlar Osmanlı halkının haberleşmek ve karşılıklı bilgilenmek için kullandığı bir çeşit duvar yazıları niteliğinde.

Geleceğe mesajlar

Bilezik yazıları Osmanlı’da genellikle şahit olunan olayların geleceğe aktarılması gayretlerinin bir ürünü olarak şekillenmiş. Gayri resmi ve ano-nim bir vak’anüvislik (Olayları ve önemli günleri kaydeden bir tarih bilimi) de denilebilir onlar için.

Bileziklere normal halk dili ile yazılmış Osmanlıca yazılar bulunuyor. Osmanlıca bilgisi olan kişilerin rahatlıkla okuyabildiği bu yazılarda gündelik halkın gördüğü ve etkilendiği olayların yanı sıra halkı ibadet etmeye davet eden Kuran-ı Kerim’den ayetler de bulunuyor. İşte Topkapı’daki Ahmet Paşa Camii avlusundaki ‘bilezik’ de ilginç bir yazı: ‘Donanmayı hümayuna çıkalı yevmi Pazar fi 6 şaban sene 1167’..(Miladi 1784) yine aynı camiinin avlusundaki başka bilezikde şu yazılar okunabiliniyor: ‘Muid Ahmed Efendi Mısır’a gitti. Osman sene 1049’ (Miladi 1671). Cami avlularındaki sütunların kaidelerini çepeçevre saran bileziklerdeki yazılar graffiti’nin öncüsü ünvanını kazandıracak kadar zengin bir duvar arşivi niteliğinde.

Öyle ki, sütunlara yazılan bazı yazılara tarih kitaplarında bile rastlamak oldukça zor. Saraçhane’de Şehzade Camii’nin kıble kapısının sol tarafındaki bilezikte şunlar oku-nabiliyor: ‘Azim ateşi göründü hava yüzünde. Kadir gecesi fiyevmi yeksen bin sene1022’ Miladi 1622. Avludaki sütunların başka birisinde camiinin tamiratı ile ilgili bir not düşülmüş. ‘Altın oluk işlendi sene 1021 ve cami-i şerif meremmat oldu 15 Recep sene 1025’.

Yangın yazıları

İstanbul’da bir dönem devamlı görülen yangınlar yaşamı da etkilemişti. İstanbul’da büyük yangınlar çıkması ile birlikte şehir de geceleri günlerce aydınlık olarak görülürmüş. İşte bu durumu anlatan bir yazıyı görüyoruz: ‘İslambol’da ateş vaki oldu. Rebiülahirin on birinde sene 1022’. Bu yazılar hicri 1022, miladi 1613 yılında İstanbul’da iki defa yangın olduğunu, anlatıyor bize. Yani tarihçilerin yerine sokaktaki kişiler gayri resmi ve anonim bir tarih düşmüşler. Bu türdeki yazılara halkın cami sütunlarına tuttuğu notlar da denilebilir. Bu yazılar Evliya Çelebi’nin de dikkatini çekmiş. Ünlü seyahatnamesinde bilezik yazılarına yer vermiş. Süleymaniye Camii’ndeki bilezik yazıları gören Çelebi şöyle yazmış: ‘Bu haremin cevanib erbaasında olan amudların aşağı kürsülerinde tunç bilezikler vardır. Evkaf tarafından hakkák müverrih vardır. Cümle veka-i azime misal ihrak binnar ve zelzele ve alev-ü velvele misallü şeyler yazılmıştır. Ki acaib tarihli sütun payeleridir. Çelebinin yazdığı gibi yazıları daha çok özel tutulan hakkaklar yazarlardı.

