18 Ocak 2008 için Arşiv

Ben KAHRAMAN Degilim KAHRAMANLAR Öldü

Cuma, 18 Ocak 2008

Kahramanlar Öldü

6 Kasım 1951′de Amerika’nın Sesi Radyosu Haber Ekibi’nin Kore Türk Tugayı’na
geleceği öğrenilir. Radyonun amacı Türk Tugayı’nın en kahramanları ile birer
röportaj yaparak bu kahramanlar mangasını dünyaya tanıtmak, böylelikle
değişik bir habercilik örneği vermektedir.

Radyonun isteği üzerine bölüklere duyurulur. Kısa bir süre içinde her
bölüğün, en kahraman askerini seçip bildirmesi gerekmektedir. Organizasyon
görevi Yzb. N. Dündar Sayılan’a verilmiştir. Ne var ki Sayılan Yüzbaşı zor
durumdadır. Her bölükten aynı cevabı almaktadır:

- Hangi birini gönderelim?

Bir bölük komutanının telefonda söyledikleri ise şunlardır:

- Şu tepeyi al de alalım! İstersen saat tut. Fakat ne olursun bunu isteme.

Yüzbaşı Sayılan’ın ‘ Geç kalıyoruz. Hala kahramanını gönderemedin ‘ dediği
diğer bir bölük komutanı da şu cevabı verir:

- Tamam… Cepheyi bırakıp bütün bölüğümle geliyorum!

Bölük komutanlarının sitem ateşi altında kahramanların tespiti uzamakta,
Tugay Karargahı’ndan gelen ‘ Ne oldu? ‘ telefonları karşısında Yüzbaşı
Sayılan buram buram terlemektedir. Bölük komutanlarının hiçbiri bir askerini
diğerine tercih edememektedir.

Son telefon bizzat Tahsin Yazıcı Paşa’dan gelir:

- Evlatlarım hazır mı Yüzbaşım?

Yazıcı Paşa’nın üzülmesini hiç kimse istememektedir. Yüzbaşı Sayılan ‘Endişe
buyurmayınız komutanım ‘ der.

- Bütün gücümle hazırlamaya çalışıyorum.

Sonunda binbir güçlükle seçilen bir çavuş, iki onbaşı ve yedi er Yüzbaşı
Sayılan’ın karşısına dikilirler. Tıraş olmuşlar, yıkanmışlar, yeni elbise
giymişlerdir. Yüzbaşı onlara takılır: - Siz bu kadar yakışıklı mıydınız?

Yüzbaşı Sayılan hepsine görevlerini anlatır. Hiçbirisi aynı kelimeleri
tekrar etmeyecektir. Herkes ayrı bir şey söyleyecek sonunda ortaya tam bir
metin tek bir anlam çıkacaktır. Birkaç defa da deneme yapılır.

Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Tugay Karargahı’na hareket edilir.
Araç yolda arıza yaptığından biraz geç kalırlar. Tahsin Yazıcı Paşa
çimenlerin üzerine oturmuş, kahramanlar mangasını beklemektedir. Radyo
muhabirleri de karşısında sıralanmışlardır.

Yüzbaşı Sayılan, ilk konuşma görevini çavuşa vermiştir. O çavuş ki, Bölük
Komutanı ‘Ancak bir kahraman gidecek seçimi size bırakıyorum’ dediğinde
bütün parmaklar anında O’nu göstermiştir. Amerika’nın Sesi Radyosu’nda ilk
olarak işte böyle bir çavuş konuşacaktır.

Ses alma mandalı açılmıştır. Herkes merak ve dikkatle çavuşun konuşmasını
beklemektedir. Fakat kahraman çavuşun ağzından bir kelime çıkmamaktadır.
Yazıcı Paşa, Yüzbaşı Sayılan’a bakar bir ara. Yüzbaşı’nın yüzü kıpkırmızı
olur. Çavuşa sokulup:

- Konuş aslanım… der.

Çavuş sapsarı kesilmiştir. Dudakları titremektedir. Parmakları avucunda
kenetlenmiş ve konuşamamıştır, tabiri yerindeyse donmuştur artık.

Sıra diğerlerine verilir. En sonunda mikrofon Yazıcı Paşa’ya uzanır. Yazıcı
Paşa’nın konuşması bir cümleden ibarettir: - Mehmetçiğin konuştuğu yerde
komutanlar susar.

Konuşmalar bitmiştir. Radyo Ekibi cihazlarını toplarken Yüzbaşı Sayılan
Sıhhiye çadırına gider. Doktor ‘ Endişe etmeyin ‘ der:

- Çavuş kendine geldi.

Başı öne düşmüştür çavuşun. Komutanının yüzüne bakamamaktadır. Çocuk
görünüşlü, manalı, tertemiz bir yüzü vardır. Anlaşılan Anadolu
çocuğudur.Sayılan Yüzbaşı yanına yaklaşır: - Geçmiş olsun çavuşum… Senin
hiçbir şeyden korkmadığını bütün Tugay biliyor. Fakat neden mikrofonun
karşısında yıldın?

Hala ürkek bakışlarla komutanına bakar çavuş. O’nun yüzünde uzaklara dalmış
gibidir. Yutkunur. ‘ Komutanım ‘ der: - Ben, kahraman değilim…

Başını yere yıkar. İçini çekerek devam eder: - İlk mangam ilk hücumlarda
yarı yarıya eridi. İkinci mangamla yaptığım hücumlarda dört şehit üç yaralı
verdik. Ben yine sağ kalmıştım. Manganın komutanı olduğum için en önde
hücuma kalkarım. Bana kurşun değmedi. Kahramanlar şehit oldular komutanım!
Onlar beni korudular hep. Asıl kahraman onlarken ben mikrofon karşısında
‘kahramanım’ diye konuşamadım… Konuşamazdım kumandanım. Şimdi üçüncü
olarak yenilenen mangaya komuta ediyorum. Gözlerim hepsinin üzerinde.
Hepsini canımdan çok seviyorum. Onlara bir şey olacak diye korkuyorum. Sizi
yabancılara mahcup ettim. Beni affedin kumandanım. Asıl kahramanlar öldü.
Asıl kahramanlar şehit oldu. Onlar oradayken ben nasıl kahramanım diye
konuşabilirim kumandanım? Bu bana ağır gelir.

Kahramanlar mangasının komutanı ağlamaktadır. Sayılan Yüzbaşı eğilir,
alnından, ıslak yanaklarından öper Mehmetçiğin.

Mehmetçik komutanına ‘ Emredersiniz Komutanım! ‘ dediği anda kahramanlığın
tarifi değişir. Bu iki kelime ‘ ölmek var dönmek yok ‘ manasına gelir.

Kahramanlık, tadını, rengini şeklini Mehmetçikten almıştır. Kahramanlık
demek Mehmetçik demektir.

Sayılan Yüzbaşı, o günün kahramanlar mangasını çok aradı. ‘ Okursanız bana
yerlerinizi bildirin ‘ çağrısı ile yazılar yayımladı. Ses kayıtlarını ta
Amerika’da araştırdı. Ama hiçbirisi ‘ O kahramanlar bizdik ‘ diye ortaya
çıkmadı. Ne kadar isterdim kumandanlarının onları aradığından haberdar
olmalarını.

Kahramanlık Mehmetçiğin derisidir, dişidir, tırnağıdır, alnının çizgisidir.
Kahramanlık O’nun vücudunun ve ruhunun tabii bir parçasıdır. Bakışı
kahramanlıktır, yürüyüşü kahramanlıktır, türküsü kahramanlıktır Mehmetçiğin.

‘ Gerçek kahramanlar öldü. Ben yaşıyorum. Nasıl kendime kahraman derim? ‘
diyerek ağlayan Çavuş!

İnsanlığın yüreğinde damıtıldığı Mehmetçik! Asırlara hakim olmuş muazzam bir
kültür ve medeniyeti cümle cümle ifade edebilen büyük sanatkar!

Sen benim elle tutulan gözle görülen medeniyetimsin. Elle tutulmayan gözle
görülmeyen bütün abidelerimi de hissettiriyorsun.

Bu ülke her şeyini kaybetse de tek bir Mehmetçiği kalsa yine dizlerinin
üzerinde doğrulup kükrer. Kalkıp ileri atılır. Çünkü bütün mazimiz,
toprağımız, eserlerimiz, O’nun yüreğinde istif edilmiş, O’nun yüreğinde
yoğunlaştırılmış, atom küçüklüğünde atom gücünde oraya emanet edilmiştir.

