10 Ocak 2008 için Arşiv

SAHN-I SEMÂN MEDRESELERI

Perşembe, 10 Ocak 2008

SAHN-I SEMÂN MEDRESELERI

Daha önce de belirtildigi gibi Sahn-i Semân Medreseleri, Fatih Sultan Mehmed’in Istanbul’da kurdugu külliyede bulunan 8 medresedir. Bu medreseler, Kanunî Sultan Süleyman tarafindan Süleymaniye Medreseleri kuruluncaya kadar en yüksek tahsil veren egitim kurumlari idi. Fatih vakfiyesinde müderrislerine yevmiye 50 akça tayin edilmisse de bazi müderrislerin burada kalarak terakki ettikleri, yani baska medreselere gitmeden yevmiyelerinin, bulunduklari yerde yükseltildigi ve böylece 60, 70, 80, 90 akçaya kadar çikarildiklari görülmektedir. Burada okutulan derslere gelince bunlar, daha öncekilerin bir devami mahiyetinde olmak üzere sunlardir: Fikih’tan Hidâye, Usûl-i Fikih’tan Telvih ve Serh-i Adûd, Hadis’ten Buharî, Tefsir’den Kessaf ve Beyzavî.

Biraz sonra temas edilecegi gibi bütün bunlar, naklî ilimler denilen ilimlerdir. Bunlarin yaninda tip, hendese, hey’et, cografya, mantik gibi aklî ilimlerin de okutuldugunu söyleyebiliriz. Hele Sahn-i Semân içinde bir de Dâru’s-sifa denilen bir tip fakültesinin mevcudiyetini gözönünde bulundurarak burada hem teori hem de pratik olarak tibbin tahsil edildigini söyleyebiliriz.

ELLILI MEDRESELER

Perşembe, 10 Ocak 2008

ELLILI MEDRESELER

Müderrislerine günlük (yevmiye) 50 akça verilen bu medreseler “Hâric” ve “Dâhil” olmak üzere ikiye ayrilirlar. Kirkli ve Hâric Ellili medreseler, Osmanlilar’dan daha önceki devirlerde Anadolu’da hükümran olan Anadolu Selçuklulari ile Beyliklerin hükümdar, hükümdar aileleri ve vezirlerinin yaptirdiklari medreselerdir. Dâhil medreseleri ise Osmanli padisahlari ile sehzade valideleri, sehzadeler ve padisah kizlarinin yaptirdiklari medreselerdir. Ellili medreselerin Hâric bölümünde: Fikihtan Hidâye, Kelâm’dan Serh-i Mevakif, Hadis’ten Mesâbih okutuluyordu. Dâhil bölümünde ise: Fikih’tan Hidâye, Usûl-i Fikih’tan Telvih, Hadis’ten Buharî, Tefsir’den Kessaf ve Beyzavî okutuluyordu.

TELVIH (KIRKLI) MEDRESELERI

Perşembe, 10 Ocak 2008

TELVIH (KIRKLI) MEDRESELERI

Müderrisine günlük olarak 40 akça verildigi için kirkli medrese diye anilan bu medreselerde belagattan Miftahu’l-Ulûm, usûl-i fikihtan Tavzih, fikihtan Radiyuddin Hasan Saganî’nin Mesariku Envari’n-Nebeviyye’si, Sadrusseria Ubeydullah b. Ishakî’nin Mesarik’i, hadisten de Begavî’nin Mesabih adli eseri okutuluyordu. Bütün bunlardan baska daha farkli eserler de ders kitabi olarak takib edilmislerdir.

MIFTAH (OTUZLU) MEDRESELERI

Perşembe, 10 Ocak 2008

MIFTAH (OTUZLU) MEDRESELERI

Bu medreseler de, belagat ilminden Sa’düddin Teftazanî’nin belagata dair eseri olan “Serh-i Miftah”in adini tasimaktadirlar. Bu medreselerde, Serh-i Miftah’tan baska fikihtan Tenkih ve Tavzih, kelâmdan Hasiye-i Tecrid’in devami ve hadisten Mesâbih okutuluyordu. Bununla beraber Hasiye-i Tecrid medreselerinde oldugu gibi bu medreselerde de baska eserlerin okutulmasi gerekir. Nitekim Kâtib Çelebi, Fatih Sultan Mehmed’in otuzlu medreselerde Miftah-i Meânî ve Sadru’s-Seria’nin okutulmasini tayin buyurdugunu söyler.

