19 Ocak 2008 için Arşiv

Osmanlı Vezirleri

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Osmanlı Vezirleri

Sadrazamlar

I. Osman
Orhan Gazi
Alaüddin Paşa (İlk sadrazam)
Gündüz Alp (İnönü Beyi)
Hasan Alp (Yarhisar Beyi)
Turgut Alp (İnegöl Beyi)
Konur Alp
Abdurrahman Gazi
Samsa Çavuş
Köse Mihal Gazi
Yutulmuş Birader
Ak Temür (Osman Gazi’nin torunudur)
Karamürsel
Akçakoca
Saltuk Alp
Taz Ali
Akbaş
Mahmut Alp
Karaoğlan
Kara Tekin
Candarlı Mevlana Kara Halil
Aydoğdu

Orhan
Alaüddin Paşa
Süleyman Paşa
Mahmutoğlu Nizamüddin Paşa
Hacı Paşa
Sinanüddin Yusuf Paşa

I. Murad
Sinanüddin Yusuf Paşa
Çandarlı Kara Halil Hayreddin
Çandarlı Ali Paşa

I. Bayezid
Çandarlı Ali Paşa

I. Mehmed
Osmancıklı İmam-zade Halil Paşa
Çandarlı İbrahim Paşa
Amasyalı Bayezid Paşa

II. Murad
Amasyalı Bayezid Paşa
Çandarlı İbrahim Paşa
Amasyalı Hızır Danişmendoğlu Koca Mehmed Nizamüddin Paşa
Çandarlı Halil Paşa

II. Mehmed
Çandarlı Halil Paşa
Mahmud Paşa
Rum Mehmed Paşa
İshak Paşa
Gedik Ahmed Paşa
Karamani Mehmed Paşa

II. Bayezid
İshak Paşa
Davud Paşa
Hersek-zade Ahmed Paşa
Çandarlı İbrahim Paşa
Mesih Paşa
Hadım Ali Paşa
Koca Mustafa Paşa

I. Selim
Koca Mustafa Paşa
Hersekzade Ahmed Paşa
Dukakinoğlu Ahmed Paşa
Hadım Sinan Paşa
Yunus Paşa
Piri Mehmed Paşa

I. Süleyman
Piri Mehmed Paşa
İbrahim Paşa
Ayas Mehmed Paşa
Lütfi Paşa
Hadım Süleyman Paşa
Rüstem Paşa
Kara Ahmed Paşa
Semiz Ali Paşa
Sokullu Mehmed Paşa

II. Selim
Sokullu Mehmed Paşa
Semiz Ahmed Paşa
Lala Mustafa Paşa
Koca Sinan Paşa
Kanijeli Siyavuş Paşa
Özdemiroğlu Osman Paşa
Mesih Paşa
Ferhad Paşa

III. Murad
Sokullu Mehmed Paşa
Semiz Ahmed Paşa
Koca Sinan Paşa
Kanijeli siyavuş Paşa
Özdemiroğlu Osman Paşa
Mesih Paşa
Ferhad Paşa

III. Mehmed
Ferhad Paşa
Koca Sinan Paşa
Lala Mehmed Paşa
Damad İbrahim Paşa
Cığala-zade Sinan Paşa
Hasan Paşa
Cerrah Mehmed Paşa
Yemişçi Hasan Paşa

I. Ahmed
Malkoç Ali Paşa
Lala Mehmed Paşa
Derviş Mehmed Paşa
Kuyucu Murad Paşa
Nasuh Paşa
Öküz Mehmed Paşa
Halil Paşa

II. Osman
Halil Paşa
Kara Mehmed Paşa
Güzelce Ali Paşa
Ohrili Hüseyin Paşa
Dilaver Paşa

IV. Murad
Kemankeş Kara Ali Paşa
Çerkes Hasan Paşa
Müezzinzade Hafız Ahmed Paşa
Halil Paşa
Hüsrev Paşa
Topal Recep Paşa
Tabanı Yassı Mehmed Paşa
Bayram Paşa
Tayyar Mehmed Paşa
Kemankeş Kara Mustafa Paşa

İbrahim
Kemankeş Kara Mustafa Paşa
Civan Kapıcıbaşı Sultanzade Semin Mehmed Paşa
Salih Paşa
Kara Musa Paşa
Hezarpare Ahmed Paşa
Mehmed Paşa

IV. Mehmed
Sofu Mehmed Paşa
Kara Murad Paşa
Melek Ahmed Paşa
Siyavuş Paşa
Gürcü Mehmed Paşa
Tarhuncu Ahmed Paşa
Derviş Mehmed Paşa
İpşir Mustafa Paşa
Süleyman Paşa
Deli Hüseyin Paşa
Zurnazen Mustafa Paşa
Boynueğri Mehmed Paşa
Köprülü Mehmed Paşa
Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
Kara İbrahim Paşa
Sarı Süleyman Paşa
Siyavuş Paşa

II. Süleyman
Siyavuş Paşa
Nişancı Mehmed Paşa
Bekri Mustafa Paşa
Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa

II. Ahmed
Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa
Arabacı Ali Paşa
Çalık Ali Paşa
Bozoklu Bıyıklı Mustafa Paşa
Sürmeli Ali Paşa

II. Mustafa
Sürmeli Ali Paşa
Elmas Mehmed Paşa
Amcazade Hüseyin Paşa
Daltaban Mustafa Paşa
Rami Mehmed Paşa

III. Ahmed
Kavanoz Nişancı Ali Paşa
Enişte Hasan Paşa
Kalaylıkoz Ahmede Paşa
Baltacı Mehmed Paşa
Çorlulu Ali Paşa
Köprülü-zade Damad Numan Paşa
Baltacı Mehmed Paşa
Ağa Yusuf Paşa
Silahdar Süleyman Paşa
Hacı Halil Paşa
Nişancı Mehmed Paşa

I. Mahmud
Damad Mehmed Paşa
Kabakulak İbrahim Paşa
Topal Osman Paşa
Hekimoğlu Ali Paşa
Gürcü İsmail Paşa
Seyyid Mehmed Paşa
Muhsin-zade Abdullah Paşa
Yeğen Mehmed Paşa
Hacı İvaz Mehmed Paşa
Nişancı Hacı Ahmed Paşa
Hekimoğlu Ali Paşa
Seyyid Hasan Paşa
Tiryaki Hacı Mehmed Paşa
Boynueğri Seyyid Abdullah Paşa
Mehmed Emin Paşa
Bahir Mustafa Paşa

III. Osman
Bahir Mustafa Paşa
Hekimoğlu Ali Paşa
Başdefterdar Naili Abdullah Paşa
Bıyıklı Ali Paşa
Mehmed Said Paşa
Bahir Mustafa Paşa
Koca Ragıp Mehmed Paşa

III. Mustafa
Koca Ragıp Mehmed Paşa
Hamza Hamid Paşa
Bahir Mustafa Paşa
Muhsin-zade Mehmed Paşa
Hamza Mahir Paşa
Hacı Mehmed Emin Paşa
Moldovancı Ali Paşa
İvaz-zade Halil Paşa
Silahdar Mehmed Paşa
Muhsin-zade Mehmed Paşa

I. Abdülhamid
Muhsin-zade Mehmed Paşa
İzzet Mehmed Paşa
Derviş Mehmed Paşa
Darendeli Cebecizade Mehmed Paşa
Kalafat Mehmed Paşa
Seyyid Mehmed Paşa
İzzet Mehmed Paşa
Hacı Yeğen Mehmet Paşa
Halil Hamid Paşa
Şahin Ali Paşa
Koca Yusuf Paşa

III. Selim
Koca Yusuf Paşa
Meyyit Hasan Paşa
Gazi Hasan Paşa
Çelebizade Şerif Hasan Paşa
Koca Yusuf Paşa
Damat Melek Mehmed Paşa
İzzet Mehmed Paşa
Yusuf Ziyaüddin Paşa
Hafız İsmail Paşa
İbrahim Hilmi Paşa

IV. Mustafa
İbrahim Hilmi Paşa
Çelebi Mustafa Paşa

II. Mahmud
Alemdar Mustafa Paşa
Memiş Paşa
Yusuf Ziyaüddin Paşa
Laz Ahmed Paşa
Hurşid Ahmed Paşa
Mehmed Emin Rauf Paşa
Derviş Mehmed Paşa
Seyyid Ali Paşa
Benderli Ali Paşa
Hacı Salih Paşa
Hamdullah Paşa
Ali Paşa
Mehmed Said Galip Paşa
Benderli Selim Sırrı Paşa
İzzet Mehmed Paşa
Reşid Mehmed Paşa
Mehmed Emin Rauf Paşa