Kahramanlar mangasının yiğit komutanı… Güzel Ordu’nun güzel neferi!
Zaferler abidesi evladımız. Karargaha gittiğiniz gün topluca çektirdiğiniz
resim, binbaşı iken emekli olan Sayılan Yüzbaşı’nın evinde, her zaman
oturduğu koltuğun tam karşısında duruyor. Sayılan Yüzbaşı resminize her
baktığında senin ıslak yanaklarından öptüğü o günü hatırlıyor. Sonra O’nun
da yanakları ıslanıyor. Kim olduğunuzu soranlara ‘ Kore Türk Tugayı’nın
Kahramanlar Mangası ‘ diyor. Ardından parmağı ile seni işaret edip ‘ Bu var
ya.bu..’ diyor: ‘ O başkaydı, bambaşkaydı. Manganın komutanıydı…’ Daha
başka bir şey söyleyemiyor. Koltuğuna çekilip uzaklara dalıyordu.

Şairin ( Nihal Atsız )dediği gibi:
Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir.
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir
Kahramanlık saldırıp bir daha dönmemektir.

Türk Ne Demektir?

Cuma, 18 Ocak 2008

Türk Nedir, Ne Demektir?

Türk sözcüğünün anlamı; “Güçlü, kuvvetli, miğfer, türemiş, şekil kazanmış” demektir. Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Türkçe Sözlük ‘te, Türk; Asya ve Doğu Avrupa’da yaşayan, Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşan soy ve bu soydan gelen kimse diye belirtilmektedir. Söz konusu bu kimselerden oluşan topluluklara “Türkler” denir. Türkler; Türkçe ve bu dilin lehçelerini konuşurlar. Türk kelimesinin geçtigi ilk devlet, Göktürk (Kök-Türk) imparatorluğudur. Orhun Kitabelerinde Türk kelimesi, bazen Türk, bazen de Türük olarak yazilmiştir.
11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud; “Türk adının Türkler’e , Tanrı tarafından verildiğini belirterek, Türk adının “Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı” demek olduğunu belirtir. Türk kelimesi, gerek İslâm, gerek İran ve gerekse Tevrat’ta geçmektedir. Tevrat’ta Türkler’in Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan geldiği kabul edilir.Türkler, üç beyaz ırk grubundan “Europid” grubunun “Turanid” tipinden gelir.
Türkler’in anavatanı Orta Asya’dır. 9. yüzyıldan itibaren, Orta Asya’da yaşayan Türkler; nüfus fazlalığı, mer’a yetersizliği, su kıtlığı gibi nedenlerle göç etmeye başlamışlardır. Orta Asya’dan dört bir yana gerçekleşen bu göçlerin en önemlisi batı yönünde olmuştur. Batı yönde gerçekleşen göçler sonucu, 11. yüzyılda Anadolu Türkleşmiş ve daha sonra Avrupa içlerine kadar yayılmışlardır. 20. yüzyılda ise dünyanin bütün kıtalarına dağılmışlardır. Avustralya’dan Brezilya’ya kadar, dünyanın her tarafında, bugün Türk vardır.
Yine bu göçün Altay çevresinde göçebe halinde yaşayan Türk kavimlerinin hayvan sürülerini otlatmak için Aral Gölü istikametinde olduğu kaydedilir.Tarihin geçmiş dönemlerinde, değişik ve uzun zaman dilimleri içinde, birlik ve beraberlik içinde yaşayan Türk Dünyası, kurmuş olduğu medeniyetlerle, tarihe altın harflerle adını yazdırmıştır. Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar, bu devletlerin en bilinenleridir. Özellikle bugüne göre en son Büyük Türk Devleti olan Osmanlı Devleti, kendine has özellikleriyle, dünya hakimiyetini tam 600 yıl elinde tutmuştur. Ne yazık ki, Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte, Türk Dünyası paramparça olmuş ve 20.yüzyıla esaret altında girmiştir. 20.yüzyılın esaretini, Türk Dünyası içinde ilk kez, yine Osmanlı Devleti’nin çekirdeğini oluşturan Türkiye kırmış ve Anadolu’nun şahlanışı ile bağımsızlığını kazanmıştır. Bu devletlerin sayısı, mevcut bazı tarihi kaynaklara göre 113 olduğu, bazı kaynaklara göre 125′i geçtiği ve bazı kaynaklara göre de 180′i bulduğu kabul edilir.

Sultan I. Murad’ın Kosova Duası

Cuma, 18 Ocak 2008

Sultan I. Murad’ın Kosova Duası
Sultan I. Murad’IN, Kosova Meydan Savaşı’da ölmeden birkaç dakika önce okuduğu dua (bugünün Türkçesiyle) :
Peygamberin yüzünün suyu, Kerbela’da akan kan, ayrılık gecesinden ağlayan göz, aşkının yolunda sürünen yüz, dertlilerin hazin gönlü ve canlara tesir eden yakarışları için! Lütfunu bizimle beraber kıl ve muhafazani bizden eksik etme Yarabbi!
Yarab! İslam ehline yardımcı ol, düşmanın elini bizden uzak tut! Günahımıza değil, candan ve gönülden gelen ahımıza bak!
Mücahidlerini telef ve bizi düşman oklarına hedef ettirme.
Vücutlarımızı mezardan sakla, İslam’ı tehlikelerden uzak tut. Bunca senedir ettiğimiz duaları ve din uğruna yaptığımız savaşları boşa çıkarma, adımı kahrın ile perişan, yüzümü halkın içinde siyah etme! İslam topraklarını ayaklar altında çiğnetme, utanç içindeki insanların yaşadığı bir yer haline getirme.
Yarabbi, bilirim ki İslam ehline lütufların çoktur, bu lütuflarını bu savaşta da göster. Din yolunda şehit olunacaksa beni et de ahirette mutlu bir yere ulaşayım.

Roma İmparatorluğu

Cuma, 18 Ocak 2008

Roma İmparatorluğu

Roma İmparatorluğu toprakları MÖ 133 (kırmızı),MÖ 44 (turuncu), MS 14 (sarı) ve MS 117 (yeşil)