HASIYE-I TECRID (YIRMILI) MEDRESELERI

Perşembe, 10 Ocak 2008

HASIYE-I TECRID (YIRMILI) MEDRESELERI

Bu sinifa giren medreseler, Seyyid Serif Cürcanî’nin Hasiye-i Tecrid adli eserinin adini tasimaktadirlar. Ilm-i Kelâm’a aid olan bu eser, Nâsiruddin Tusî’nin Tecridu’l-Itikad veya Tecridu’l-Kelâm adli eserinin hasiyesidir. Öyle anlasiliyor ki Hasiye-i Tecrid, bu medresede okutulan en önemli ders kitabidir. Belirtilen medresede, bu eserden baska yine Seyyid Serif’in fikha dair olan Serh-i Feraiz’i ve Sa’düddin Teftazanî’nin belagata dair Mutavvel’i okutulmakta idi.Öbür taraftan, bu medresede okutulan eserleri anlayabilmek için “ilm-i Sarf”tan Emsile, Bina, Maksud, Izzî, Merah, “Ilm-i Nahiv”den Avamil, Izhâr, Kâfiye gibi eserleri, Serh-i Isagoci gibi Arapça, Tevali gibi fikih usûlüne dair eserlerin de okunmus olmasi gerekir.

GENEL EGITIM VEREN MEDRESELER

Perşembe, 10 Ocak 2008

GENEL EGITIM VEREN MEDRESELER

Osmanlilar medreseyi, Selçuklu ve Anadolu beyliklerini örnek alarak kurdular. Bununla beraber Osmanli medreseleri, naklî ilimlerde Sam-Misir, aklî ilimlerde de Bagdat-Semerkant bölgelerinde yetismis ulemadan istifade etmisti. Daha önce de belirtildigi gibi Orhan Gazi, Iznik’te ilk Osmanli medresesini kurdugu zaman Kayseri ve Kahire’de tahsil görmüs olan Davud-i Kayserî’yi ilk müderris olarak tayin etmisti.

Bilindigi üzere Osmanlilar’da medrese egitimi hemen hemen devletin kurulusu ile baslamistir denebilir. Umumî bilgi veren medreselerde “ulûm-i Õâliye” denilen kelam, mantik, belagat, lugat, nahiv, matematik, astronomi, felsefe, tarih ve cografya gibi “âlet ilimleri” denilen ilimlerin yaninda “ulûm-i âliye” denilen Kur’an ilimleri ile hadis ve Islâm hukuku (fikih) gibi ilimler okutulurdu.*

Osmanli ‘Devleti’nin, medenî gelismeye imkân veren birçok konuda oldugu gibi, egitim ve ögretimdeki açik politikasini sonuna kadar devam ettirdigini, ülkeye davet ettigi hocalar ile ilim adamlari sayesinde ögrenmistik. Bu bakimdan, ilk dönemlerde Osmanli medrese sisteminin Anadolu Selçuklu ve yine Anadolu Beyliklerinin medrese sistemi seklinde olacagini kestirmek kolaydir. Bununla beraber daha Yildirim Bâyezid devrinde bir düzenlemeye gidildigi, II. Murad döneminde Edirne’deki Halebiye Medresesi’ndeki* Tetimme ve yine burada Dâru’l-hadis Medresesinin açilmasiyla gelistigi ve nihayet köklü degisikligin Fatih Sultan Mehmed devrinde ortaya çiktigi bilinmektedir. Fatih zamanindaki medrese sistemi, Kanunî Sultan Süleyman’in Süleymaniye Medresesi’ni açmasina kadar devam eder.

Ister klasik dönemde olsun, ister Tanzimat’tan sonraki yeni dönemde olsun genel egitim medreseleri devirlerindeki ilimlerin birlikte okutuldugu medreselerdir.

Istanbul’da Sahn-i semân ve Tetimmeler yapildiktan sonra, Osmanli Devleti hududlari içindeki medreselerde yeni bir düzenlemeye gidildigine daha önce temas edilmisti. Buna göre asagidan yukariya dogru her derecede hangi ders ve kitaplarin ne ölçüde okutulduklarini kesin olarak söylemek pek mümkün görülmemekte ise de bazi vakfiye, kanunnâme ve biyografi sayesinde bunlari tesbit etmek kolaylasmaktadir. Genellikle müderrislerinin aldiklari yevmiye (günlük) miktarina göre de isimlendirilen Osmanli medreseleri, asagidan yukariya dogru söyle bir sira takib ederler:

Medreseler

Perşembe, 10 Ocak 2008

MEDRESELER

Islâm egitim tarihi içinde müstesna bir yeri bulunan Osmanli medreseleri, orta ve yüksek tahsili gerçeklestiren müesseselerdi. Medrese, memleketin ihtiyaç duydugu kültürü veren ve elemanlari yetistiren bir egitim ve ögretim kurulusudur. Daha önceki devirlerde oldugu Osmanli’da da sahislar tarafindan tesis edilen ve yasamasi için vakiflar kurulan medreselerin hocalarina “müderris” (profesör), yardimcilarina da “muîd” (asistan, arastirma görevlisi) denirdi. Medrese talebesi ise “danismend”, “suhte” veya “talebe” adlariyla anilirdi. “Sibyan Mektebi” veya o seviyede özel egitim görmüs olan kimseler, medreselere giderek muayyen hocalardan bir program dahilinde belirlenmis dersleri okurlardi.