I. Abdülmecid
Koca Hüsrev Mehmed Paşa
Mehmed Emin Rauf Paşa
İzzet Mehmed Paşa
İbrahim Sarım Paşa
Mustafa Reşid Paşa
Mehmed Emin Rauf Paşa
Damad Mehmed Ali Paşa
Mustafa Naili Paşa
Mehmed Emin Ali Paşa
Mehmed Ali Paşa
Mehmed Emin Paşa
Mehmed Rüştü Paşa

Abdülaziz
Mehmed Emin Paşa
Ali Paşa
Mehmed Fuad Paşa
Yusuf Kamil Paşa
Mütercim Rüştü Paşa
Mehmed Emin Ali Paşa
Mahmud Nedim Paşa
Mithat Paşa
Ahmed Esad Paşa
Mehmed Rüşdü Paşa
Hüseyin Avni Paşa
Esad Paşa

II. Abdülhamid
Mütercim Rüştü Paşa
Mithat Paşa

V. Mehmed
Hüseyin Hilmi Paşa
Hakkı Paşa
Said Paşa
Gazi Ahmed Muhtar Paşa
Kamil Paşa
Mahmud Şevket Paşa
Said Halim Paşa
Talat Bey

VI. Mehmed
Talat Paşa
Ahmed İzzet Paşa
Tevfik Paşa
Damat Ferid Paşa
Ali Rıza Paşa
Salih Paşa
Damat Ferid Paşa
Tevfik Paşa

Türklerin Müslümanliği Seçmesinin Muhtemel Nedenleri

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Türklerin Müslümanliği Seçmesinin Muhtemel Nedenleri

MUHTEMEL NEDENLERİ

Tanrı (Tengri) sözcüğü, Başkırtça hariç, bütün Türk lehçelerinde ortak kelime olarak vardır. Gök Tanrıya inanan Balkan Bulgarlarının Hanının sözlerini hatırlayalım: “Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların(Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor.” Yine Bilge Kağanın, kardeşi Kültigin’in ölümü üzerine yaptırdığı anıta yazdırdığı “Zamanı Tanrı yapar, Tanrı yaşar” sözü hep Tanrının tek olduğu düşüncesi üzerine kurulmuştur. Kanımca, bu toplumsal inanış kitapta bahsedilen diğer benzerliklerle birleşerek Türklerin Müslümanlığı seçmelerinde etkili olmuştur.

Kılıç zoruyla Müslüman yapılamayan Türklerin, İslamiyet’i seçmeleri konusunda, çok çeşitli söylentiler vardır. En çok da İslamiyet’teki “cihad” anlayışının, Türklerin savaşçılık yapısına uygun olduğu ileri sürülür. Halbuki, cihad, tek tanrılı diğer dinlerde de vardır. Tevrat’ta Musevilerden “Kenani”lerle savaşmaları istenmiştir. Hıristiyanlıkta cihad olmasaydı, çok parçalı Avrupa’nın tamamına yakını, doğrudan kendilerini tehdit etmeyen Anadolu Selçuklularının üzerine ve Kudüs’e, Papanın çağrısına uyup defalarca Haçlı Seferleri düzenlemezdi. Tek tanrılı dinlerin hepsi inanan insanlardan, Allah’a karşı gelenlere ve O’na ortak koşanlara karşı savaşmalarını istemiştir.

Araplarla Türkler arasında Ceyhun ırmağı sınır idi. Araplarda, Emeviler iktidardaydı. Emeviler Arap olmayanlara karşı iyi davranmıyorlardı. Ama, Türklerden çekindikleri ve güçleri de kalmadığı için, ileriye de gidemiyorlardı. Aralarındaki savaşlar, Türklerle Emevilerin arasını açtı. Çünkü Türklerden çekinen Araplar, zayıf yakaladıkları Türk boylarına karşı çok acımasızdılar. Araplar, Emeviler döneminde Farslara karşı da çok sert davrandılar. Bu nedenle Horasan Türkleri ve Farslar, Abbasilerin Emevileri yenerek iktidarı ele geçirmelerinde etkili oldular. Hem bu yardımın hem de Ebu Müslim’in etkisiyle, Türklerle Araplar, Talas savaşında, Çin’e karşı aynı safta savaştılar.

Bu birlikteliğe karşın İslamiyet, Orta Asya’da hemen yayılmadı. Bunun bir sebebi Arapların geçmişte Türklere karşı olan acımasızlıkları ise, diğer bir nedeni de Ebu Müslim’in başına gelenlerdir. İran ve Orta Asya’da çok sevilen Ebu Müslim henüz 35 yaşında iken, kendisinden çekinen Abbasi Halifesi El-Mansur tarafından sarayına davet edilerek öldürüldü (756). Bu olay tekrar Araplarla, Arap olmayanların arasını açtı. 810 yılına kadar İran’ın doğusundaki her dinden milletler, Araplara karşı birleştiler. Ebu Müslim’in intikamını almak amacıyla sıkça ayaklandılar. Diğer taraftan Göktürklerin yerine geçen Uygurlar, yönlerini Çin’e çevirdiler. Bütün bu sebeplere Manicilik dininin Uygurlarda yayılması da eklenince, Orta Asya’da İslamiyet hızlı yayılamadı.

Arapların devlet olarak ilgilenmemesine karşın, Orta Asya’da ticaret yaparak dolaşan Müslüman misyonerler çoğaldı. Tarih, Müslümanlığa Orta Asya Türklerinin devlet olarak geçişini beklerken, ses İdil (Kama) Bulgarlarından geldi. 921 yılında Bulgar Hanı Almış (Almas Silgi), Abbasi Halifesi El-Muktedir Billah döneminde(908-932) İslamiyet’i kabul etti ve Cafer adını aldı. Bu kabulde bir başka etken daha vardı. Rus Knezi İgor Rürik 912 yılından itibaren Bulgar ülkesine şiddetli hücumlar yapıyordu. Ruslardan bıkan barışçı Bulgar halkının hakanı Almış Han, 921 yılında halifeye elçi göndererek din adamlarının dışında ayrıca kale ve istihkamlar kurmak için uzman kişiler de istedi. Halifa ise, bu sırada tam onbir bin harem ağası olan bir haremde zevke dalmış olmasına rağmen,isteğe olumlu cevap vererek, hem istihkâm hem de din konusunda yetkililer gönderdi. Ancak, Türklerde hükümdarların halka kendi dinini kabul etmesi için baskı yapmama geleneği, burada da gerçekleşti. Din seçiminde serbest kalan halkın Müslüman olması zaman aldı.

I.Göktürk Devleti’nin yıkılışından sonra (630) Türkler, Müslümanlarla tanışmıştı. Bilge Kağan döneminde (716-734) ise Araplarla -büyük çaplı olmasa da- savaştılar. Ama 944 yılına kadar Türklerin Müslüman olma oranı yüksek değildi. Burada dikkati çeken bir konu, kendileri eski atalarının dinine inanan Türk hükümdarların, Müslüman olan halka hiçbir baskı uygulamamalarıdır. Halbuki Romalı devlet adamları, Hıristiyanlığı seçenlere karşı çok acımasız davranmışlardı. Bütün bu olaylar gösteriyor ki, Türkler kılıç zoruyla İslamiyeti kabul etmedikleri gibi, topluca ve hemen Müslüman olmadılar. Kitabın Türklerde dine karşı merak bölümünde görüleceği üzere, eğer Türkler kılıçla Müslüman olsalardı, ilk önce Hazar Türkleri İslamiyet’e girerlerdi. İkinci olarak da Göktürkler Müslüman olurlardı. Türklerin Müslüman olduktan sonra İslâmın bayraktarı ve kılıcı olmalarının belki de önemli bir nedeni, kılıç zoruyla değil, kendi arzularıyla Müslüman olmalarıdır.

IX. asrın ortalarında(840) Uygurların yıkılmasından sonra Oğuz (Yağma) boyları ile Karluk Türkleri, Yabgu Karahan başkanlığında bir devlet kurdular. Orta Asya’nın kuzey kesiminde kurulan devlete, kurucunun adından dolayı Karahanlılar denilir. Karahan hükümdarlarından Saltuk Buğra iki yüz bin çadırıyla birlikte, İslamiyet’e girdi (944). Diğer Türk hükümdarlarından farklı olarak, İslamiyet’i devletin resmi dini olarak kabul etti. Bu kabul Müslümanlığın devlet içerisindeki yayılmasını hızlandırdı. Ancak asıl gelişme, oğlu Musa Baytaş zamanında oldu. Ülkelerindeki Müslümanların sayısı hızla artan Karahanlılar, 999 yılında güneye doğru ilerlediler. Ebu Nasır Ahmed Komutasında Buhara’ya girdiler. Samanoğulları devletini yıktılar. Abbasi Halifesi de bu olaydan sonra, Ebu Nasır Ahmed’i İslam hükümdarı olarak tanıdı. Böylece Halifenin ve diğer devletlerin de tanıdığı ilk Müslüman Türk devleti özelliğine sahip oldular.
İsmail Hakkı Küpçü

Türklerde Hoşgörünün Evrenselliği

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Türklerde Hoşgörünün Evrenselliği

Bu konuda J.P.Roux (s.26ve231), incelemelerinin sonuçlarını şöyle aktarıyor. “Düşmanları, Türklerin bağnaz olduklarını söylerler. Bu, Yunanlılar ve Ermenilerin bugün hâlâ belirgin bir kötü niyetle sürdürdükleri Türk aleyhtarı propagandanın (yanıltma amaçlı söylev) değişmez ve en eski konularından biridir. Türklerin tarihe geçmiş bağnazlık örnekleri, ancak, nadiren, kendiliğinden gelişmiş olaylardır. Taocular, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Türklerin kendilerine verdikleri ödünlerden, sağlanan kolaylıklardan yararlanarak, kendilerini zorbalıklarını uygulamaya yetkili sandılar. Sonunda tabii ki suçlanan Türkler oldu!”