Krallık Öncesi Dönem (İ.Ö. 753 öncesi)
İtalya’da eski taş çağından beri yaşayan insan toplulukları vardı. İ.Ö. 3000’lerde, yeni taş çağına geçmiş Akdeniz asıllı halklar görülür. İtalya’ya 1200yıllarında gelen kabileler İtalikler’dir. İtalikler’in yerli halkla karışmalarından “Latinler”(ovalılar) denen halk doğmuş. İtalya’ya Anadolu’dan gelen, Romalı ozan Vergilius’un Aeneas destanında anlatılan Etrüskler’in, denizcilikte usta bir halk olduğu anlaşılıyor. Etrüksler, İtalya’da tarımcı köy toplulukları halinde yaşayan Latinler üzerinde kurdukları egemenlikle, toplumsal farklılaşmaya uğramış toplumların,dolayısıyla uygarlığın orataya çıkmasına yol açmıştır.
Bu olaydan yüzyıl kadar sonra bazı Latin köyleri birer kent duruma geçmişler. Bu kent toplumlarında şarap, zeytinyağı ve maden işletmeciliği, Kartaca , Fenike ve Ege adaları ile ticaret ilişkileri görülür. Siyasi örgütleniş “civitas” denen bağımsız kent devletleri biçimindedir. Kent devletleri önceleri seçimle iş başına gelen ve aynı zamanda en yüsek komutan, yargıç,din adamı olan krallarca yönetilirdi. Zamanla monarşilerin yerini aristokrasiler alır.
Krallık Dönemi (İ.Ö. 753 - 509 arası)
Efsaneye göre, Roma’yı Romus ve Romulus kardeşler kurmuştur. Eskiçağ tarihçileri, Roma krallığının başlangıcı olarak I.Ö. 753’ü verirler. Etrüksler, üzerinde egemenlik kurdukları Latin köylerini birleştirip Roma kentini kurarken, yerli halkı kentin kurulmasında zorla çalıştırmışlar. Bu durum iki toplumun arasını açmış. Latin halkın zamanla güçlenen aristokratları , bir buçuk yüzyıl sonra ayaklanarak I.Ö. 509’da Etrüks kralını kovmuşlardır.
Cumhuriyet Dönemi (İ.Ö. 509 - 27 arası)
Etrüks kralını kovarak yönetimi el geçiren, kendilerine Patricii(babalar) denen Latin aristokratları, Etrüks karallık kurumuna duydukları düşmanlıktan dolayı, krallık düzenini yıkıp, cumhuriyeti kurmuşlar. Batı dillerinde cumhuriyet anlamına gelen “republic” Latince’de “halk için” anlamına gelen “Res publica”den gelmektedir.Res publica zamanla, toplumun tek kişi tarafından değil meclislerce yönetilmesi anlamını kazanmıştır. Bir yönetime cumhuriyet denilmesi için meclislerin halk meclisi olması zorunlu değildir. Gerçekten, Roma Cumhuriyeti de “aristokratik bir cumhuriyer”tir. Nüfusunun %10’nu oluşturan patriciler iyi örgütlenmiş büyük toprak sahipleri sınıfıydı ve tam vatandaşlık haklarına sahiptiler. Nüfusunun %90’nı oluşturan sınırlı vatandaşlık hakları tanıdıkları plebler üzerinde aristokratik bir cumhuriyet yönetimi kurmuşlardı.
Plebler sınıfı da yoksul ve zengin plebler olarak ikiye ayrılır. Zengin plebler bir kentsoylular sınıfını oluştururken, pleblerin yoksullaşan kesimi Rıma proletaryasını oluşturacaktık. Latince’de “proles” çocuk demektir. Vatandaşları zenginliklerine göre ordunun birliklerine almak ve öteki vatandaş haklarıyla ve görevleriyle ilgili düzenlemeleri yapmak amacıyla, Roma vatandaşları çeşitli server sınıflarına ayrılırlarken, ploterya adı, vatandaşların çocuklarından başka servertleri olmayan yoksul kesimini belirtmek için kullanılmıştı.
Roma toplumunun cumhuriyet dönemindeki bu sınıfları dışında ileride imparatorluk döneminde, plenblerin orduya süvari olarak atlarıyla katılan üst tabakalılardan oluşan bir “atlılar” sınıfı ortaya çıkacaktır. Zenginleşen plebler patricileri zorlayarak siyasal haklarını genişletip memur olmaya başlayınca, patrici üyeleriyle evlenmelerini önleyen yasaları da kaldırtmışlardır. Böylece patrici üyeleriyle zengin pleblerin karışmalarından doğan bu sınıfa, iyiler anlmına gelen “optimates” denecektir. Buna karşılık zengin olmayan halk sınıfına “populares” denmeye başlanacaktır. Daha önceleri patriciler ile plebler arasında olan sınıf ve iktidar kavgaları, cumhuriyetin sonlarına doğru ve imparatorluk döneminde optimates ve populares sınıfları arasında sürecektir.
Roma’da cumhuriyet döneminin tarihi, dışta Roma’nın gelişmesinin, içte sınıf kavgalarının tarihi olmuştur. Roma kent devleti güçlenirken, Romalılar Sicilya’da ve Kartaca’da kölelerin ya da serflerin çalıştırıldıkları büyük topraklarda kapitalist yöntemlerle, pazara dönük, karlı tarımsal üretmin yapıldığına tanık oldular. Roma toprak ağaları, “latifundia” denen çiftliklerde yapılan bu yönetim biçimini benimsediler. Bu, bir yandan sınıf çatışmalarına yol açarken, öte yandan Roma’yı geniş toprakları olan bir kara imparatorluğu durumuna getirme yolunda sonuçlar doğurdu. Roma, Atina’dan çok daha büyük çapta köle emeğine dayanan bir toplumdu.
İç gelişmeler alanında Roma plebleri, patrici sınıfyla savaşımlarında adım adım ilerleyerek, Roma’nın yönetiminde gittikçe daha fazla söz sahibi olabilmeyi başardılar. Önce patricilerin “Senato”suna karşlık kendi “Pleb Meclsini” kurdular. Patricilerdenn istedikleri hakları alamayınca “öyleyse kendi başınızın çaresine bakın” diyerek, Roma’dan ayrılıp başka bir yerde kendi topluluklarını kurmak üzere yürüyüşe geçince, borçlarını bağışlatıp, köle durumuna düşmüş üyelerinin özgürlüklerini geri verdirip “tribün” denen memular ile Roma yönetimine katılma haklarını elde ettiler. İ.Ö 450 yılında “On iki Levha Yasası”nı, aristokratik sözlü hukukunun yerine geörmeyi başardılar. İ.Ö. 447’de Pleb meclisini bir halk meclisi durumana getirerek, Senato gibi yasa çıkarma yetkisine sahib bir meclise kavuştılar. İ.Ö. 445’te ise, pleblerle patrici sınıfından olanların evlenmlerini yasaklayan yasayı kaldırttılar. İ.Ö. 421’de, daha önce yalnızca patrici üyelerine açık olan Roma yüksek memurlukları pleblere açıldı. İ.Ö. 326’da borç köleliği kaldırıldı. İ.Ö. 287’de plebler bir kez daha kendi devletlerini kurmak üzere Roma’dan ayrıldıklarında, çaresiz kalan patriciler, pleb halk meclisini Senatoya eşit bir yasama gücüne sahip olmasını kabul ettiler.
İçte sınıf çatışmaları bu yönde gelişirken, dışta Roma’nın hızla genişlendiğini görüyoruz. Roma ilk gelişmelerini tuz ticareti yolu üzerinde bulunuşuna borçludur. Tuz ticaretine zamanla zeytinyağı ve şaağ ticareti eklenmiş, bu yolla zeytin ve üzüm tarımına geçilmiştir. Latifundilarda köleler çalıştırarak pazara yönelik bir tarım gerçekleştirilmiştir. Bu gelişmeler patricilerin topraklarını genişletme yolunda bir politika izlemelerine neden olmuştur.
İ.Ö. 493’de Roma’nın otuz Latin kent ile kurduğu “Latin Birliği” giderek Roma’nın bunlar ve bunlara eklenen kentler üzerine dayattığı bir egemenliğe dönüşür. İ.Ö.448’de Roma Akdeniz ticaretine girerek, genişlemesine hem karadan hem denizden sürdürme olanağı bulmuştur.
Roma kentince yönetilen Latin Birliği’ni yönetime katılma hakkı olmayan kentleri, kendilerine de Roma vatandaşlık haklarının tanınması isteği ile İ.Ö.340’ta ayaklandılar.Bu ayaklanma bastırıldı; ama dene de bunların halklarına Roma vatandaşlık hakları tanındı. Ancak Roma, kentler arası ticareti elinden kaçırmamak için, bu kentlerin birbirleri ile olan ticareti yasakladı.İ.Ö.272’den sonra Roma, Güney İtalya daki Yunan kent devletlerini ele geçirdi. İ.Ö.264’te Akdeniz ticareti ve gemenliği yolunda Kartaca ile savaştı. İ.Ö.210’da Kartaca’yı kesin olarak yenince Akdeniz’i ele geçirdi. İ.Ö.168’de Makedonya’yı İ.Ö.146’da Yunanistan’ı topraklarına kattı.
İmparatorluk dönemi (İ.Ö. 27– I.S. 476 arası)
MÖ III. yüzyılın sonlarına doğru, Yunan uygarlığı Roma’da yayılmaya başladı. Romalılar bu uygarlığa büyük bir saygı ve hayranlık duydu. Bu nedenle, Makedonya Kralı V. Philippos ( MÖ 238 – 179 ) Yunan kentlerini ve Anadolu’yu tehdit edip de, bu kentler Roma’dan yardım isteyince, bu isteğe olumlu yanıt veren Romalılar, Makedonyalılar’la dört yıl çarpıştılar. Sonuçta Doğu Akdeniz Roma’nın hakimiyetine girdi; MÖ 146’da Makedonya ve Yunanistan da birer Roma eyaleti oldu. Böylece tüm Akdeniz Roma’nın egemenliği altına girdi. Bu zaferler sonucu Roma güçlendi ve zenginleşti. Mal ve köle ticareti gelişti. Senatörler ve öbür yöneticiler çabuk zengin olmanın yollarını ararken, bazı eyalet yöneticilerinin de vergi toplarken zora başvurmaları halkın tepkisini çekiyordu. Kişisel hırslar ve açgözlülük, cumhuriyetin ilk yıllarındaki yurtseverliğin ve özverililiğin yerine geçmişti.
MÖ II. yüzyılın sonlarına doğru yönetici sınıfın davranışlarını eleştiren Tiberius ve Gaius Gracchus adlarında iki kardeş, halkın daha fazla hak sahibi olması için mücadele etmeye başladılar. MÖ 133’te soyluların el koyduğu kamu topraklarını yoksul halka dağıtmak için bir yasa tasarısı hazırladılar. Romalılar’ı uyandırmak için canları pahasına mücadele eden bu kardeşlerin ikisi de acımasızca öldürüldü. Ama çabaları boşuna olmamış, Romalılar’da haksızlıkların ortadan kalkması için siyasal bir reform gerektiği inancı yerleşmiştir.
Bu sıralarda Roma ordusunda köklü bir değişiklik oldu. Ücretli askerler, yurttaş askerlerin yerini almaya başladı. Yurttaş askerler tümüyle ülkelerine bağlı oldukları halde, yeni profesyonel askerler, komutanları her kim ise ona bağlanıyordu. Bu durum Roma’nın siyasal hayatını büyük ölçüde etkiledi. O tarihten sonra başarılı generaller ordularının desteğiyle üstün bir güç ve yetki sahibi olmaya başladı.
Gaius Marius’un askerlerin desteğiyle nasıl yükseldiği buna örnektir. Doğuştan “pleb” olan Marius, kendine sadık ordusunun desteğiyle konsül olmuştu. İlk kez MÖ 105’te Kuzey Afrika’da Numidya’nın kralı olan Iugurtha’yı yenerek ünlenen Marius, daha sonra İtaly’nın kuzeyini tehdit eden Germen kabilelerini de üst üste iki kez yenmeyi başarmıştı. Bundan sonra patricilerin generali Sulla ile güçlerini birleştirerek Roma ile savaşan komşu halkları yenilgiye uğrattı. Sulla, Yunanistan’ı ve doğuyu tehdit eden Mithridates’le savaşmak için Roma’dan ayrıldı.
“Mithras” Güneş tanrısının adıydı.Mithridates ise “Güneş tanrısının soyundan” anlamına geliyordu. Karadeniz’in doğusunda bir krallık olan Pontos tahtına geçen VI. Mithridates kanlı bir egemenlik kurarak dünyaya korku salmış, annesini hapse attırdıktan başka, kardeşini de öldürtmüştü. Üç ayrı zamanda Roma’ya savaş açan Mithridates, sonunda Romalı general Pompeius’a yenildi. Sulla doğuda Mithridates’le savaşırken, Marius Roma’da yönetime el koydu. Sulla seferden döndüğünde Marius ölmüştü, ama Sulla öcünü Marius’un yandaşlarından ve halktan aldı. Sonsuz yetkilerle MS 82’de kendini diktatör seçtirdi. Sulla’dan sonra Roma’da yasadışı olaylar ve siyasetçilerin entrikaları hız kazandı. MÖ 73’te Spartaküs adında bir gladyatör kölelerden oluşturduğu ordusuyla Roma’ya baş kaldırdı. Çok sayıda Roma lejyonunu yenilgiye uğrattıktan sonra MÖ 71’de yenildi ve öldürüldü.
MÖ I. yüzyılın ortaları Julius Caesar ile Pompeius arasındaki rekabetle geçti. Her ikisi de yetenekli ve değerli önderlerdi. Bir süre, zengin bir soyu olan Marcus Crassus’u da aralarına alarak “birinci Triumvirlik” denen üçlü yönetim denemesinde bulundular. Crassus , MÖ 53’te öldükten sonra Pompeius Caesar’ın Galya’daki askeri başarılarını eskisinden daha fazla kıskanmaya başladı. Caesar’ın geri çağırılması için hükümeti etkiledi. Caesar, bu buyruğa uyarak geri dönecek olursa, ordusunu terketmek zorunda kalacağının bilincindeydi. Bu yüzden MÖ 49’da ordusunun başında yola çıktı. Kendi bölgesi olan Galya Cisalpina ile geri kalan İtalyan toprakları arasında sınır oluşturan Rubicon Irmağı’nı geçtikten sonra, dönüşü olmayan bi noktaya geldi. Roma’da güçlü bir destek sağlayamayacağını anlayan Pompeius Yunanistan’a kaçtı.
Gücünü kanıtlamak için savaşmayı sürdüren Caesar, MÖ 45’te Roma’ya döndü ve ömür boyu başkanlığa seçildi. Ne var ki, bazı senatörler Roma’nın özgürlüğü açısından Caesar’ın planlarını sakıncalı buluyordu. Caesar çok geçmeden, bir senato toplantısından sonra hançerlenerek öldürüldü. ( MÖ 44 ).