Osmanli Devleti, mükemmel bir egitim, askerî ve idarî teskilâta sahip bulunuyordu. Bu teskilât, XVI. asirda, günümüzdeki modern devletlerin teskilâtlari derecesinde muntazam ve mürekkeb bir manzara arzetmektedir. Gerek egitim ve ögretim, gerekse diger teskilâtlarla ilgili durumu daha iyi kavrayabilmek için, binlerce defter ve milyonlarca vesikanin bulundugu Osmanli arsivini görmek gerekir. Kendinden önceki Müslüman devletlerde oldugu gibi Osmanlilarda da medreseleri genel anlamda iki grupta mütalaa etmek gerekir. Bunlar: genel egitim veren medreseler ile özel egitim ve ögretim veren ihtisas medreseleridir.

Geleneksel Kültürümüzde ve Aşıkların Dilindeki Sayılar

Perşembe, 10 Ocak 2008

Geleneksel Kültürümüzde ve Âşıkların Dilinde Sayılar

Türk kültüründe sayılar çok önemli bir yere sahiptir. Bunların büyük bir bölümü dini inanmalardan kaynaklanmaktadır.

İnançlar yaşam biçimimizi doğrudan doğruya etkilemekte, bu etki, edebiyatımızda, sanatımızda, müziğimizde, halk oyunlarımızda kendini göstermektedir.
Bazı sayıların kültürümüzdeki işlevi İslamiyet öncesi sosyal hayatımıza dayanmakta, kimi sayılar destan ve masallarımızda önemli ölçüde yer almaktadır.
Edebiyatımızda da dinin etkisi çok fazladır. İslami inanışlar gerek halk, gerekse divan edebiyatında önemli ölçüde kendini hissettirmektedir.
İslam dininde bazı sayılar kutsal bir özellik taşır. Bir, üç, dört, beş, yedi, dokuz, oniki, kırk vb. sayıların dini bakımdan çeşitli anlamları bulunmaktadır. Kutsal özellik taşıyan bu sayıların anlamları çeşitli yazarlarca nesir biçiminde işlenirken, âşıklar tarafından da şiirlerde sık sık dile getirilmiştir.
Geleneksel kültürümüzde sayılar üzerine kurulan inançların kaynakları hem İslam dinine hem de Orta-Asya yaşayışına ve Şamanizme dayanmaktadır.
Destanlarımızda, masallarımızda, hikâyelerimizde, şiirlerimizde ve günlük yaşayışımızda sık sık rastladığımız sayıları geleneksel kültürümüzde ve âşıkların dilinde şu şekilde belirlemek mümkündür.

“Bir” Sayısı
İslam dininde bir sayısı Allah’ı ifade eder. Allah birdir ve tektir. Dede Korkud’ta …… yerde geçen bir sayısı âşıklarımızın dilinde ve telinde:
Onlar birdir bir oluptur
Hak içinde sır oluptur
Tecellide nur oluptur
Allah bir Muhammet Ali
(Pir Sultan Abdal)
Şah-ı Merdan kullarıyız
Biz biriz birkaç değiliz
Kanaat ile yürürüz
İllâ tokuz aç değiliz
(Hatayi)
biçiminde sıkça dile getirilmiştir.