Sahibi belli değil

Evliya Çelebi’nin de işaret ettiği gibi, yazıları yazan hakkaklar, herhangi bir sabit sütun tercihi yapmamışlardı. Daha ziyade tunç bileziklerin kapı tarafına olanlarına fazlaca yazı yazıldığı dikkat çekerken, namaza gelen cemaatin gelip geçerken okuyabilmesi için avlu içlerine bakacak şekilde olmasına özen gösterildiği anlaşılıyor. Bu yazıların en eskisi Aksaray’daki Murad Paşa Camii’nde olduğu bilinirken, en yeni yazı da Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nde bulunuyor. Bu camide Hicri 1173, miladi 1759 tarihli ‘Elli dokuz bölüğün kılıççısı Mehmet Paşa’ başlıklı yazı okunmakta. Bilezik yazılarında ölüm ve evlenme ilanları ile tanınmış kişilerce verilen çeşitli ilanlara da rastlanıyor. Bu yazıların belli bir izin ile yazıldığı tahmin ediliyor. Çünkü herhangibi bir kötüleyici ve aşağılayıcı bir söz bulunmuyor. Bilezik yazılarının matbaanın gelişine kadar bir çeşit duvar gazetesi görevi gördüğü de söylenebilir. Bilezik yazılarının en fazla göründüğü Sultanahmet Camii’ndeki bir yazı bunların graffiti’lerin öncüsü olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. ‘Ah Hüseyin, vah Hüseyin, dilerim Allah’tan bul Hüseyin’.

Şehzade valilikleri

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Şehzade valilikleri

ŞEHZADE VALİLİKLERİ
Şehzade Valiliği ve tahmini tarihleri
I. Osman Karacahisar
Gündüz Alp Eskişehir (1301)
Orhan Sultanönü
Alaeddin Ali Bilecik
I. Murat İzmit (1329), Sultanönü (1330), Bursa; Gelibolu (1359)
Halil İzmit (?)
İbrahim Eskişehir
Süleyman Bolu, İzmit (1330), Balıkesir (1336), Bursa, Gelibolu (1356)
Melik-i Nasır Ankara (1365)
I. Bayezit Kütahya (1381-9)
Savcı Bursa (1382-5)
Yakup Balıkesir
I.Mehmet Amasya (1303-1403), Bursa (1403-13)
Ertuğrul Manisa, Balıkesir
İsa Antalya (1390), Balıkesir (1402), Bursa (1403)
Musa Kütahya, Bursa (1403-4), Edirne (1411-13)
Mustafa Antalya
Süleyman Sivas (1398), Manisa (1400), Edirne (1402-11)
II. Murat Amasya (1417-21), Manisa (1444-6)
Ahmet Amasya (1413)
Kasım Amasya (-1406)
Mahmut Amasya (1415)
Mustafa Isparta (1420)
II. Mehmet Amasya (1437-9), Manisa (1439-44, 1446-51)
Ahmet Amasya (1434-7)
Alaeddin Ali Manisa (1437-9), Amasya (1439-43)
II. Bayezit Amasya (1457-81)
Cem Kastamonu (1468-74), Konya (1474-81)
Mustafa Manisa (1457), Konya (1466-74)
I. Selim Trabzon (1494), Semendire (1511)
Abdullah Manisa (1481), Konya (1481-3)
Ahmet Amasya (1482-1513)
Alemşah Menteşe (1481), Manisa (1507-10)
Korkut Manisa (1491-1502), Antalya (1502-9,1510-11), Manisa (1511-12)
Mahmut Kastamonu (-1504), Manisa (1504-7)
Mehmet Manisa (1504), Kefe (1505-7)
Şehinşah Manisa (1481-3); Konya (1483-1511)
Osman Çankırı
Mehmed Balıkesir (1501); Konya (1511-12)
I. Süleyman Bolu (1509), Kefe (1510-12), Manisa (1512-20)
II. Selim Manisa (1543-58), Konya (1558-9), Kütahya (1559-66)
Bayezit Konya (1546), Kütahya (1558), Amasya (1558-9)
Cihangir Halep
Mehmet Manisa (1542-3)
Mustafa Manisa (1533-41), Amasya (1541-53)
Osman Çorum (1558-9)
III. Murat Akşehir (1558-61), Manisa (1561-74)
III. Mehmet Manisa (1583-95)