Bundan sonra iktidar Marcus Antonius’a geçti. Ne var ki Caesar’ın evlat edinmiş olduğu genç Octavius Roma’ya dönünce, aralarında çatışma çıktı. Octavius senato tarafından konsüllüğe getirildi. Gaius Julius Caesar Octavianus adıyla Caesar’ın evlat edindiği oğlu olarak tanındı. Bir süre sonra Octavianus ve Antonius uzlaşmaya vararak, Caesar’ın süvari komutanı Marcus Lepidus’un da katılmasıyla “ikinci Triumvirlik”i kurdular. Caesar’a komplo kurarak öldüren Brutus ve Gaius Longinus Cassius’a karşı savaş açarak, onları MÖ 42’de Makedonya’da yendiler. Bundan sonra doğuya giden Antonius, orada karşılaştığı Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya aşık oldu ve arkasından Mısır’a gitti. Octavianus’la yeniden arası açıldı. MÖ 31’de Yunanistan’ın batı kıyılarındaki Aktium Savaşı’nda Octavianus, Antonius’un donanmasını dağıttı ve Roma’nın rakipsiz önderi olarak yönetimi eke geçirdi.
Octavianus MS 14’te ölünceye kadar tam 45 yıl Roma’yı yönetti. MÖ 27’de kendisine, yüce anlamında Augustus sanı verilmişti. Çok büyük bir güce sahip olmasına karşın, Roma’nın eskiden olduğu gibi comhuriyetle yönetildiği izlenimini yaratmaya büyük özen gösterdi. O dönemde krallar mutlak egemenliğe sahipti. Romalılar böyle bir yönetim istemiyordu.
Augustus yönetiminde Roma en parlak dönemini yaşadı. Ticaret çok büyük bir gelişme gösterdi. Roma yasaları imparatorluğun her yerinde uygulanmaktaydı. Güçlü hükümet, lejyonlarca da destekleniyordu. İmparatorluğun egemen olduğu bölgelerdeki yerli halkların haklarına saygı gösteriliyordu. Yüzyıllardan beri sürmekteolan çekişme ve kargaşanın sona ermiş olması Augustus’un başarısıydı. Halk, yasaların güvencesi altında olmanın huzuru içindeydi.
Augustus’tan Sonra İmparatorluğun Durumu
Augustus ölmeden önce imparatorluğa üvey oğlu Tiberius’u seçmişti. MS 14’te başa geçen Tiberius , yayılmacı bir siyasetten yana değildi. Daha yönetimdeyken Tiberius’tan sonra başa kimin geçeceğine ilişkin tartışma ve kavgalar başlamıştı. Augustus’un kurmuş olduğu güçlü yönetim ağı bir süre ülkenin gerilemesini önledi. Tiberius’tan sonra Caligula 25 yaşında imparator oldu. Babası Germanicus asker olduğu için çocukluğu askerler arasında geçmişti. Halk babasını sevdiği gibi, onu da benimsedi. Caligula başa geçtiği ilk yıllarda iyi bir yönetici izlenimi veriyordu. Ama sekiz ay sonra hastalandı, belki de bu hastalığın etkisiyle, daha sonraki yıllarda dengesiz davranışlarda bulunmaya başladı. Roma’nın en tanınmış ailelerin yok etti. Cumhuriyet döneminin törelerine karşı duyduğu tepkiyi göstermek için sevdiği atını önce rahip, sonra da konsül ilan etti. Bir gladyatör gibi dövüştü, akrabalarının çoğunu öldürdü. Acımasızlığı dillere destan oldu. Dört yıl süren kanlı bir saltanattan sonra, koruma görevlilerinden biri tarafından öldürüldü.
Caligula’nın ardından , MS 41-54 arasında hüküm süren Claudius yetkin bir yöneticiydi. Roma yurttaşlığını genişleterek, yabancı topluluklara da yurttaşlık hakkı verdi. Özgürlüğünü kazanmış Yunanlı köleleri önemli devlet görevlerine getirdi. Bu onların güçlenmesine yol atı. Üçüncü karısı Valeria Massalina entrikaları yakışıksız davranışlarıyla ün saldı. MS 48’de idam edildi. Claudius’un dördüncü karısı olan Agrippina, önceki kocasından olan oğlu Neron’u evlat edinmesi için Claudius’a baskı yaptı. Oysa Claudius’un Britannicus adında bir oğlu vardı. MS 43’te Romalılar Claudius’un komutasında İngiltere’yi işgal ederek, adanın doğusunu Roma İmparatorluğu’na kattılar. Caligula’nın ve Claudius’un dönemlerinde eyalet yöneticilerinin yetkin ve güçlü olmaları sayesinde imparatorluk gelişmesini sürdürdü. MS 54’te Agrippina Claudius’u zehirleri, böylece yerine oğlu Neron tahta geçti. İlk beş yık sorunsuz geçti; ne var ki, sonraki yıllar benzeri görülmemiş bir dehşet yaşandı. Neron annesini ve karısını öldürttükten başka, zamanın önde gelen yöneticilerini de birer birer ortadan kaldırdı.
Neron atletizm, tiyatro ve şiir yarışmaları da düzenletti. Hükümdarlığının 10. yılında Roma’da büyük bir yangın çıktı. Neron bunun ilk Hristiyanlar’ın suçu olduğunu ileri sürdü ve onlara eziyet etti. Kentin yeniden yapılması için büyük paralar harcadı.
Roma İmparatorluğu’nun tarihine bakacak olursak çöküşün Neron zamanında başlamış olduğunu görürüz. Vergi yükü altında ezilen insanlar sıkı ve düzenli çalışamaz olmuştu. Ordu siyasete karışıyor, hükümet ordunun istemlerine çoğu zaman boyun eğiyordu. Neron’un savurganlığı imparatorluğun birçok yerinde ayaklanmalara yol açmıştı. Sonunda orduyu da karşısındabulan Neron intihar etti.
Çok geçmeden lejyonlar arasında kıran kırana bir iç savaş başladı. Bu kargaşanın sonunda Vespasianus adında bir general Flavius hanedanını kurdu. Ağır vergilerle ülkenin mali durumunu düzeltti. MS 69-79 arasında hüküm süren Vespasianus ve ondan sonra gelen Titus ve Domitianus adlı imparatorlar büyük ölçüde ordunun gücüne dayandılar. Askeri düzenlemelerle sınırları koruyabildiler. MS 79’da, Titus döneminde patlayan Vezüv Yanardağı bir Roma kenti olan Pompei’yi lavlar ve küller altında bıraktı. Bu zamandan kalan kalıntılar , Roma kentindeki yaşam hakkında önemli bilgilere sahip olaya yaramıştır.
Domitianus 81’de imparator oldu. İmparatorluğunun son üç yılında Romalılar insanlıkla bağdaşmayan korkunç bir terör yaşadılar. Domitianus 96’da öldürüldü. Ondan sonra tahta geçen Nerve yalnız iki yıl yaşadı. Traianus ve yeğeni Hadrianus düzeni yeniden kurmakiçin çok çaba gösterdiler. MS 98’de başa geçen Traianus imparatorluğun sınırlarını genişletti. Akıllı ve ölçülü yönetimi, halkın yeniden devlete güven duymasını sağladı. Hadrianus, ülkeye çoktan özlenen barış ve bolluğu geri getirmekte başarılı oldu. 117’de imparator olan Hadrianus, Roma topraklarını baştan başa denetleyerek, zayıf gördüğü yerleri surlarla güçlendirdi. 122’de İngiltere’ye kadar gitti. Adanın kuzeydoğusunda İskoç saldırılarına karşın kendi adıyla anılan Hadrianus Duvarı’nı yaptırdı. Onun başarısı sayesinde bir sonraki imparator Antoninus Pius sanatsal etkinliklere zaman ayırabildi.138-161 arasında Pius yönetiminde imparatorluk çok gelişti.
Marcus Aurelius’un öğrenmeye hevesli, zeki ve akıllı bir genç olması Pius’un ilgisini çekti. Lucius Commodus adında başka bir gençle birlikte onu evlat edindi. Amacı tahtını bu gençlere bırakmaktı. MS 161’de ikisi birden tahta geçti. Lucius 169’da öldü ve Marcus Aurelius tahtta tek başına kaldı.
Nerva ile başlayan Marcus Aurelius’a kadar süren dönem, Roma tarihinin varlık ve barış içinde yaşadığı yıllar oldu. Amaimparatorluğun bazı yörelerinde çıkan isyanlar bu dönemin sona ermekte olduğunu gösteriyordu. Marcus Aurelius imparatorluğun doğu sınırını güvence altına aldıktan sonra kuzeydeki barbar kabileleri de bir dizi savaşla eski yerlerine sürdü. Depremler ve su baskınları Roma’nın büüykbir bölümününyıkılmasına, tahıl depolarının zarar görmesine neden oldu. Bu da kenti kıtlığa sürükledi. Doğudan gelen veba da hızla yayğınlaştı. Tüm bunlara karşın, Marcus Aurelius vergileri olabildiğince düşük tutmaya çalıştı ve mahkemelerin iyi işletilmesini sağlayarak sorumlu bir yönetici olduğunu gösterdi. İmparatorluğun gücünü tehtit ettiğini düşündüğü Hristiyanları’a karşı baskıcı bir siyaset izledi.
Marcus Aurelius “Ta eis Eauton” ( Kendime Düşünceler ) adlı kitabında bilgelik, doğruluk, dürenç ve ölçülülük olarak belirlediği dört temel erdemden söz eder. MS 180’de Marcus Aurelius’un ölümünden sonra imparatorluk 100 yıl kadar “barbar” denen kavimlerin saldırısı altında kaldı. Barbar sözcüğü, Eski Yunanlılar tarafından, Romalılar da içindeolmak üzere, kendilerinden olmayan herkes için kullanılırdı. Eski Yunanlılar tüm yabancıların yabanıl ve uygarlıktan yoksun olduğuna inanırlardı. Romalılar ise aynı sözcüğü Roma topraklarına saldıran, Got, Frank, Vandal ve Germen kavimleri için kullandılar. Roma İmparatorluğu denetlenmesi çok zor olan bir büyüklükteydi. En görkemli çağında sınırları:
Kuzeyde İngitere’den güneyde Afrika çöllerine
Batıda Atlas Okyanusu’ndan doğuda Mezopotamya topraklarına kadar uzanıyordu.
Bugün hâlâ izlerine rastlanan Roma yoları, insanların güvenlik içinde imparatorluğun bir ucundan diğerine gidip gelmelerini sağlardı.
Çöküş
İmparatorluk sınırlarının böylesine genişlemesi Roma’nın eyaletler üzerindeki doğrudan yönetimini giderek zorlaştırıyordu. Kölelik yaygınlığını sürdürürken, halk da yoksulluk içindeydi. İmparatorluğun başlıca sorunlarından biri, sınırları korumak için büyük bir ordu besleme zorunluluğuydu. Marcus Aurelius’un yerini alan oğlu Commodus döneminde (180-192) imparatorluk iç çekişmelerle sarsıldı. Commodus’tan sonra cumhuriyet kurumları yıkılmaya başladı. İmparatorlar yetkilerini genişletti MS 193’te Septimus Severus imparator oldu. 235’e kadar süren Severus hanedanı döneminde Roma’nın mali ve askeri gücü sarsıldı. Severus hanedanından gelen imparatorların hiçbiri eceliyle ölmedi. Bu dönemdeki en önemli gelişme Hristiyanlık’ın daha özgür bir ortam bularak yaygınlaşmasıydı. Severus hanedanından sonra barbar kavimlerin saldırılarına uğrayan Roma, Tuna eyaletleri gibi bölgeleri birer birer kaybetti. Bu sırada doğudan Sasaniler saldırıyordu. Barbar akınları kentlerin yıkımına, yolların bozulmasına yol açtı.
III. yüzyılın sonuna doğru imparatorluğu yönetmek öylesine güçleşmişti ki, İmparator Diocletianus MS 286’da Roma İmparatorluğu’nun geniş topraklarını dört yönetim bölgesine ayırdı. Orduyu yeniden düzenleyerek eski disiplini kurdu. Yeni vergilerle mali durumu düzeltmeye çalıştı. Sasaniler’i geriletmeyi başararak imparatorluğun sınırlarını Dicle Irmağı’na kadar götürdü. Hristiyanlar üzerindekibaskıyı arttırdı. Milano’yu batıimparatorluğunun başkenti yaptı; böylece Roma eski önemini yitirdi. Diocletianus yetenekli bir yöneticiydi ve imparatorluğun yeniden güç kazanmasnı sağladı.
Diocletianus’un ölümünden sonra yönetimi ele geçirmek için yeniden çatışmalar başladı. Oğlu I. Constantinus (280-337) bu mücadeleden zaferle çıkarak imparatorluğun iki kanadını birleştirdi ve tek başına yönetimi ele geçirdi. MS 330’da Yunanlılar’ın Avrupa ila Asya’nın kavuştuğu noktada kurduğu Bizans’a kendi adını verdi ve burayı Roma’nın başkenti ilan etti. Bundan sonra ünlü Bizans kenti, 1453’te Türkler tarafından fethedilinceye kadar Konstantinopolis (Constantinus’un kenti) olarak anıldı.
Constantinus’un hükümdarlığının en önemli olayı Hristiyanlık’ı kabul edişidir. 300 yıldan beri sürekli baskı ve zulüm altında olmasına karşın, Hristiyanlık giderek daha çok yandaş kazanıyordu. Çoktanrılı dinler eskisi gibi etkili değillerdi. Constantinus’un Hristiyan olması Hristiyanlar’ın üzerindeki baskıların kalkmasını saağladı.
Constantinus’tan sonra imparatorluk hızla çözülmeye başladı. MS 364’te ikiye ayrıldı:
Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans İmparatorluğu)
Batı Roma İmparatorluğu
Konstantinopolis Doğu Roma İmparatorluğu’nun, Milano ise Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti oldu. I. Valentinianus batıda, kardeşi Valens ise doğuda hüküm sürmeye başladı. Doğu Roma İmparatoru Valens 378’de Gotlar’a yenik düştü. İmparator öldürüldü, ordusunun üçte ikisi yok oldu. Savaşın sonunda, yüzyıllardan beri dünyayı egemenliği altında tutmuş olan Roma lejyonları tarihten silindi. MS 410’da Alarik’in öncülüğündeki Vizigotlar Roma’yı ele geçirip sonra güneye inerek bereketli ovaları talan ettiler. Roma’nın Galyalılar tarafından alındıktan 800 yıl sonra düşüşü, kentin tarihinde bir dönemin kapanması demekti.