“Üç” Sayısı
Geleneksel kültürümüzde ve âşıkların dilinde en çok işlenen sayılardan biridir. H. Avni Yüksel, Şaman dininin esaslarına göre âlem üç bölümden meydana gelmiştir, deyip bunları:
a)Yeryüzü (orta dünya)
b)Yer altındaki karanlık dünya (aşağıdaki dünya)
c)Gökteki nur âlemi (yukarıdaki sema)
biçiminde açıklamaktadır.[1]
Ziya Gökalp de:
“Şamanizm, yukarıdaki semayı önce üç kat olarak tasavvur etmiştir. Oğuzun sağ kolu üç oktan oluştuğu için, yukarıdaki semanın üç oktan olması tabii olarak kabul edilmektedir. Yakutlar’daki ateşin üç çeşitten olmasının sebebi de, kâinatın üç bölümden meydana gelmesi yüzündendir.”
demektedir.[2]
Türk kültür tarihimizde ve geleneksel kültürümüzde “üç” sayısı ile ilgili hususlara çok değişik biçimde rastlanmaktadır. Bunlardan bazılarını şu şekilde belirlemek mümkündür:
·Eski Türk efsanelerinde “üç” sayısına çeşitli motiflerde rastlanmaktadır. Türkler’e göre insan, evrenin üç önemli varlığından biri olarak kabul edilir.
·Türk mitolojisinde de ilahlar Gök-Tanrı, Yer-Sular ve Yağız-Yer olmak üzere üçe ayrılır.
·Bir Türk efsanesinde ****** burcu, üç ana yıldızla iki yan yıldızdan oluşmuştur. Üç yıldız göğe kaçan geyikleri, iki yıldız ise onları kovalayan avcı ile yayı olmuşlardır. ****** burcunun üç yıldızı çoğu Türk efsanelerinde, usta bir avcı tarafından amansız bir şekilde kovalanan ve canlarını kurtarmak için kendilerini göğe atan “üç geyik” gibi tasavvur edilmiştir.[3]
·Karluk Türkleri üç aşiretten meydana gelmiştir.
·Oğuz menkıbesine göre Oğuz Han üç gün annesinin sütünü emmemiş, annesi üç gece gördüğü rüya sonucu rüyasında kendisine söylenilen şekilde hareket etmiştir.
·Oğuz’un iki eşinden üçer tane oğlu olmuştur. İlk eşinden olan çocukları Gökhan, Dağhan, Denizhan Bozoklar’ı, ikinci eşinden olan Günhan, Ayhan, Yıldızhan da Üçoklar’ı oluşturmuştur.
·Oğuz’un oğullarından biri bayrağında sembol olarak altın bir yay üzerine üç gümüş ok kullanmıştır.
·Göç destanının İran rivayetinde Boğu Han’a Tanrı tarafından verilmiş üç karga bulunmaktadır. Bu kargalar memleketin her yerinde olup bitenden hakana haber getirmişlerdir.[4]
·Çin Türklerinde düğün merasimi üç aşamada yapılır. Gelin kız kocasının evine geldikten sonra üç gün kocası, kaynanası ve kayın babasıyla karşı karşıya gelmesi yasaktır.
Manas destanında da üç sayısının ön planda olduğu görülür. Manas’ta rastladığımız üç sayısı ile ilgili unsurlardan bazıları şöyledir.
·Manas’ın elde tuttuğu yerlerden birinin adı Üç Koşay’dır.
·Semetay üç gece aynı rüyayı görür.
·Manas üç gün kimse ile konuşmaz.
·Kırgızların ayrılmaz yiğitleri üç tanedir.
·Manas’ın önüne üç kız gelip yüzlerini yırtarak ağıt söylerler.
Dede Korkud hikâyelerinde de üç sayısının 43 defa yer aldığı görülmektedir. Bunlardan bazıları şöyledir:
·Bamsı Beyrek hikâyesinde Bey yiğit, düşmandan esir bezirgân ve malları kurtarınca karşılık olarak üç şey beğenir.
·Dede Korkut’un yakarışı ile Deli Kaçar’ın eli yukarıda kalınca, bacısını vermeye razı olur ve üç kere ağzından ikrar eyler.
·Çoban, sapan ile bir yere taş atınca o yerde üç yıl ot bitmez.
·Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinde Dirse Han’ın oğlu Boğaç, üç kabile çocuğu ile aşık oynar, üzerlerine gelen boğadan üç oğlan kaçar Boğaç kaçmaz.
·Bayındır Han Begil’i üç gün av eti ile besler.
“Üç” sayısı atasözlerimizde ve deyimlerimizde:
·Er oyunu üçe kadar
·Üç nal ile bir ata kalmak
·Üçe beşe bakmamak
·Üç aşağı beş yukarı
·Balık ile misafir üç gün sonra kokmaya başlar
biçiminde yer aldığı gibi bilmecelerimizde de:
Üçü üçler çağıdır
Üçü cennet bağıdır
Üçü derer devşirir
Üçü vurur dağıtır
(Mevsimler)
biçiminde rastlanmakta olup; masallarda da “üç gün üç gece, gökten üç elma düştü, padişahın üç oğlu, üç zaman sonra” gibi söyleyişlerle sık sık karşımıza çıkmaktadır.
“Üç” sayısı Alevi toplumu için de çok önemli olup üçler sözü ile Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ali ifade edilmektedir. Semahlarda da üçler aşkına üç çift kalkıp samah oynar.
Köroğlu destanında da önemli bir yeri olan “üç” sayısı için destanda Köroğlu’nun:
Süremedim kara günün demini
Giyemedim güveyilik donunu
Üç gün oldu kır at yemez yemini
Söylen Demircioğlu durmasın gelsin
biçiminde söyleyişi görülmektedir.
Âşıkların dilinde ise:
İşte bu deme gelince
Üç kez doğdum anneden
Nice yavru uçurdum
Nice âşiyâneden
(Kaygusuz Abdal)
Kudret tarafından üç melek geldi
Cebrail emretti eflâke saldı
Anda coşan nuru ikiye böldü
Can, hasret kalemin çalandır Haydar
(Sadık)