Roux’ya göre (s.24-25) “Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama, Türkler, daha çok egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.”

Gerçekten de, tarih bunun örnekleriyle doludur. Tabgaçlar döneminde Çin, Göktürkler ve Timurlular döneminde Orta Asya, İdil Bulgarları ve Altınordu Devleti’nde Karadeniz’in kuzeyi, Büyük Selçuklular ve Safeviler döneminde İran, parlak bir hayat yaşamışlardır. Memluk Türk Devleti Mısır’ı, Delhi Türk Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu Kuzey Hindistan’ı geliştirmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu halkı, refah içerisinde olmuştur. Osmanlılar ise başta Balkanlar olmak üzere Ortadoğu ve Kafkaslar gibi karmaşık bölgeleri güzel ve huzurlu yaşatmışlardır.

Osmanlılar, Araplar üzerinde ciddi bir egemenlik kurmamışlardır. Aksine Surre Alayları gibi vasıtalarla beslemeye çalışmışlardır. Bu konuda 18. yüzyıl Osmanlı bürokratı ve dürüst bir defterdar olan Sarı Mehmed Paşanın “Devlet Adamına Öğütler” adlı kitabında söylediklerini kitabın Türklerin Yeniden Dirilişleri bölümünde belirtmiştim. Zaten Osmanlılar, Arapları dinin sahibi olarak görüyorlar ve onlara “kavmi necip” yani üstün kavim diyorlardı. Bu nedenle diğerlerinden daha çok hoşgörü gösteriyorlardı. (Halbuki Arap yöneticilerin bazıları, Emeviler döneminde Müslümanlığa yeni giren ve Arap olmayan halkların çoğuna da “acem” diyerek yabancı muamelesi yaptılar. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in amcası Abbas bin Abdülmuttalip’in soyundan gelen Abbasiler ise, Emevi iktidarını devirdiler. Hayati Ülkü’nün aktardığına göre (s.456) hırslarını alamayarak, Emevi Halifelerinin bazılarının mezarlarını açtırdılar. Kemiklerini çıkarttırıp topladılar ve öylece yaktılar. Ayrıca Emevilerin sembolü olan Şam’daki Beni Ümeyye mescidini, üç ay kadar ahır olarak kullandılar.)

Diğer taraftan Rus vakayinamelerinde anlatılanlara göre, 1024 yılında Rus ülkesi Suzdal’de, şiddetli bir kıtlık ve açlık olur. İdil Bulgar Türkleri aç kalan Ruslara çok miktarda hububat götürürler. Bu dönemde Bulgarlar, tarımla uğraşmaktadırlar ve daha zengin olduklarından, sık sık Rusların saldırılarına maruz kalmaktadırlar. Türkler yardımı böyle ters bir ortamda yaparlar.

Türklerin egemen oldukları bölgelerde yaşayan halkların, bugün geçmişlerinde yaptığımız diye övündükleri eserlerin arasında, Türklerin yaptıkları önemli bir yer tutar. Bu konuda kitabın Müslüman Türklerde Mimarlık ve Sanat bölümünde, önemli eserler hakkında bilgi verildiğinden, burada ayrıca belirtmeye gerek görülmedi.

Yine Roux’nun diğer bir gözlemi şöyledir (s.27): “Halkın, hükümdarın dinini benimsemesini isteyen Avrupa’nın tersine, Türkler ‘evrensellik’i kabul ettirmeye çalıştılar. Barış içinde bir arada yaşamanın kesinlikle mümkün olduğunu söylediler. Bu onların (Türklerin) uygarlığa en büyük katkılarından biri olmuştur.”

Ankara Savaşından (1402) sonra, Osmanlı yönetiminde on yıl süren fetret (boşluk) dönemi oluştu. Bu dönemde Balkan Devletleri, Osmanlı yönetiminden kurtulmak için ciddi bir girişimde bulunmadılar. Halbuki ortam, Balkan Devletlerinin bağımsızlığı için çok uygundu. Bu tavırda, Osmanlı Türklerinin onlara götürdükleri düzenin ve hoşgörü anlayışının etkisi büyüktür. Bu durum Osmanlıların getirdiklerinin Balkanlarda mevcut olandan daha iyi olduğunu ve Balkan halklarının yeni gelenlerden hoşnut kaldıklarını gösterir. Ayrıca Balkan dillerindeki yorgan, döşek, kapı, pencere gibi terimlerin Türkçe’den geçmiş olması da, Türklerin Balkanlara medeniyet götürdüklerini göstermektedir.

Avrupa’nın o dönemlerdeki durumuyla ilgili olarak, Prof. Djevad’ın aktardığına göre (s.78-79) Jaques Bonaparte şöyle diyor: “Alicenaplığı hepimizce bilinen Fatih’in İstanbul’u almasından yarım asır kadar sonra Bourbon başkumandanının çeteleri (1527’de V.Karl yönetiminde) Roma’ya hücum ederek ele geçirmişlerdi. Bu barbarlar esirlerin tırnaklarını sökmüş , ağızlarına erimiş kurşun dökmüşlerdir. Sımsıkı bağlı baba ve kocalarının önünde kadınları katletmişler, bütün mabetlere tecavüz etmişlerdir. Bu hayvanca vahşet bir-iki gün değil , hiç kesilmeden aylarca sürmüştür.”

Prof. Ahmed Djevad’ın (s.61), De Amicis’in “Constantinopole” adlı eserinden aktardığı ve diğer bir çok Batılı yazarın da anlattığı şekilde Türkler, hoşgörülü ve evrensel davranıyorlardı. “Eğer Türkler egemenlikleri altına aldıkları milletlere, Hıristiyanların yaptığı gibi zorla İslamiyet’i kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin itirazı olamazdı. Bugün ne Ermeni meselesi, ne Girit meselesi, ve muhtemelen ne de Şark (doğu) meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu yapmadılar.” Aynı yazar devamla şöyle diyor. “Hıristiyanlar tarafından her yerden kovulan Yahudilerin melce bulabildiği tek ülke de barbar(!) Türkiye olmuştur. İnançları yüzünden yurtlarından kovulanların hep Osmanlı İmparatorluğu’nda melce bulabildiklerini görüyoruz.” Bu konuda uzunca örnekler veren yazar görüşlerini şöyle sürdürür: “Böylece, Hıristiyan Avrupa’nın bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde, Osmanlı İmparatorluğu’nun, engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının var olmadığı tek ülke olduğu kesindir.”

Gerçekten de Avrupa’nın bir bölümü bu haldeydi. 1850′li yılarda hâlâ kadınların içinde şeytan olduğu iddiasıyla yakılmaları sürüyordu. Bugün Batı, başka ülkelerden normal ya da kaçarak gelen, siyasi veya inançlarından dolayı baskı gördüklerini söyleyenlere kucak açmaktadır. Ancak, bu yardımların bir kısmının gerçek bir insanlık düşüncesiyle yapıldığı şüphelidir. Gelen bu insanların içlerinden seçtiklerini, geldikleri ülkelerine karşı bir devirme ya da başkaldırı yapabilmeleri için desteklemektedirler.

J. Baudrillard’ın arka kapak yazısında da belirttiği gibi bugün, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin başlarına sorun olan hemen bütün hareketlerin beslendiği yerler, ABD ve Avrupa’dır. Bu ülkeler, inancı ister sosyalist, ister ırkçı faşist, ister Ayetullah Humeyni gibi dini olsun, herkesi barındırıp, kimini de yetiştirip geldikleri ülkelerine göndermektedir. İnsan hakları evrensel beyannamesini yayınlayan Batılıların yönetimindeki Avustralya Kıtasındaki yerlilere, henüz 1995 yılında, lütfen vatandaşlık hakkı verilmesi beyannameye aykırı davrandıklarını gösterir. Bundan on beş yıl öncesinde, Güney Afrika Devleti’ni yöneten beyazlar ise, zencileri yok sayıyorlardı. Dört yüz yıl sonra bile, zencilerin seçimlere katılamayacağını, yönetici olamayacağını söylüyorlardı. Malesef hiçbir Batılı ülke bu yöneticilere, ciddi bir baskı uygulamıyordu.