Aynı yıllarda Vandallar İspanya’ya saldırırken, Hunlar da Orta Avrupa’ya akın ediyordu. Önderleri Atilla 451’de Galya’da yenilgiye uğradıysa da bir sonraki yıl toparlanarak Kuzey İtalya’nın birçok kentini ele geçirdi ve Roma’ya yöneldi. Papaın ricası üzerine Roma’ya girmekten vazgeçti. Batı Roma İmparatorluğu artık iyice sallantıdaydı. 476 yılında İmparator Romulus Augustulus, Germen Kralı Odoaker’e yenildi. Odoaker İtalya kralı oldu ve böylece Batı Roma İmparatorluğu tarihe karıştı.
Roma İmparatorluğu geleneğini sürdürmek Doğu Roma İmparatorluğu’na kalmıştı. Ne var ki, Doğu Roma İmparatorluğu Güneydoğu Avrupa’da Yunan kültürünün çok güçlüolduğu bir bölgede kurulmuştu. Üstelik egemenliği altında bulunan halklar Asyalı’ydı. Zaman içinde Roma gelenekleriyle Asya ve Yunan gelenekleri birbirinden etkilendi. MS VI. yüzyılın ilk yarısında İmparator I. Justinyen’in generallerinden Belisarios Kuzey Afrika’yı, İtalya’yı ve İspanya’nın bir bölümünü barbar kavimlerden geri almayı başardı. Ama bir süre sonra İtalya, Germen kavimlerden Lombardlar’ın eline düştü. Bizams İmparatorluğu olarak bilinen Doğu Roma İmparatorluğu X. yüzyılda en parlak dönemini yaşadı.
Batıda, 800 yılı Noel’inde, papanın Frank Kralı Charlemagne’a imparatorluk tacı giydirmesiyle yeni bir imparatorluk kuruldu. Kutsal Roma-German İmparatorluğu adını alan bu devletin eski Roma İmparatorluğu ilk bir ilişkisi yoktu.
Çok uzun birsüre boyunca, papalarla imparatorlar arasında kimin daha üstün olduğu konusunda rekabet çatışma ve savaşlara yol açtı. Reformcu Papa VII. Gregorius ile Kutsal Roma-German İmparatoru IV. Heinrich arasında baş gösteren çatışma sırasında Heinrich’in askerleri Roma’ya girerek kenti ele geçirdiler.(1084) Papalık 1309-1417 arasında Fransa’da Avignon kentine yerleşti. Roma ise bir süre İtalyan soylularının savaş alanı oldu. XVI. yüzyıldan sonra papalar yeniden Roma’ya yerleşti.
Papalar ve kardinaller Roma’yı sayısız kilise, saray ve heykelle doldurdular. Eski anıtların ve yapıtların taşlarını bu yeni yapılarda kullandılar Böylece Eski Roma’dan geriye pek az şey kaldı. Roma1870’de İtalya Krallığı’nın başkenti olunca, tekrardan büyümüş ve bugünkü durumuna gelmiştir.