“Dört” Sayısı
“Dört” sayısıİslam felsefesinde ve halk inanışlarında bazı temel unsurları nitelendirmek için kullanılır. Bunlardan bazıları Dört unsur, Dört tabiat, Dört Kitap, Dört Melek, Dört Mezhep (Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî)’dir.
Bektaşilikte tasavvuftan gelen Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat kavramları “Dört Kapı” ifadesiyle anlatılır.
Âşıkların dilinde en çok kullanılan dört kapı kavramı:
Dervişin dört yanında dört ulu kapı gerek
Nereye bakar ise gündüz ola gecesi
Bu Şeriat güç olur Tarikat yokuş olur
Marifet sarplı durur Hakikattir yücesi
(Yunus Emre)
Tarikat iman gerek
Bir tastik iman gerek
Talip bu dört kapının
Varından tamam gerek
(Kul Himmet)
deyişlerinde olduğu gibi sık sık dile getirilmiş, kimi zaman da:
Açıldı Hak kapısı
Sunuldu aşk dolusu
O dört kapıdan içre
Girenin canına hû
(Kemterî)
Yaratmıştır onsekiz bin alemi
Cebrail arştan indirdi kelâmı
Dört kapının yazıldığı kalemi
Diyen bilmez bilen demez ne seyran
(Derviş Mehmet)
Dört kitap dört mezhep adem eşyadır
Ol mahbubun ismi ruha gıdadır
Söyleyen söyleten nutk-ı Hudâ’dır
Tûti lisân eden kendidir kendi
(Seyranî)
Dört Melek halketti Hallak-ı cihân
Birer hizmet üzre müekkil her an
Mikâil’e Bârân Cibril’e Kur’ân
Azrail’e ervâh İsrafil’e Sûr
(Dertli)
Dinleyip öğüdün almayan kişi
Dinin tarikatin bilmeyen kişi
Dört mezhep nedendir gömeyen kişi
Harap olur nice kuldur efendim
(Kul Himmet)
deyişlerinde belirtildiği gibi dört kapının yanı sıra dört kitap ve dört mezhebi işaret edilmiştir.

“Beş” Sayısı
İslam inancında önemli bir yer tutan “beş” sayısı, çoğu kaynaklarda beş vakit namaz olarak gösterilir. Bunun dışında elde beş parmak vardır. Hattatlar Allah yazısını genellikle el şeklinde yazarlar. Ayrıca beş demekle Ehl-i Beyt kastedilir. Ehl-i Beyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir.
Âşıkların dilinde:
Vaiz olsan camilerde şakısan
Beş vaktini kılmayana kakısan
Dört kitabı ders eylese okusan
Ali evliyadır bilmeyince fayda yok
(Sefil Ahmet)
deyişinde olduğu gibi kimi zaman beş vakit namaz olarak belirtilirken, kimi zaman da:
Üçler beşler o kapıyı açtılar
Muhabbete misk ü amber saçtılar
Haklıyı haksızı orda seçtiler
Suçlu olanlara yer bulunur mu
(Sakine Bacı)
Üçler dü âlemde birliğe yettin
Beşler de onların dâmenin tuttu
Birlik lokmasını yediler yuttu
Dâmeni pâk olan pirler de billah
(İlhamî)
deyişlerinde olduğu gibi Ehl-i Beyt kastedilmektedir.

“Yedi” Sayısı
“Yedi” sayısı, Orta-Asya’daki Türk boylarından günümüze kadar Türk halk inançları ile günlük yaşamlarında en çok sözü edilen sayılardandır.
“Yedi” sayısı, Anadolu’da ve bütün Türk boylarında kutsal sayılmaktadır.
Bunlardan bazılarını şu şekilde belirlemek mümkündür.
·Altay Türklerine göre ayın tutulması “yedi başlı dev” yüzündendir.
·Kırgız Türkleri’nde Kutup Yıldızı’nda bulunan “Büyük Ayı”ya, “Yedi Bekçi” denir.
·Orta Asya ve Anadolu Türklerine göre yer yedi kattır.
·Kur’an-ı Kerim yedi harf üzerine inmiştir.
·Mekke ile Medine arasında yedi kale vardır.
·Kur’an-ı Kerim’de Yusuf Peygamber kıssasındaki rüyaya göre yedi besili ineği, yedi zayıf inek yer yorumunda yedi yıl kıtlık olur.
·Hac’da Kâbe yedi kere tavaf edilir.
·Kur’an-ı Kerim’de geçen Eshab-ı Kehf olayı, Yedi Uyurlar olarak bilinir.
·Hz. Ebubekir Mushaf’ı yedi suret yazdırmıştır.
·Cuma namazının yedi farzı vardır.
·Süleymaniye camii yedi senede yapılmıştır.
·Çile yedi yıl doldurulur. Yunus Peygamber Diyarbakır kalesinde yedi yıl oturmuş, Eyüp Peygamber, Harran’da bir mağarada yedi yıl çile doldurmuştur.
·İstanbul yedi tepe üzerine kurulmuştur.
·Bursa’da yedi Osmanlı türbesi vardır.
·Osmanlı Devleti kurulduktan sonra yedinci asırda yıkılmıştır.
·Dünyanın yedi harikası vardır.
·Gökkuşağı yedi renklidir.
·Başta yedi delik vardır.
·Dilimizde sözcük türleri yedi tanedir.
·Gökteki takım yıldızlarının en ünlüsü Ülker Yıldızı’na “Yedi kandilli Süreyya” denir.
·Müzik notası yedi tanedir.
·Ailede soy yedi göbeğe kadar çıkarılır.
·Kefene yedi arşın bez de denir.
·Mevlâna’nın mesnevisi yedi cilttir.
·Anadolu’da düğünün en namlısı yedi gece, yedi gündüz olanıdır.
·Çocuk yedi yaşında okula gönderilir.
·Hafta yedi gündür.
·Tehlikeli ve sağa sola zorla baskı yapanlara “yedi bela” denir.
Âşıkların dilinde ve telinde de yedi sayısı:
Seyrangâhı imiş arşın yücesi
Düldül imiş Kanberi’nin hocası
Server Muhammed’in Mi’rac gecesi
Yedinci felekte arslan olan şah
(Pir Sultan Abdal)
Münkirin gıdası Hak’tan kesildi
Nesimî yüzüldü Mansur asıldı
Dünya yedi kere doldu ıssıldı
Dolduran Muhammet eken Ali’dir
(Pir Sultan Abdal)
Musahipsiz yedi adım varılmaz
İrfan olmayınca ağu yudulmaz
Yularsız deve katara gelmez
Hakk’ın bir ikrarın kime verdin sen
(Teslim Abdal)
Toprak yurt bulmaya güvercin uçtu
Yedi yıl deryada hem kanat açtı
Bir yeşil kubbeye kondu konuştu
Bir avuç tûranın saçanıyız biz
(Hüzeyin Fevzî)
biçiminde dile getirilmiştir.