Türkiye’yi ilgilendiren konularda ise, Avrupalı bir kısım yöneticinin tavrı yine yukarıdaki gibidir. Avrupalı çocukları da zehirleyen eroin kaçakçılıklarına rağmen, PKK terör örgütünü, bazen sessiz kalarak, bazen yardım ederek desteklediler. Bilindiği gibi PKK ile mücadele, Türkiye’nin ekonomik bunalım ortamına girmesini hızlandırmıştır. PKK ile yetinmeyen bazı Avrupalılar, bağnaz dini gurupları dahi, Türkiye’ye karşı ileride işlerine yarayabileceği düşüncesiyle desteklemeye ya da bu gurupların faaliyetleri karşısında sessiz kalmaya devam etmektedir.

Başka ülkelere insancıl davranmalarını öğütleyen Avrupalı yöneticiler, İRA, ETA gibi örgütlere aynı hoşgörüyü göstermemektedir. Baader Mainhopf çetesinin ileri gelenlerinin başlarına gelenler bilinmektedir. Alman derin devleti tarafından, kısa süre içerisinde intihar süsleri verilerek, yok edilmeleri şüphesi unutulmamıştır. Bu uygulama göstermektedir ki, PKK gibi bir örgüt Almanya’ya karşı mücadele etseydi, Almanya’da ne bir üyesi ne de sempatizanlarının barınmaları çok zor olurdu.

Günümüzde Avrupa’da yaşayan Müslüman bayanlara, başörtüsü konusunda izin verilmektedir. Ancak bu uygulama insanları yanıltmamalıdır. Çok az sayıda olan Müslümanlara hoşgörülü davranmalarının nedeni devlet düzenini tehdit edecek boyutta olmamalarıdır. Yoksa, ister Müslüman isterse Hıristiyan olsun, Avrupa’nın içerisinden çıkacak benzer guruplar sistemi tehdit ederse, Batının çok sert davranacağını geçmiş olaylar göstermiştir. Bunu ABD güvenlik güçlerinin, bir tarikat merkezini ablukaya alması sonucu, 72 kişinin yanarak ölmesiyle dünya gördü.

Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu 500 yıldan fazla Balkanlarda hüküm sürdü. Osmanlılar buraları terk ettikten sonra, sanki bunca yüz yıl hiçbir şey değişmemiş, sadece bir rüyadan uyanılmış gibiydi. Hattâ kendi başlarına yapamayacakları bir çok gelişmeler de, rüyalarında iken gerçekleşmiş olarak.

Bu konuları Cemil Meriç şöyle yorumlamaktadır: “Osmanlı, İlay-i Kelimetullah için hayatını seve seve verir. Yani bağlandığı dava uğruna hayatını istihkâr eder. Bu nedenle Osmanlı istismar için ülke fethetmez, imar için fetheder. Bu duygulara sahip Osmanlı, ülkesinin kapılarını bütün insanlara açmıştır. Osmanlı’da adalet bütün kurumların bel kemiğidir.”

Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme döneminde devleti savunmak, büyük ölçüde Türklere kaldı. Devlet içerisindeki Türk olmayan çeşitli toplulukların güçsüzlükleri, umursamazlıkları ve ihanetleri devam ediyordu. Önyargısız olarak ve belgelere dayanarak hüküm veren Batılı tarihçiler gibi J.P.Roux’ya göre (s.230) Türkler bu savunmayı, hayran kalınacak bir kahramanlıkla ve büyük bir özveriyle yaptılar. Roux’ya göre bu üstün mücadeleden kendileri bir yarar sağlamıyordu. İşte bu durum, özverilerinin değerini yüceltiyordu. Bütün sıkıntılara rağmen Osmanlılar, yatırımları hâlâ Balkanlara ve Arap ülkelerine yapıyorlardı. Anadolu tamamen az gelişmişliğe ve kaderine terk edilmişti.

Gerileme dönemlerinde Türkler, Yeniçerilerin de ciddiyetsizleşmeleri sonucu genel olarak yenildiler. Kimi zaman da yendiler. Yendikleri savaşların sonunda ise, masa başında diğer devletlerin baskısıyla kaybettiler. Ama, pes etmediler. Dünyada eşi benzeri olmayan bir inanca sahip olduklarını gösterdiler. Mücadeleyi sürdürdüler. Bütün bu olumsuz şartlarda bile, egemenlikleri altındaki başka milletlere kötü davranmadılar. Sadece devlete başkaldıran bazı gurupları ve insanları cezalandırdılar, ama kişisel olaylar hariç, devlete başkaldırmayan yabancı halklara kötü davranmadılar.

Osmanlı’nın gerilediği dönemde Avrupa’da iki imparatorluk daha vardı: Avusturya-Macaristan ve İngiltere. Bu ikisi de, yıkıldıkları son savaşlara kadar, hep imparatorluklarındaki diğer milletleri savaşa sürdüler. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bütünüyle bakıldığında, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik gerileme vardı. Ancak dikkatle incelendiğinde, P. Kennedy’nin kanaat olarak aktardığına göre (s.252), Viyana civarı ve Bohemya bölgesi gibi öz ülkelerinde, ekonomik gelişme söz konusuydu. Demek ki, Avrupalı İmparatorluklar egemenliklerindeki başka halkları sömürerek, artık değerleri kendi öz ülkelerine taşıyorlardı.

İngilizler, neredeyse bir dünya imparatorluğu kurarak müstemlekelerini sömürmelerine rağmen, 19. yüzyılda o bölgelerde ciddi sayılabilecek çok az eser bıraktılar. Halbuki, Türkler egemenlikleri altındakileri de korumak için sadece kendileri savaşa gidip perişan oluyorlar, ama sıkıntılarına rağmen, bu milletleri rahat ettirmek için hâlâ çalışıyorlardı. Avrupalılar ise, Türklerin davranışlarının tersini uyguluyorlardı. Kendi menfaatlerinin korunması için kendilerinden çok egemenlikleri altındaki insanları savaşa sürüyorlardı. Diğer taraftan da Avrupalılar, o milletleri ekonomik olarak sömürüyorlardı.

Türklerin kendileri savaşa gidip, egemenlikleri altındakileri rahat ettirme çabalarını, bazı Avrupalılar başka türlü değerlendirebilirler. “Türklerin hatası” olarak nitelendirebilirler. Avrupalılar ile Türkler arasındaki bu anlayış farkı, Cemil Meriç’in yorumlarını haklı çıkarıyor. Cemil Meriç, Osmanlı’nın, bağlandığı dava için hayatını severek verdiğini söylerken, Avrupalının ancak yakın ve elle tutulur çıkarlar uğruna fedakarlık yapabileceğini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelası kârdır, Osmanlı’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der.

Prof. Dr. A. Djevad’ın Rumen Popescu Ciocanel’in “Revue du Monde Musulman” dergisinin Aralık 1906 sayısından aktardıkları (s.79): “Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve geleneklerine saygı göstermiştir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir şans olmuştur. Zira, aksi taktirde bugün Rumen milleti diye bir millet olmayacaktı.” Nitekim Karadeniz’in kuzeyi bir Türk yurdu iken, Rusların egemenliğine geçtikten sonra bölgede Türk kalmadı.

Bu gerçekler, Osmanlı egemenliğinde yaşayan diğer bazı milletler için daha da geçerlidir. Anadolu’da yaşayan Ermeni, Rum ve Kürtler için, Türk idaresinde yaşamak bir şans olmuştur. Ermeniler ve Rumlar, Osmanlı yönetiminde Türk tebaadan daha rahat yaşadılar. (Kazan Hanlığının başkenti Kazan’da bile ayrı bir Ermeni mahallesi vardı.). Kürtler ise, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri sayesinde ayakta kalabilmişlerdir denilebilir. Değil devletleri, beylikleri bile olmayan Kürtlerin Ermeniler, Farslar ve Araplar arasında benliklerini koruyarak yaşayabilmeleri pek mümkün olmayabilirdi. Türkler sayesinde hayatta kaldıkları gibi, kendi başlarına ulaşmaları mümkün görünmeyen bir medeniyet içerisinde yaşadıkları söylenebilir. Nitekim Türklerin Ortadoğu bölgesindeki egemenlikleri son bulunca sıkıntı başlamıştır. Bugün Türkiye’de yaşayan Kürtlerle, en kaliteli petrole sahip bir devlet olan Irak’ta yaşayan Kürtler arasındaki yaşam kalitesi farkı bile, tek başına yukarıdaki iddiayı doğrular.