Bizans İmparatorluğu

Cuma, 18 Ocak 2008

Bizans İmparatorluğu

Roma İmparatorluğu’nun İS 395’te Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasıyla ortaya çıktı. Başkenti Roma olan Batı Roma İmparatorluğu 5. yüzyılda Germen kabilelerince yıkıldı. Merkezi Konstantinopolis (bugün İstanbul) olan ve Doğu Roma İmparatorluğu da denen Bizans İmparatorluğu ise, bin yılı aşkın bir süre varlığını sürdürdü. Bizans’ın ortaya çıkışı, Roma İmparatoru Constantinus’un başkenti Roma’dan bugünkü İstanbul’a taşımasıyla da yakından ilişkilidir.
Roma İmparatoru I. Constantinus, İS 330’da imparatorluğun başkentini eski Yunan kenti Byzantion’a (Bizans) taşıdı ve yeni başkente, Constantinus’un kenti” kenti anlamına gelen Konstantinopolis (Constantinopolis) adını verdi. Constantinus, Roma’dan senatörler ve yüksek memurlar getirterek Konstantinopolis’te yeni bir yönetim oluşturdu ve kenti bayındır hale getirdi. Roma çoktanrılı olmasına karşın, Konstantinopolis’i bir Hıristiyan kenti yaptı ve kendisi de bu dini benimsedi.
Bizans’ın yöneticileri kendilerini Roma İmparatorluğu’nun gerçek mirasçıları olarak kabul ettiler. Öte yandan Roma’yla ilişkilerini sürdürdüler. Roma İmparatorluğu’nun batı kesimi küçük devletlere ayrılıp parçalanırken, Bizans İmparatorluğu bütünlüğünü korumayı başardı. Batıdan bağımsız olarak Doğu Akdeniz’de egemen olan Bizans İmparatorluğu, Yunan ve Roma uygarlıklarının son merkezi oldu.

İmparatorluğun Kuruluşu (610’dan Öncesi)

550 yılında Bizans. Yeşil alan I. İustinianos döneminde genişlemeyi gösterir.

Roma İmparatoru Julianus döneminde (361-363) putperestlik yeniden canlandırılmak istendi ve Hıristiyanların etkinlikleri yasaklandı. Julianus’un ölümünden sonra Hıristiyanlık yeniden güç kazandı. 4. yüzyıldan başlayarak Roma toprakları Barbar akınlarına uğradı. I. Theodosius (379-395), Roma’yı ve Konstantinopolis’i ele geçirmek isteyen Vizigotları Balkanlar’da yendi ve onların Tuna Irmağı’nın güneyine doğru ilerlemelerini engelledi. Hıristiyanlığı benimseyen Theodosius, Batı Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı kesimlerini yöneten son imparator oldu. 395’te I. Theodosius öldü ve Roma İmparatorluğu ikiye bölündü.
Batı Roma İmparatorluğu topraklarına saldıran Vizigotlar, 410′da Roma’yı ele geçirdiler. Öbür Barbar kavimlerden Vandallar Kuzey Afrika’yı, İspanya’yı ve İtalya’yı yağmaladılar. Barbar akınlarını arkası kesilmedi ve 5. yüzyıl sonlarında Germen kavimleri Batı Roma İmparatorluğu’na son verdiler. Bizans İmparatorluğu ise bu saldırılara karşı koydu. Balkanlar’da Slavları, doğuda da Sasanileri yenilgiye uğrattı.
Bizans İmparatorlu I. İustinianos (527-565), uzun süren iktidarı döneminde Kuzey Afrika, İtalya ve Doğu İspanya’yı yeniden ele geçirdi. Sasani kralıyla barış yaparak doğu sınırlarını güvence altına aldı. Ne var ki ülke içindeki siyasal ve dinsel anlaşmazlıkların önüne geçemedi. Bu anlaşmazlıklar, 532′de bir halk ayaklanmasına dönüştü. Nika Ayaklanması adıyla bilinen bu ayaklanma, komutan Belisarios tarafından başkentteki Hipodrom’da (bugünkü Sultanahmet Meydanı) bastırıldı ve 30 bin kişi öldürüldü.
Böylece ülke içinde istikrarı sağlayan Jüstinyen çeşitli alanlarda reformlara girişti. Onun en kalıcı reformlarından biri, Roma hukuku konusundaki derleme oldu. Bir komisyonun uzun çalışmalar sonunda oluşturduğu bu derleme, Corpus luris Civilis (”Medeni Hukuk Yasaları”) adıyla bilinir ve çağdaş Avrupa hukukunun gelişmesine de temel oluşturmuştur.