“Dokuz” Sayısı
Türklerde kutsal sayılan sayılardan biri de “dokuz” sayısıdır. Bu sayıya geleneksel kültürümüzün her aşamasında rastlamak mümkündür.
Altay Yaratılış Destanı’na göre Tanrı yerden “dokuz dallı” bir ağaç bitirerek her dalın altında bir insan yaratmıştır. Bunlar dokuz insan cinsinin ataları olmuştur. Bu dokuz insana “Dokuz Dedeler” denmektedir. Bu durum destanda:
Tanrı yine buyurdu: -Bitsin, dokuz dalı da!
Dallar çıktı hemence, dokuzlu budağı da.
Kimse bilmez Tanrı’nın düşüncesi ne idi
Soylar türesin diye şöylece emir verdi.
Dokuz kişi kılınsın, dokuz dalın kökünden
Dokuz oymak türesin, dokuz kişi özünden![5]
biçiminde görülmektedir.
Âşıklarımızın dilinde:
Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
biçiminde örneklerine az da olsa rastlanan dokuz sayısı kültür tarihimizde oldukça önemli yer tutmaktadır.
·Türk hakanlarının hakimiyet alameti davul ve tuğlar dokuz tanedir.
·Altay Türkleri’nde Şamanların omuzlarında dokuz ok ve yay sembolü bulunmaktadır.
·Ergenekon Destanı’nda da dokuz sayısı “Dokuz Oğuz” adı ile bir isim olarak yer almaktadır
·Manas Destanı’nda sık sık rastladığımız dokuz sayısı Dede Korkud’ta da “Doğduğunda dokuz erkek deve kestiğim oğul” , “dokuz bazlam ile bir külah yoğurt” “Dokuz çoban” gibi ifadelerle görülmektedir.
Halk takviminde “Mart dokuzu” deyimi olarak görülen dokuz sayısı atasözleri ve deyimlerimizde de sıkça kullanılmıştır. Bunlardan bazıları:
·Dokuz at bir kazığa bağlanmaz.
·Dokuz ölç bir biç.
·Donsuzun gönlünden dokuz top bez geçer.
·Güzellik ondur, dokuzu dondur.
·Doğru söyleyeni dokuz köyden doğarlar.
·Boğaz dokuz boğumdur.
·Dokuz ay karnında taşımak.
·Bir kaşık ile dokuz abdal geçinir.
·Aca dokuz yorgan örtmüşler yine uyuyamamış.
·Dokuz doğurmak.