Benzer konumdaki Ermeniler, 1895’te ilk büyük isyanlarını gerçekleştirdiler. Yurt dışında kurdukları Hınçak ve Taşnak gibi terör örgütleri Osmanlı egemenlik alanında faaliyetlere başladı. Bu terör örgütleri dış destekle silahlandılar. Türk ve Kürt köylerini basmaya ve insanları öldürmeye başladılar. Amaçları hayallerindeki büyük Ermenistan’ı kurabilmek için bölge halkını o yöreden sürmekti.

Sonra I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla işbirliği yaptılar. Rus ordusuna kayıt yaptırdılar ve Türklere karşı savaştılar. Ermeniler, bölgedeki silahsız Türk ve Kürt köylerini basmaya devam ettiler. Osmanlı arşivlerine göre Ermeniler, 500.000 den fazla insanı vahşice katlettiler. Kendilerini korumak için silahlanan Türk ve bilhassa Kürt köyleri de Ermenilere karşılık verdiler. İhanet derecesindeki bu davranışlarına rağmen Ermeniler, Osmanlı yönetimi tarafından korunmaya çalışıldı. Savaş bölgesinden ülkenin daha rahat yörelerine aktarıldılar. Batı Anadolu ve İstanbul’daki Ermeniler yerlerinde kaldı. Bu yer değiştirme sırasında güvenlik açısından tren istasyonları ve demiryolları kullanıldı. Askerlerin çoğunun cephede olması sebebiyle Türk ordusunun yetişemediği bazı yörelerde, Ermenilerden çok eziyet gömüş olan Türk ve Kürt halklarından onlara saldıranlar oldu. Halklar arasındaki bu çatışmalarda her taraftan da çok sayıda insan öldü. Türk ordusu, I. Dünya Savaşının yoğunluğu içerisinde bu çatışmaları önledi. Göç kafilelerine saldıranları yakalayarak mahkeme etti. Bunlardan yaklaşık 3.000 kişiyi idam dahil çeşitli cezalara çarptırdı.

Olayların yaşandığı tarihler dünyada hastalıkların etkili olduğu yıllardı. Nitekim Atatürk Tarih Kurumu’nun rakamlarına göre, 1914-1918 arasında Osmanlı ordusunun mensuplarından 401.859’u, hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Tiflis’e göç eden Ermenilerin başına gelenler ise daha kötüdür. Tiflis o dönemde Rusların işgalindedir. Ermenilere yardıma giden ABD misyoner derneklerinin rakamlarına göre Tiflis’te 350.000 Ermeni göçmen vardır. Ama hastalıklardan dolayı bunun 258.000’i Tiflis’te hayatını kaybetmiştir. Halbuki bugünkü Suriye sınırları içerisine göç ettirilen Ermenilere Osmanlılar, çok güzel işleyen bir tedarik düzeniyle iyi bakmışlardı. Yiyeceklerini, sağlıklarını temin için ABD büyükelçilerini bile şaşırtan organizasyonlar yapmışlardı. Ziraatçilik yapmaları için tohumluklar bile verilmişti.

Dünya Savaşından sonra Fransızlar ve İngilizler Suriye’ye yerleştiler. Ellerinde her imkân vardı. Türklerin Ermenilere karşı yaptığı en küçük bir yanlışı göremediler. Olayların canlı şahitleri hayatta olmasına rağmen, Türkleri yargılayabilecek hiçbir hata bulamadılar.

Yine savaş sonunda galipler İstanbul’u işgal etmişlerdi. Osmanlı’nın bütün arşivleri ellerindeydi. Yaklaşık 140 İttihat ve Terakki partili Türk önderini tutuklayarak, Malta’da hapse attılar. Ermeni olaylarını araştırdılar. Ama mahkeme açabilecek küçük bir delil bile bulamadılar. Herşey ellerinde iken yapabilecek birşey bulamayanların, 80 yıl sonra konuyu tekrar gündeme getirmelerinin tek açıklaması siyasi sebepler olabilir.

Rumlar ise Türklerin Kurtuluş Savaşında, Türklere karşı düşmanlarla birlik olup savaştılar. Rumlar, Cumhuriyetle birlikte Yunanistan’daki Türklerle takas edildiler. İki taraf da karşılıklı olarak ve anlaşarak göç ettiler. Anadolu’dan 150.000 Rum göç ederken Türkiye’ye 400.000 Türk göç etti. Kürtler ise Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren, vergi vermediler ve askere alınmadılar. II. Abdülhamit dönemindeki Kürt Hamidiye Alaylarına askeri birlikler denilemez. I. Dünya Savaşı sırasındaki olayları Şevket Süreyya Aydemir’den öğreniyoruz.

Türkler, Gök Tanrıya inanırken dahi, doğru ve yanlışı Tanrının bildiğini düşünürlerdi. İbrahim Kafesoğlu’nun G.Feher’den ve V.Beşevliev’den ayrı ayrı aktardığına göre (s.97), Direklerdeki 2. Bulgar Kitabesinde yazılı olan Bulgar Türklerinin hanı Kurum Hanın şu sözleri bu davranışlarına işaret etmektedir. ” Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar (Türkler), Hıristiyanların (Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.” Bu nedenle Türkler, yönetimleri altındakilere hep iyi davrandılar. Ama nankörlük edenleri, kendi güçleri yettiğinde, Tanrı adına cezalandırdılar. Kendi güçlerinin yetmediği durumlarda ise, olayı Tanrının adaletine bıraktılar.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE HOŞGÖRÜ
Türklerin hoşgörülülüklerinin evrenselliği süreklidir. Bazılarının ileri sürdükleri gibi, imparatorluk zamanında diğer milletleri yönetebilmek için, zorunlu olarak uyguladıkları bir yol değildir. Bunu anlamak için imparatorluk sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ndeki olaylara bakmak yeterlidir.

Ermeni terör örgütü ASALA, 1970′li yıllarda Türk Büyükelçilik mensuplarını öldürmeye başladı. Türkiye dışında, genelde Avrupa ve Amerika’da meydana gelen bu olayları, ilgili ülkeler önleyemediler. Öldürme olayları on yıldan fazla sürdü. Bu dönemde, ne Türkiye Devleti, ne de herhangi bir Türk kuruluşu, Türkiye’deki Ermenilere karşı baskı yapmadılar. Ülkelerindeki çok zengin Ermeni iş adamlarına saldırmayı ve hattâ işlerini engellemeyi bile düşünmediler. Türkiye’deki Ermeniler, zengin ve rahat yaşamlarını sürdürdüler.

Aynı şekilde, çoğunluğu Kürt kökenli olan ve bazı Batılıların desteklediği PKK terör örgütü, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı 1984-1999 arasında çok ciddi olarak silahlı mücadele verdi. Halen yer yer çatışmalar devam ediyor. Bebekler dahil, on binlerce masum insan öldü. Onbinlercesi de sakat kaldı. İstikballeri kararanlar ise çok daha fazlaydı. Sonunda bütün Türkiye’nin geleceği bulutlandı. Türkiye’nin bu mücadele sırasında silaha harcadığı ve boşa giden para ise, korkunçtu. Boşa giden harcamanın, Türkiye’nin bir yılık bütçesine denk olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakam ekonominin güçlenmesine harcanmalıydı. Eğer ekonomiye harcansaydı bugün, teröre bulaşmış bazı Kürtler dahil, Türkiye’deki kişi başına milli gelirin en az iki katına çıkması doğaldı.

İşte bütün bu olumsuz şartlar altında bile, ne Türk Devleti, ne de sivil kuruluşlar, kendilerine silah çekmeyen PKK dışındaki Kürtler üzerinde ciddi bir baskı yapmadılar. Aksine, Kürt iş adamları, Devletin en kârlı ihalelerini almayı sürdürdü. Kürt bürokratların hem sayıları arttı, hem de makamları yükseldi. Kürt kökenli siyasiler ise, daha da iyi duruma geldiler. Kürtlerin oturmadığı bölgelerden aday olarak, Türk seçmenlerin oyuyla, TBMM’ne girmeyi sürdürdüler. Bir kısım Kürt milletvekillerinin yeminlerine uymayarak, yanlış hareket etmeleri üzerine cezalandırılmaları, bu gerçekleri örtemez.

Bütün bunlar da gösteriyor ki Kürtler, Türkiye Cumhuriyetinin yönetiminde, varlıklarından daha çok etkililer. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin PKK olayına bakışı, Osmanlı yöneticilerinin “Celâli İsyanları”na bakışı ile aynıdır. Hadise ayrımcılık olarak değil, devlet düzenine başkaldırı olarak değerlendirilmektedir. Çünkü PKK, başlangıçta terör eylemlerini Kürt kökenli insanlara yöneltmişti. Eğer Türkiye Devleti, olaya devlete başkaldırı olarak bakmayarak, vatandaşlarının hukukunu korumaya kalkışmasaydı, bugün Kürtler birbirleriyle çarpışıyor olurdu.