Müslüman Akınları ve Dinsel Uyuşmazlıklar (610-867)
Bizans İmparatorluğu 7. - 8. yüzyıllarda doğuda Müslüman ve Pers ordularının saldırısına uğrarken, batıda Slavların tehdidi altında kaldı. 610′da, Bizans tahtını ele geçiren Herakleios (Herakleius), Perslerin saldırılarını durdurdu ve başkentin savunmasını güçlendirdi. Tuna Irmağı’nı geçerek Bizans topraklarına inen Avarları da yendi. Bu dönemde Araplar İslam dinini yaymak için fetihlere girişmişlerdi. Arap orduları 632′de Suriye ve Filistin’i ele geçirdiler. İskenderiye’in teslim olmasından sonra Araplar, 642′de Mısır’ın tamamını denetim altına aldılar. 674-678 arasında Araplar birçok kez Konstantinopolis’i kuşattılarsa da ele geçiremediler.
Bizans tahtı 8. yüzyıl başlarında, Herakleios hanedanından İsauria (İsoriya) hanedanına geçti. İsauria hanedanından ilk imparator olan III. Leon (717-741), yeni Arap saldırılarını ve Bulgarları geri püskürttü. Daha sonra tahta çıkan V. Konstantinos (741-775) yaptığı seferlerle Balkanlar’da Bulgarların gücünü kırdı.
Bu savaş yıllarında Bizans’ta, Roma kültürünün ve Latince’nin yerini Yunan dili ve kültürü aldı. Dinsel uyuşmazlıklar da sonunda, imparatorluğun batısı ile doğusu arasında kesin bir kopuşa yol açtı.

Güçlenme Dönemi (867-1081)

1180 yılında Bizans İmparatorluğu

Bizans, 867-1056 arasında imparatorluğu yöneten Makedonya hanedanı döneminde altın çağını yaşadı. Makedonya hanedanın kurucusu I. Basileios (867-886), daha önce yitirilmiş olan Anadolu’daki toprakları yeniden imparatorluk sınırlarına kattı. I. Basileios ve ardılı VI. Leon (886-912) dönemlerinde, imparatorluğun hukuk sistemi yeniden düzenlendi. II. Nikephoros Phokas (963-969), Girit ve Kıbrıs’ı yeniden imparatorluğa kattı; Suriye ve Balkanlar’da yeni topraklar ele geçirdi.
II. Basileios (976-1025), 1001′de Araplarla yaptığı anlaşmayla Kuzey Suriye’yi egemenliği altına aldı. 1018′de Bulgar topraklarını ve Anadolu’daki eski Bizans topraklarını imparatorluğa kattı. Ne var ki II. Basileios’tan sonra İtalya’da ve Balkanlar’da ayaklanmalar çıktı. Doğuda Büyük Selçuklular Anadolu’ya akınlar düzenlemeye başladılar. İmparator Romen Diyojen, 1071′de Malazgirt Savaşı’nda Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’a yenilerek tutsak düştü. Büyük Selçuklu komutanları Anadolu içlerine yaptıkları akınlarla 10 yıl içinde başkent Konstantinopolis sınırına dayandılar. 1075’te, başkenti Nikaia (İznik) olan Anadolu Selçuklu Devleti kuruldu.
Bu dönemde, Konstantinopolis’in güçlü patriği ile papa arasındaki görüş ayrılıkları sert tartışmalara yol açtı ve 1054′te Roma Katolik Kilisesi ile Yunan Ortodoks Kilisesi bağımsız kiliseler haline geldi.
Haçlı Seferleri (1081-1204)
Konstantinopolis’e dayanan Anadolu Selçukluları Bizans için önemli bir tehdit oluşturuyordu. Güney İtalya’ya egemen olan Normanlar da, imparatorluğu tehdit eden bir başka tehlikeydi. Komnenos hanedanından İmparator I. Aleksios (1081-1118) Normanlara karşı Venedik’le işbirliği yaptı. 1085′te Normanların önderi Robert Guiscard’ın, ertesi yıl da Anadolu Selçuklu Sultanı Süleyman Şah’ın ölmesiyle Bizanslılar bir süre için de olsa bu tehlikelerden uzak kaldılar.
I. Aleksios, 1096′da Avrupa’dan gelen ilk Haçlılarla, Anadolu’da geri alınacak toprakların Bizans’a bırakılması konusunda anlaştı. Ama Haçlıların asıl hedefi, Kutsal Topraklar’ı (Kudüs) ele geçirmekti ve bu da Bizans’ın beklentilerini karşılamıyordu. Üstelik Haçlılar, Kudüs’e doğru ilerlerken aldıkları yerlerde kendi krallıklarını kurdular. IV. Haçlı Seferi’nde ise, Bizans’ın başkentini işgal ettiler. 13 Nisan 1204′te Konstantinopolis’i ele geçiren Haçlılar, kenti yağmaladılar.

Latin Egemenliği (1204-1261)
1204’te Konstantinopolis’te, Flandre Kontu Baudouin’in yönetiminde bir Latin imparatorluğu kuruldu. Parçalanan Bizans İmparatorluğu’nun diğer yerleri Haçlı önderlerin yönetiminde Latin devletleri haline geldi. Haçlıların el koymadığı Bizans topraklarında ise bağımsız küçük Bizans devletleri kuruldu. Bu devletlerin en güçlüsü Nikaia’da (İznik) ortaya çıktı. 1208′de, I. Theodoros Laskaris, “Roma imparatoru” ilan edildi. Daha sonra tahta geçenler Nikaia egemenliğini Avrupa’ya kadar genişleterek devleti bir imparatorluğa dönüştürdüler. Trabzon’da ise, Gürcistan Kraliçesi Tamar’ın desteğiyle 1204’te Trabzon İmparatorluğu kuruldu. Komnenos hanedanından Aleksios ve David tarafından kurulan ve Pontos Devleti de denen bu devlet, 1461’de Osmanlılar tarafından ortadan kaldırılıncaya değin varlığını sürdürdü.
Nikaia imparatorlarından IV. İoannes’i tahttan indiren general Mikhael (Mihail) Palaiologos, VIII. Mikhael adıyla taç giydikten sonra, 1261′de Konstantinopolis’e girerek Latin egemenliğine son verdi. Böylece Bizans’ta Palaiologoslar (Paleologlar) dönemi başladı.