“Oniki” Sayısı
“Oniki” sayısı halkımızca kutsal sayılan sayılar arasındadır. Bu sayı özellikle Alevi ve Bektaşiler tarafından kutsal bir sayı olarak bilinmektedir. Oniki sayısı oniki din büyüğünün adı için Oniki İmam deyimi olarak kullanılmaktadır. Birincisi Hz. Ali olan Oniki imamlar sıra ile şunlardır. l. Hz. Ali, 2. Hz. Hasan, 3. Hz. Hüseyin, 4. Muhammed Bâkır, 5. Zeynel Abidin, 6. Câfer-i Sadık, 7. Musa-i Kâzım, 8. Ali Rızâ, 9. Muhammed Takî, l0. Ali Nakî, ll. Hasan Askerî, l2. Mehdî .
Edebiyatımızda Oniki imamın adının geçtiği şiirlere “Düvazdeh imam” ya da “Düvaz” denilmektedir.
“Oniki” sayısı âşıkların dilinde ve telinde en çok dile getirilen sayıdır. Bunlardan bazıları:
Oniki İmam’a niyaz eylerim
Hasan Askerî’ye hâlim söylerim
Muhammed Mehdî’ye tamam eylerim
Cümle günahıma imamlar medet
(Derviş Mehmet)
Oniki İmam’ın demin görmüşüz
Safine-i Nuh’a biz de binmişiz
Muhammed Ali’ye ikrar vermişiz
Güruh-i Nâcîyiz dönmeyiz geri
(Hayriye)
Gelin vaz geçelim biz bu gümandan
Sakın çıkarmasın dinden imandan
Şefaat umarız Oniki İmam’dan
Onların atası Ali değil mi
(Kul Himmet)
Böyle bulmuş tadın her helvacılar
Oniki İmam’dan okur nâciler
Felekler semanın döner bacılar
Nefsin başını biç üryan ol da gel
(Seyranî)
Kul Veli’yim Hakk’a niyaz ederim
Hakk’ın buyurduğu yola giderim
Dinim Hak’tır Hak kelâmı söylerim
Oniki İmamlara ereyim deyu
(Veli)
Dedemoğlu görmüş idi düşünü
Eğildi secdeye koydu başını
Ali’ye pay çıkardılar döşünü
Oniki İmamların kurbanıyım ben
(Dedemoğlu)
Pir Sultan Abdal coşkuna
Gel otur gönül köşküne
Oniki İmam aşkına
Ben bu seri vere geldim
(Pir Sultan Abdal)
Hû diyelim gerçeklerin demine
Gerçeklerin demi nurdan sayılır
Oniki İmam katarına uyanlar
Muhammet Ali’ye yardan sayılır
(Hatayi)
biçimindeki söyleyişlerdir.

“Kırk” Sayısı
Türkler tarafından,ilk çağlardan bu yana “kırk” sayısının kutsallığına inanılmaktadır. İslamiyette de Kur’an’dan bu yana önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Örneğin, Kırk erbain Kur’an’da 48 kez geçmektedir.
Alevi ve Bektaşilerde Hz. Ali’nin başkanlık ettiği kırk kişinin meclisine “Kırklar Meclisi” denmektedir.
Bu sayı geleneksel kültürümüzde de değişik biçimlerde görülmektedir. Bunların bazılarını şu şekilde belirlemek mümkündür:
·Doğumdan sonra kırk gün içinde bulunan anne ve bebeğe “kırk” denir.Kırk çıkması, anne ve bebek için önemli bir olay olarak kabul edilir.
·İnanışa göre, çocuk ayaklarını basmazsa ve gelişmezse buna “kırk bastı” denir.
·Kırklı çocuğun elbise ve bezlerinin suyunun dışarı atılmayacağına inanılır.
Oğuz Kağan ve Satuk Buğra Han Destanlarında, kırk sayısına sıkça rastlanır.
·Oğuz, kırk günde yürür.
·Manas Destanı’nda kırk sayısı 127 yerde kırk yiğit, kırk savaşçı, kırklar, kırk cura, kırk gelin, kırk alp, kırk güzel, kırk kulaç vb. biçimlerde görülmektedir.
·Dede Korkud’ta da kırk yiğit, kırk namert, kırk er, kırk otağ, kırk gün kırk gece gibi ifadelerle yüz yerde karşımıza çıkmaktadır.
Kırk yiğit motifinde olduğu gibi, kırk kız motifi de bütün Türk destan ve masallarında çok geçer. Bey ve beyin oğlunun kırk yiğidi bulunduğu gibi hanımların da kırk kızı bulunur.
Anadolu’da yer isimlerinde de Kırkağaç, Kırklareli, Kırkpınar, Kırktepe, Kırkkuyu, Kırkkavak gibi rastlanmaktadır.
Âşıklarımızın dilinde ve telinde ise “kırk” sayısı:
Kırklar arzeyledi Elmalı şehri
Boğazhisarında ol böldü nehri
Bol yerde küffara eyledi kahrı
Ol dem kılıç aldı pîrim eline
(Geda Muslu)
Sersem Ali vardı pîre dayandı
Çırağımız kırk budaktan uyandı
Mürşid olan her bir renge boyandı
Hünkâr Hacı Bektaş pirim hû deyu
(Sersem Ali)
Payım gelir erenlerin payından
Muhammet neslinden Ali soyundan
Kırkların ezdiği engür suyundan
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver
(Kul Hüseyin)
Pîr Sultan’ım eydür dünya fanidir
Kırkların sohbeti aşk mekânıdır
Kusura kalmayan kerem kânıdır
Gönülde karası olan gelmesin
(Pir Sultan Abdal)
Kırklar meydanına vardım
Gel beri ey can dediler
İzzet ile selam verdim
Gel işte meydan dediler
(Hatayi)
Üçler yediler sâkî görürsün
Kırklardan bâdeyi bâkî görürsün
Vücudun şehrinde Hakk’ı görürsün
Seyranî bu şehre seyran ol da gel
(Seyranî)
biçiminde ifadelerle dile gelmektedir.
Bunların dışında halkımız tarafından kutsallığına inanılan sayılar da bulunmaktadır.
İnsan vücudunda 366 kemik bulunduğundan 366 sayısı kutsal sayılar arasında gösterilmektedir.
Yetmiş iki milleti işaret ettiği için 72, Ondört mâsum-ı pâk için l4 sayısı, Allah’ın adlarını ve doksan dokuz Nebî’yi işaret ettiği için 99 sayısı da kutsal sayılar arasında gösterilmektedir.