Türklerdeki hoşgörü anlayışı bireylerin yaşantılarının hemen her alanında kendini gösterir. Halk, insanların yaptıkları hatalara, yöneticilerin yanlışlarına, iş sırasındaki aksaklıklara, sıkça da olsa izin istemelere vb. disiplinsiz davranışlara karşı hep hoşgörülüdür. Bu nedenle iş hayatında, bir Türkün idaresinde çalışan diğer bir Türk’ten, Almanlardaki iş disiplinini beklemek yanlış olur. Halbuki Türkler, başka milliyetlerin yönetiminde ciddi ve disiplinli çalışırlar. Ama kendileri gibi hoşgörülü davranan ve “hayır” diyemeyen Türk yöneticilerin yönetiminde aynı disiplini gösteremeyebilirler.

Hoşgörü anlayışları disipline edilemediği zamanlarda Türkler, düzensiz ve idare edilemez bir konuma girebilirler. Türklerdeki hoşgörü ile üste kesin itaat duygusunu birlikte yürütmek gerekir.

Türkler, genel anlayış olarak kendilerinden destek, yardım, iş gibi istekleri olan mağdurlara karşı “hayır” diyemezler. Bu davranışları hoşgörülüğün bir sonucudur. Bir Türk, hiç tanımadığı bir insanı mağdur görürse, “hayır” diyemez. Yapısını bildiği, hatırını kıramayacağı bir kişi için, hiç menfaati olmadan destek verebilir. Hattâ bu durum, özel sektör için de geçerlidir. Türkiye’de sıkıntıya giren, ya da batan özel işyerlerinin batmalarının bir sebebi de, “hayır” diyememeleridir.

Ancak günümüzde devlet bürokrasisinin yapısı, yeni bir anlayışı ortaya çıkarmaktadır. Normalde hayır diyemeyen anlayışın yerini, herşeye hayır diyen bir bürokratik tutum almak üzeredir. Türklerin hoşgörü anlayışlarına ters olan bu davranışların sürmesi, gelecek için tehlikelidir.

Türklerin “hayır” dedikleri ve hoşgörü göstermedikleri konular da vardır. Vatanlarına ve namuslarına uzanan bir tehlike sezdikleri zaman, cevapları kesin olarak “hayır” olur. Kendilerine herhangi bir konuda hoşlanmadıkları bir baskı geldiği zamanlarda da, çoğunlukla “hayır” derler. Vatan ve namusları tehlikeye girince hemen harekete geçerler. Başka bir konuda baskı geldiğinde ise “hayır” demek için ortamını buluncaya kadar beklerler.

Türkler, kurdukları imparatorluklarda halkların bir arada barış içerisinde yaşayabileceğinin örneğini dünyaya verdiler. Sahip oldukları yöneticilik özellikleri ile en bunalımlı bölgeleri en az sorunla yönettiler.

Türklerin uyguladıkları ve uygarlığa kazandırdıkları bu yönetim anlayışına, bugünkü dünya daha çok ihtiyaç hissetmektedir.

Barbaros Hayrettin Paşa

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Barbaros Hayrettin Paşa

BARBAROS HAYREDDİN PAŞA (1478 - 1546)

1478 yılı dolaylarında Midilli’de doğdu. Aslen Vardar yenicesinden olan babası Yakup Ağa, bir Osmanlı sipahisiydi ve 1461 yılında Midilli’nin fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed ile birlikteydi.

Asıl adı Hızır olduğu halde Barbaros ve Hayreddin lakaplarıyla tanınır. Batılılar havuç rengine çalan kırmızı sakalından dolayı, ağabeyi Oruç’a verdikleri “Barbarossa” adını daha sonra Hızır için de kullandıklarından Barbaros diye tanınmış, Hayreddin lakabını ise kendisine Yavuz Sultan Selim takmıştır.

Osmanlı Donanması kaptanpaşalığına yükselmeden önce deniz ticaretiyle uğraşan Hayreddin, Akdeniz’de korsanlık yapmıştır. Selanik Körfezi dolaylarında başlayan ticaret hayatı, kardeşi Baba Oruç’un Rodos şövalyelerine esir düşmesiyle sekteye uğradı. Baba Oruç’u kurtarmak için Bodrum’a gelen Barbaros Hayreddin, daha sonra Midilli’ye geçerek ticaret hayatına devam etti.

I. Selim’in, kardeşi Korkut’un Osmanlı toprakları dışına kaçmasına engel olmak için kıyılarda yasaklamalara gitmesiyle, 1510 yılında Tunus ve Trablusgarb arasındaki Cerbe Adası’na gitti. Orada kardeşi Oruç Reis ile buluşarak küçük bir donanma kurdu ve Avrupa ülkelerinden gelen gemileri yağmalamaya başladılar.

1515 yılında Yavuz Sultan Selim’e gönderdiği hediyelerle sarayda resmi olarak tanınıp, bilinir oldu. Padişah’tan yardım alan Barbaros, sahip olduğu donanmayla İspanyollar’la savaştı. Kaptanpaşalığa getirildikten sonra, Tunus, Mayorka, Apulya, Venedik, Adalar Denizi ve Akdeniz seferlerinin yanı sıra 1538 yılında, 122 gemiden oluşan donanmasıyla Andrea Doria yönetimindeki 600′den fazla gemiden oluşan Haçlı donanmasına karşı Turgut Reis ve diğer reislerle beraber sefere çıktı ve büyük bir zafer kazandı. Fransa Kralı’nı korumak için yaptığı Nice seferi, en son seferidir. 1544 yılında İstanbul’a dönen Barbaros Hayreddin Paşa, yalnızca Fransa Kralı’nı kurtarmakla kalmadı, Fransa’nın elindeki Müslüman esirlere özgürlüklerini kazandırdı ve yüklü bir savaş ganimetiyle yurda döndü.

Türk denizciliğine en parlak devrini yaşatan Barbaros Hayreddin Paşa, 1534 yılında fiilen başladığı ‘Kaptanpaşalık’ görevini, 12 yıl boyunca başarılı bir şekilde sürdürdü. .

Bir çok zafer kazanan Barbaros, Avrupa’da nam saldı. Avrupalılar çocuklarını Barbaros geliyor diye korkutur hale geldiler. 5 Temmuz 1546 tarihinde vefat eden Barbaros Hayreddin Paşa, sağlığında Beşiktaş’ta yaptırdığı medresenin yanındaki türbesine defnedildi. Onun ölümü için “Mate reisü’l-bahr-Denizin reisi öldü” denildi. Barbaros Hayreddin Paşa zamanında Osmanlı denizciliği gücünün zirvesine ulaşmış, onun mektebinde yetişen değerli denizciler ve teşkilatlı tersane sayesinde bu güç varlığını bir süre daha devam ettirmiştir.

Barbaros Hayreddin Paşa, alim ve cesur bir komutandı. İri yapılı ve kumral tenliydi. Saçı, sakalı, kaşları ve kirpikleri çok gürdü. Ömrü denizlerde geçtiğinden Rumca, Arapça, İspanyolca, İtalyanca ve Fransızca gibi Akdeniz dillerini çok iyi bilirdi. Çinili Hamam kendisine aittir. Oğulları Mehmed Paşa, Hasan Paşa ve Vali Paşa’dır.

PREVEZE DENİZ ZAFERİ [28 Eylül 1538]

Hadım Süleyman Paşa komutasındaki Türk donanması Hindistan sahillerine demirlemiş, Paşa’dan karşıdaki Diyu Kalesi’ne saldırı emri bekliyordu. Hindistan’dan çok uzakta, Preveze açıklarında ise diğer bir Türk donanması Haçlı donanmasına karşı konuşlanmıştı. Bu, iki büyük komutanın birbirine meydan okuyuşuydu aynı zamanda; Haçlı donanmasının başındaki Andrea Doria ve Barbaros Hayreddin Paşa’nın. 1538 yılıydı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun en görkemli zamanıydı. Batıda ‘Büyük Süleyman’ diye de bilinen Kanuni Sultan Süleyman’ın devriydi, yalnızca karada değil denizde de zaferler birbirini kovalıyordu. Kanuni’nin Kaptan-ı Derya’sı, Andrea Doria karşısındaki Barbaros Hayreddin Paşa’ydı.

Haçlı donanmasının çok daha güçlü olmasına karşın, Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Türk donanması Preveze Savaşında kesin bir zafer kazandı. Türk deniz gücünün Hristiyan Avrupa’ya karşı en büyük başarısı olan bu zafer, Osmanlı Devleti’ni Akdeniz’de tartışmasız en büyük deniz gücü durumuna getirdi.

Osmanlı Toplu Taşıma Kuralları

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Osmanlı Toplu Taşıma Kuralları

1909 târihinde kabul edilen Dersaadet Otobüs ve Omnibüs Osmanlı Anonim Şirketi Şartnâmesi

- Otomobil, otobüs, omnibüs ve emsâlinin resmi ve modeli taşıyacağı
yolcuların miktarı, belediyenin izniyle olacaktır.