Son Dönem: Osmanlıların İstanbul’u Fethi (1261-1453)
VIII. Mikhael’in Bizans tahtını yeniden canlandırmasının ardından Avrupa devletleri Konstantinopolis’i ele geçirmek için yeni bir Haçlı Seferi düzenlediler. Ama 1281′de, Fransa Kralı IX. Louis’nin kardeşi Anjou Dükü Charles’ın komuta ettiği Haçlı ordusu Arnavutluk’ta yenilgiye uğradı. VIII. Mikhael döneminde Bizans doğuda Anadolu beyliklerinin saldırılarıyla karşı karşıya kaldı. Mikhael’in oğlu II. Andronikos (1282-1328) ve onun torunu III. Andronikos dönemlerinde Bizans, Anadolu’da Osmanlılarla, Balkanlar’da da Sırplarla savaşmak zorunda kaldı. 1299′da bir beylik olarak kurulan Osmanlı Devleti, Nikaia (İznik) ve Nikomedeia (İzmit) ele geçirdi. Osmanlılar Prusa’yı (Bursa) da alarak burayı Osmanlı Devleti’nin başkenti yaptılar.
Bizans, Sırpların ve Osmanlıların arasında sıkışıp kaldı. Taht kavgaları da devleti zayıf düşürdü. Sırp Kralı Stefan Dusan, Sırp ve Bizans kralı olarak taç giydi. Daha sonra İoannes Kantakuzenos, VI. İoannes adıyla Bizans tahtına çıkarken Osmanlılardan destek gördü. Osmanlı Padişahı I. Murad, 1362′de Konstantinopolis’in kuzeybatısındaki Adrianopolis’i (Edirne) ele geçirdi ve kenti Osmanlı Devleti’nin yeni başkenti yaptı. Böylece Bizans İmparatorluğu, Yunanistan’ın güneyindeki topraklar dışında, dört yanından Osmanlı topraklarıyla çevrilmiş bir ada haline geldi.
Konstantinopolis 1391′de Osmanlılar tarafından ilk kez kuşatıldı. Yedi ay süren kuşatmadan sonra Bizans, Osmanlılara eskisinden daha çok vergi ödemeyi ve Konstantinopolis’te bir Türk mahallesi kurulmasını kabul etti. Bizans İmparatoru II. Manuel’in Macar kralından yardım istemesi üzerine sefere çıkan Haçlı ordusu, 1396’da Yıldırım Bayezid tarafından Nikopolis’te (Niğbolu Savaşı) yenilgiye uğratıldı. 1402′de Osmanlıların Ankara Savaşı’nda Timur’un ordusuna yenilmesi, Bizans’ı rahatlattı. Bizans, Mora’yı yeniden egemenliği altına aldı ve Osmanlılara vergi ödemeyi kesti. 1421′de Osmanlı tahtına çıkan II. Murad, ertesi yıl Konstantinopolis’i ve Thessaloniki’yi (Selanik) yeniden kuşattı.
1444′te yeni bir Haçlı ordusu da Varna Savaşı’nda Osmanlılarca bozguna uğratıldı. Dört yıl sonra, 1448′de Bizans tahtına XI. Konstantinos çıktı. Konstantinopolis’i ele geçirmek üzere hazırlıklarını tamamlayan Osmanlı Padişahı II. Mehmed, Nisan 1453′te kenti kuşattı. 29 Mayıs1453′te de Konstantinopolis’e girdi. Son İmparator Konstantinos çarpışma sırasında öldü ve Bizans İmparatorluğu da böylece tarihten silindi. İstanbul’u fetheden II. Mehmed, Fatih Sultan Mehmet olarak tarihe geçti.

Devlet Yönetimi
Bizans Devleti, çok geniş yetkilerle donanmış bir imparator tarafından yönetiliyordu. Genelde iktidar babadan oğula geçerdi. Ama Bizans İmparatorluğu’nda, ordu komutanlarının zor kullanarak tahtı ele geçirdikleri ve yeni bir hanedanın yönetime geldiği dönemler olmuştur. Bizans’ı bazen imparatoriçeler de yönetti. İmparator aynı zamanda en yüksek rütbeli ordu komutanı, en yüksek yargıç ve tek yasa koyucuydu. Konstantinopolis’teki Ortodoks Kilisesi’nin patriğini de imparator atardı. Başkent Konstantinopolis’te, Roma Senatosu örnek alınarak oluşturulmuş bir senato vardı. Bu senato imparatora yönetim işlerinde danışmanlık yapardı. Bazı yasalar yürürlüğe girmeden önce senatoda okunurdu. Senato da yasa tasarıları hazırlayarak imparatora sunabilirdi.
Ayrıca imparatorun hizmetinde bir başgörevli vardı. Bu kişi, bugünkü içişleri ve dışişleri bakanlarının görevlerine benzeyen bir görev üstlenirdi. Devlet daireleri, saray görevlileri, saray muhafız kıtaları, güvenlik, posta örgütleri ve yabancı elçilerle ilişkiler bu başgörevlinin sorumluluğunda ve yönetimindeydi. Maliye ve devlet topraklarının yönetiminden ise başka görevliler sorumluydu.
Bizans toprakları thema adı verilen askeri bölgelere ayrılmıştı. Bu yönetim sistemini ilk kez İmparator Herakleios uygulamış ve bu bölgelerin başına strategos denen komutanları atamıştı. Thema’daki askerlere toprak veriliyordu ve thema komutanı da çağrıldığında askerleriyle savaşa katılıyordu.

Bizans Sanatı
Bizans sanatının kökeni Eski Yunan ve Roma sanatına dayanır. Bununla birlikte Mısır, İran ve Suriye kültürlerinden de etkilenerek, doğu ve batı uygarlıklarının bir bireşimi olarak gelişmiştir. Bizans’ın başkenti Konstantinopolis, ortaçağda dünyanın en büyük kentlerinden biriydi. Kent gösterişli sarayları, kiliseleri, hipodromu, zafer takları, dikilitaşları ve surlarıyla Bizans’ın da başlıca kültür ve sanat merkeziydi. Bizans sanatı, en önemli gelişmeyi mimarlık alanında yaptı. Bizans mimarlığının en belirgin özelliklerinden biri, yapılarda dev boyutlu kubbeler kullanılmasıdır. Öte yandan, duvar resimleri, mozaik, minyatür ve fildişi işçiliği gibi süsleme sanatlarında da Bizans çok ileriydi.
Sanat tarihçileri Bizans sanatını, Erken Bizans (330-726), Orta Bizans (867- 1204) ve Son ya da Geç Bizans dönemi (1261-1453) olmak üzere üç döneme ayırırlar.
Erken Bizans döneminde başlıca iki tür yapıya rastlanır. Bunlardan biri, uzunlamasına eksenli bazilika biçiminde ve kubbeyle örtülü merkezi planlı yapılardır. Yunan ya da Latin haçı planlı bazilika örnekleri ise ikinci tür yapı biçimidir. İstanbul’daki İoannes Studios Kilisesi (İmrahor Camisi), Efes’teki Azize Meryem Kilisesi, Selanik’teki Ayios Dimitrios Kilisesi ve Aya İrini, uzunlamasına eksenli bazilika türünün başlıca örnekleridir. Kubbeyle örtülü merkezi planlı yapıların en çarpıcı örneği, 532-537 yılları arasında yapılan Ayasofya’dır. Bu yapı dünya mimarlık tarihinin de başyapıtlarından biridir. Kubbeli bazilika türünün İstanbul’daki başka örnekleri ise, Sergios ve Bakhos Kilisesi (Küçük Ayasofya Camisi) ile Khora Kilisesi’dir (Kariye Camisi). Bizans’ın imparatorluk sarayı olan Tekfur Sarayı, bir Orta Bizans dönemi yapısıydı. Bugün İstanbul’un Eğrikapı semtinde kalıntıları bulunan saray, üç katlı bir yapıydı ve duvarları tuğla ile kesme taşla bezenmişti.
İstanbul’un su gereksinimini karşılamak için yapılan Binbirdirek Sarnıcı ve Yerebatan Sarayı, Bizans mimarlığının bu alandaki en başarılı iki örneğidir. Constantinus’un yaptırdığı Binbirdirek 224 mermer sütun üzerine ve İustinianos yaptırdığı Yerebatan Sarayı da 336 sütun üzerine oturtulmuştur.
Bizans’ın mozaik resim sanatı ve duvar bezemeciliğinin en güzel örneklerine, Ayasofya, Kariye Camisi, Tekfur Sarayı ve Ravenna’daki San Vitale Kilisesi’nde rastlanır. Bu erken Bizans dönemi yapıtlardaki hayvan figürleri ve mitolojik sahnelerde, Sasani geleneğinin etkileri de görülür. Kilise denetiminin güçlendiği ve ikonaların yok edildiği dönemde (717-867), erken Bizans dönemi sanatındaki gelişme de durdu. Bu yeni dönemde mozaik resim sanatı yüzeysel ve simgesel bir anlatıma yöneldi, haç ya da benzeri simgeleri öne çıkardı.
Geç Bizans döneminde, yeni yapılardan çok, var olan yapılar onarıldı ya da ek yapılarla zenginleştirildi. Dönemin başlıca yapıları Konstantin Lips Manastır Kilisesi güney yapısı (Fenari İsa Camisi), Hagios Andreas Kilisesi (Koca Mustafa Paşa Camisi) ve Khora Kilisesi’dir . Dinsel tasvire karış gelişmiş olan hareket, geç Bizans döneminde etkisini yitirdi. Bizans sanatı yeniden Helenistik ve Roma anlayışına dönerek, doğalcı ve gerçekçi bir üslubu benimsedi.