Darphane

Perşembe, 10 Ocak 2008

Darphane

Darphane

Ortadoğu ve Anadolu’ya yerleşen Türklerin 9. yüzyıldan itibaren kurdukları irili, ufaklı devlet ve beyliklerin çeşitli kasabalarında, madeni para basılmış ve para basılan mahallelere “Darphane” denilmişti. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuna kadar belirli ve devamlı bir darphane yeri mevcut olmamıştır.

Bu nedenle, İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından Beyazıt Camii civarında kuruşan Darphane, Türk Darphanesi’nin kuruluşuna başlangıç sayılmıştır.

İlk kuruluşun kesin tarihini veren bir belge mevcut olmadığından, Fatih’in burada kendi adına bastırdığı ilk Türk Altını’nın tarihi olan 1467 yılının da Türk Darphanesi’nin ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilebilir.

Bu ilk kuruluş genişletilerek, 1596 yılında Beyazıt’ta Simkeşhane isimli hana taşınmış ve ilk muntazam şeklini almıştır. İstanbul’un fethinden sonra hızla genişleyen imparatorluğun para ihtiyacını karşılamak için mevcutlara ek olarak çeşitli mahallelerde geçici darphaneler kurulmuştur.

Sayısı 40′ı bulan bu darphanelerin başlıcalarının faaliyette bulunduğu yerler; Bursa, Edirne, Amasya, Erzurum, Konya, İzmir, Serez, Sofya, Şam, Bağdat, Tiflis, Mısır, Tunus ve Cezayir’dir. Ancak İstanbul’daki darphanen, devletin ana darphanesi olma özelliğini devam ettirmiş ve 1843 yılında diğer darphanelerin faaliyetine son verilerek, bu tarihten sonra yalnız İstanbul’daki darphanede para basılmıştır.

Topkapı Sarayı içindeki eski darphane binası, Sultan 3. Ahmet zamanına rastlamaktadır. 1723 yılında Simkeşhane’den Topkapı Sarayı sahası içinde faaliyete geçirilen darphane, 1832 yılında yeni atelyelerin inşa ve ilavesiyle genişletilmiş ve ayrıca darphane bahçesinde hünkar dairesi yapılmıştır.

8 Temmuz 1967 tarihinde şimdiki yerinde (Yıldız-Beşiktaş) açılışı yapılan üçüncü kuruluş projeleri üzerindeki ön çalışmalar, 1953 yılına kadar uzanmaktadır. O yıllarda, madeni para taleplerindeki artışların sonraki yıllarda daha da yükseleceği düşünülerek, yeni binanın inşaası, yeni makineler satın alınması kararlaştırılmıştır.

Yeni darphane binasının inşaasına, 1961 yılı ortalarında başlanmış, bu arada yeni makineler de satın alınarak 1967 yılında hizmete girmiştir.

Tarihçelere göre Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk üç devlet iktisadi kuruluşu olarak; savaş toplarını döken Tophane, savaş gemilerini yapan Tersane, Hazine için gerekli paraları basan Darphane gösterilir.

Tarihsel ve geleneksek önemle bu ölçüde değerli tutulmuş Darphane Müdürlüğü, 1845 yılından itibaren “evrak-sahihe” ye damga vurmak amacıyla kurulan Matbaa Müdürlüğü ile 1933 yılında birleştirilmiştir.

Celali İsyanları

Perşembe, 10 Ocak 2008

Celali İsyanları

Yavuz Sultan Selim döneminde binlerce taraftarı ile ayaklanan Yozgatlı Celal, Osmanlı Devleti için büyük problem olmuştu. Bu isyanlar bastırıldı ise de Anadolu’da meydana gelen iç isyanlar ve karışıklıklara yine Celali İsyanları denildi. Sultan Birinci Ahmed döneminde Celali İsyanları tekrar patlak verdi.Bunların en önemlileri;

Tavil Ahmed
Canbolatoğlu
Kalenderoğlu
Deli Hasan
ayaklanmalarıdır. Bu sırada Sadrazam olan Kuyucu Murad Paşa son derece sert bir askerdi. Acıma nedir bilmezdi. Bunları bastırmak için çok şiddet gösteriyor, hatta şuçlu ile suçsuz ayırımı yapmadan “ibret osun” diye masumları da öldürtüyordu. Öldürttüklerini açtığı kuyulara attırmak gibi bir alışkanlığı olduğundan kendisine “Kuyucu” lakabı takıldığı söylenir. Kuyucu Murad Paşa’nın ısrarlı ve sert politikaları sonunda Celali İsyanları zor da olsa bastırıldı.