- Arabaların miktarı belediye tarafından tâyin ve gazetelerle ilân
edileceği gibi, numaraları üstlerine yazılacaktır.
- Sırf kadınlar için ayrı olarak kâfi miktarda arabalar bulunacaktır.
- Sokaklarda beklemek yasak olup her yerde dâire mârifetiyle gösterilen
yerlerde bir müddet durabileceklerdir.
- Bilâ-mezuniyet arabaların ta’tili sebebiyle ahâlinin bîzâr
edilmesine meydan verilmeyecektir ve târifeden fazla ücret alınmayacaktır.
Eşya nakliyesi için ayrıca târife yapılacaktır.
- Geceleri yolculardan fazla ücret talep olunmayacaktır.
- Köprülerden geçmek için her arabadan köprü ücreti alınacaktır.

- Askerlerden yarı ücret alınacaktır. Belediye çavuşları vazife hâlinde
ücretsiz binecektir.
- Arabaların gerek temizleme ve gerek metanetine ve gerek trenlerin
yolunda hareket eylemelerine ve zayıf ve sakat atlar koşulmamasına
dikkat olunacak. Şehir içinde hareket edecek buharlı her nev’i
arabaların sür’ati yarım sür’atten fazla olmayacaktır.
- Makinistlerin ve arabacıların ehliyetleri olacağı gibi güzel ahlâklarına
dâir belediyenin tasdiki olmadıkça kabul edilmeyecektir.
- Talep olunan Ruhsatnâme’nin i’ta olunduğu günden itibâren beher
araba için senevî târifesi mûcibince 20 kişilik ve fazlası için
1000 kuruş ve 1′den 19′a kadar olanlardan 600 kuruş belediyeye i’ta kılınacağı
gibi hâsılat-ı gayr-ı safiyenin umumunda %5 her ay nihâyetinde
bilhesap belediye menfa’atine terk ve te’diye edilecektir. Arabalarda
kontor bulunacaktır.
- Hususi olarak kiralanan arabalar dahi, diğerleri gibi rüsûm ve
hisse-i belediyeye tâbi olacaktır.

Kız Kulesi

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Kız Kulesi

Boğaz girişindeki kayalık üzerine kurulmuş küçük, şirin bir kuledir. İstanbul’un sembollerinden birisidir. Tarih içinde gözetleme kulesi, deniz feneri olarak kullanılmış, Boğaz girişini belirten bir mihenk noktasıdır. Geçen yy.daki görüntüsünü koruyan kule turizme tahsis edilmiş lokanta ve seyir balkonu ile servis vermektedir. Suların, karasevdanın ve söylencelerin gizemini taşıyan Kız Kulesi, istanbul’un en romantik ve gizemli mekanlarından biri. Alımlı, sevdalı ve denizin ortasında bir başına, yapayalnız… Kendi kendine yeten bir tarihe sahip olan mekan, yüzyıllardır anlatılan efsaneleriyle de bir ilgi odağı. Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius’un kaydettiği bir aşk hikayesi. Zamanında Üsküdar sırtlarında Tarnıça Afrodit adına bir tapınak vardır. Hero’da genç kızların görev yaptığı bu tapınağın rahibelerindendir.

Kulede kumrulara bakmakla görevlidir. Aşka yasaklıdır. Her ilkbaharda doğanın uyanışı adına tapınak çevresinde törenler yapılır, çevre şehirlerden insanlar akın akın tapınağın çevresine gelir, yenilir içilir, aşkı bulamayanlar Afrodit’e ma*bedinde yakararak aşkı yaşayabilmek için yakarırlar. Bo*ğazın karşı kıyısında oturan Leandros’ta bu törene katılmak için tapınağa geldiğinde Hero’yla karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına tanıklık eder. Leandros’un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde kıskanç bir rahip feneri söndürür. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi’nden Boğazın sularına bırakır.

Kuleyle ilgili söylencelerden biri de Kleopatra’nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesidir. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir.Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi zehirler. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya’nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.

Sâcoğulları (Sâcîler)

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Sâcoğulları (Sâcîler)
Sâcoğulları (Sâcîler)

Âzerbaycan’daki Türk hânedanlarından.
Abbasî Halifeliği topraklarında kuruldu. Hânedânın kurucusu Ebü’s-Sâc Divdâd, Uşrusanalı bir Türk komutandı. Abbasî Halifesi El-Mütevekkil’in hizmetine giren Ebü’s-Sâc Divdâd kısa bir sürede önemli mevkilere geldi. Halep, Kınnesrin ve El-Ahvâz’da valilik görevlerinde bulundu. 868-870’te Âzerbaycan ve havalisinin umumî valiliğine getirildi. 880’de ölümü üzerine yerine oğlu Muhammedü’l-Afşin Ebû Ubeydullah geçti.

Afşin, 885’te Musul ve el-Cezîre’yi Tulunlular’dan alıp, kendi adına hutbe okuttu. Ancak Emîr İshak karşısında tutunamayarak geri çekildi ve tekrar Âzerbaycan’a yerleşti. Meraga, Kars ve Divin’i zaptetti. 901’de ölümü üzerine yerine kardeşi Ebü’l-Kasım Yûsuf geçti.

Ermeni krallığı üzerine sefere çıkan Yusuf, Kral Sempad’ı yenip öldürerek büyük şöhret kazandı. Abbasîlerden Kazvin, Zencan ve Ebher’i aldı. Üzerine gönderilen Abbasî ordusunu bozguna uğrattı (918). Ancak iki yıl sonra Emir Munis’e karşı giriştiği mücadeleyi kaybederek, esir düştü. İki yıl Bağdat’ta tutuklu bulunan Yusuf, serbest bırakıldıktan sonra Karmatîlere karşı giriştiği mücadelede öldürüldü (927). Yerine Afşin’in oğlu Ebü’l-Musâfirü’l-Feth geçti.

Feth, üç yıl hükümdarlık yaptı. Feth’ten sonra Abbasîler, Sâcîlerin hakimiyetine son verip, Âzerbaycan ve havalisine tekrar hakim oldular.

Sâcîler, İslâm devlet hudutları içinde kurulan, fakat iç ve dış siyasetlerinde tamamen müstakil hareket edebilen ilk Türk hânedanlarındandır. Bölgedeki Ermenilere ve Abbasîlerin merkezine yakın sapık Karmâtîlere karşı, Halîfeliğe askerî bakımdan yardımcı oldular. Âzerbaycan’da Türk nüfusunu bulundurma ve bölgenin Türkleşmesinde hizmetleri geçti. Sâcîlerin merkezi, önceleri Meraga olduğu halde, sonradan Erdebil oldu. Âzerbaycan’ın iktisadî hayatını geliştirip, altın sikke bastırdılar.

Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413)

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413)

Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413)

Hindistan’daki, Müslüman Gurlu Devletinin komutanlarından Kutbeddin Aybeg tarafından Delhi’de kurulan Türk devleti. Bu devlete; Mu’izzîler, Halacîler, Tuğluklar ve Seyyîdler olmak üzere dört Türk sülâlesi, birbiri arkasından hâkim oldular.

İslâmiyet, Aşağı İndüs vâdisine ilk olarak Emevîler devrinde girmişti. Sonraları Hindistan içlerine, Müslüman askerî kuvvetlerini ilk getiren Gazneli hükümdarlarıydı. Gazneliler, Pencab bölgesini ele geçirerek, burayı Hindistan’daki daimî merkezleri yaptılar. İktidarlarının sonuna doğru ise, Lahor merkez olmuştu. Gaznelilerin yerini alan Gurlular için Pencab, Hindistan’ın fethi için önemli bir merkezdi. Gurlu Hânedânından, 1173 senesinden sonra Gazne’de hükümdar olan Şehâbüddîn (Mu’izzüddîn) Muhammed, Ganj Ovasında hakimiyetini genişletti. Muînüddîn Çeştî hazretlerinden aldığı işaretle, Ecmir’i fethetti. Emrindeki Türk asıllı kumandanlardan Kutbeddin Aybeg’i, bütün Hindistan’ın fethiyle vazifelendirdi. Hindistan’da İslâmiyet’in yayılmasında önemli rol oynayan Muizzüddîn, 1206 senesinde ölünce, Lahor’a giden Kutbeddin Aybeg, sultanlık teklifini kabul etti. Kuzey Hindistan’a hakim olup, Delhi Türk Devletinin temelini attı. Ölen Muizzüddîn Muhammed’in kardeşi ve Batı Gurluların Sultanı Gıyâseddîn Mahmud, bu durumu kabul edip Kutbeddin’e, Melik unvanını verdi. Bu sırada Sultan Muizzüddîn’in komutanlarından Taceddîn Yıldız, Gazne’de hüküm sürmekteydi. Aybeg, onu yenerek Gazne’ye girdiyse de, kırk gün kalabildi. Daha sonra Taceddin Yıldız’ın baskısı üzerine, Hindistan’a çekildi. Orada İslâmiyet’in yayılması için çalıştı. Fethettiği yerleri cami ve medreselerle süsleyip, mümtaz ilim sahipleriyle şenlendirdi. Alimlere, fakir ve muhtaçlara maaşlar bağlattı. Sulh ve sükûnu sağlayıp, memleketinde her türlü zulme mani oldu. Hak ve adaleti hakim kıldı.

Kutbeddin Aybeg, 1210 senesinde vefat edince, yerine damadı Şemseddin İltutmuş geçti. İltutmuş, öncelikle, diğer bölgelerde bağımsızlıklarını ilan eden komutanları da hakimiyeti altına aldı ve Hindistan’da Türk İslâm hakimiyetini yeniden kurarak, sağlamlaştırdı.

Daha sonra başarılı seferler düzenleyerek, hakimiyet bölgesini genişletti. Vindhya Dağlarının kuzeyinde kalan bütün Hindistan’ı ele geçirdi. Abbasî Halîfesi Muntasır-billah tarafından tanınan, Hindistan’ın ilk Müslüman Türk sultanı oldu. Nâsır ve Emîr-ül-Mü’minîn lakabını aldı. Bir ara İsmailîler, onu öldürmeyi ve devleti ele geçirmeyi planladılarsa da, muvaffak olamadılar. Delhi sultanlarının en büyüklerinden olan İltutmuş, büyük İslâm âlimi Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî’nin talebelerindendi. İslâmiyet’in Hindistan’da yayılması için, çok gayret gösterdi. Ülkede, birlik ve düzeni sağladı.

1236 senesinde Karakarlara karşı çıktığı seferde hastalanan İltutmuş, Mayıs ayında vefat etti. Ölümünden sonra kızı Râziye Begüm Sultan başa geçtiyse de, ileri gelen devlet adamlarının muhalefeti üzerine, tahtı terk etmek zorunda kaldı. İç karışıklıklar, devleti yıkılmanın eşiğine getirdi. Nitekim Moğollar; Sind, Mültan ve Batı Pencab’a girdiler. 1241 senesinde Lahor’u yağmaladılar. Kırklar diye bilinen komutanlar arasında, kıskançlık yüzünden parçalanmalar baş gösterdi. Guwalyar ve Rantambor bölgeleri, devletin elinden çıktı. Do’ab’daki Hindli yol kesiciler yüzünden, Bengal ile haberleşme tamamen kesildi.

Bu sırada, İltutmuş’un memlûklarından (köle) biri olan ve soyca Kıpçak Türklerine dayanan Balaban, devlet içinde büyük bir nüfuz kazanmıştı. Balaban, süratle harekete geçerek, muhtelif bölgelerde isyanları bastırdı. Hind kabilelerini, racaları ve bazı emîrleri cezalandırdı. 1247 senesinde, Kâlinca ile Kemâ arasındaki bölgeyi ele geçirdi. 1255 senesinde Kutlug Hanın isyanını bastırdı. 1257 senesinde tekrar Hindistan’a giren Moğollara karşı, büyük bir ordu hazırladı. Moğolların geri çekilmelerini fırsat bilerek, birlikleri ile orduya katılmayan bazı vali ve beylerin üzerine yürüdü. Bunları sindirdi ve bir çoğunu affetti. Sultan Nâsıreddîn Mahmud Şahın 1266 yılında ölümü üzerine, iktidarın gerçek hakimi olan Balaban, Gıyâseddin lakabıyla tahta çıktı.

Tahta çıkar çıkmaz, merkez ordusunu yeniden düzenledi. Âsâyişi bozan Hinduları ve Delhi civarındaki haydutları şiddetle cezalandırdı. Balaban, idaresi altında büyük bir ordu bulunmasına rağmen, sultanlığın kaybettiği toprakları geri almak için, fazla bir gayret göstermedi. Tek düşüncesi, hudutları tehdit eden Moğollara karşı hazırlıklı olmaktı. Bu gayeyle Sind ve Batı Pencab’ın idarî durumunu yeniden düzenledi. Bölgeye önce Şir Hanı, ölümünden sonra oğlu Muhammed Hanı vali tayin etti. Diğer oğlu Mahmud Buğra Han ise, bir orduyla kuzeyde bulunuyordu. 1279 senesinde Moğollar, Pencab’a saldırdılar. Delhi Sultanlığı topraklarında epeyce ilerleyerek, Sütlüce Irmağını aştılar, fakat bozguna uğratıldılar.

Moğol saldırısını fırsat bilen Bengal Valisi Tuğrul Han, ayaklanarak bağımsızlığını ilan etti. Balaban, Moğolları yendikten sonra, kuzeyde bulunan oğlu Buğra Hanın ordusunu da yanına alarak, Bengal üzerine yürüdü. Tuğrul Han, hazinesini ve fillerini alarak, Orissa ormanlarına sığındı ise de, ele geçirilerek öldürüldü. Bengal valiliğine oğlu Mahmud Buğra Hanı tayin etti. Balaban’ın 1287 yılında vefatından sonra başa geçen Muizzüddîn Keykubâd’ın başarısız idaresi, yerine geçen oğlu Keyûmers’in de küçük yaşta olması üzerine, Halaçların Reisi Firuz Şah, rakiplerini yenerek, Celâleddin lakabı ile, Delhi Sultanlığının başına geçti. Celâleddin Firuz Şahın, 1290 senesinde Delhi Sultanlığı tahtına geçmesinden sonra, idare, Halacîler sülâlesine geçti.

Delhi Sultanlığına hakim olan Halaç ailesi, eski bir Türk kabilesi olan ve kesin olarak tespit edilemeyen bir tarihte Türkistan’dan göç edip, doğu Afganistan ile Hindistan’ın kuzey hudutlarına yerleşen Halaç Türklerine mensupturlar.

Firuz Şah’ın, tahta çıktıktan sonra, Hintli Prenslere karşı seferleri, müspet sonuçlar vermedi. Onun asıl isteği, Moğollardan uzak kalmaktı. 1291-92 senesinde, Moğol ordusunun büyük bir istilâ teşebbüsü, başarıyla önlendi ve Moğolların çoğu esir edildi. Bu esirlerin büyük bir kısmı, Müslüman olarak, Delhi Türk Sultanlığının hizmetine girdiler. Aynı sene içinde Mandor ve Ucceyn’e seferler düzenlendi. Bu arada, Karâ valisi ve damadı Alâeddin Muhammed, hükümdardan izin almadan Devagir üzerine sefere çıktı. 1294 senesinde, sekiz bin kişilik bir süvari birliğiyle yola çıkan Alâeddin, Vindhyalar Dağlarını geçerek zor şartlar altında iki ay süren bir yolculuktan sonra, Devagir’e vardı ve şehri kısa sürede ele geçirdi. Alâeddin, aldığı büyük ganimetlerle ülkesine döndü. Firuz Şâh, bu galibiyete çok sevindi. Yeğenini tebrik ve teftiş için Karâ’ya gitti. 1296 yılında çıktığı bu yolculuğu esnasında vefat etti. Yerine Alâeddin Muhammed Halacî geçti.

Alâeddin Muhammed, uzun seneler, Moğol saldırılarına karşı koymakla uğraştı. 1299 senesinde Kutlug Hoca’nın kumandasında 200.000 kişilik bir Moğol ordusu, Delhi önlerine kadar geldi. Alâeddin, Moğollara karşı ordusunun az olmasına rağmen, kahramanca savaştı ve Moğolları bozguna uğrattı. İç işlerini düzelten Alâeddin Muhammed, 1302 senesinde, fetihler yapmak için sefere çıktı. Racistan’da, ünlü Çitor Kalesini kuşatarak aldı. Fakat ordu bu seferden yorgun ve çok kayıp vermiş olarak döndü. Ayrıca Telingan Devleti üzerine gönderdiği ordu da, başarı elde edemeden ve yorgun döndü.

1305 senesinde Amroha ve 1306 yılında Ravi yakınlarında, Moğollar bozguna uğratıldı. Bu mücadeleler sırasında, Dipâlpur eyaleti hudutları, Melik Gazi Tuğluk’un idaresine verildi. Melik Gazi’nin her sene düzenlediği seferlerden dolayı da, Moğol tehlikesi kalktı.

Kuzey Hindistan’ın hemen hemen tamamına hakim olan Alâeddin, 1308 senesinde Melik Kâfur’u güney seferine gönderdi. Melik Kâfur, önce Varangel’i 1310 senesinde de Madura ve Duâramudra’yı ele geçirdi. Böylece sultanlığın güney sınırları, deniz sahiline kadar dayandı.

Sultan Alâeddin, hiç tahsil görmediği halde, şahsî kabiliyet ve tecrübeleri ile devlet topraklarını genişletti. Birçok idarî yenilik yaptı. Müslümanların refah ve huzur içinde yaşamalarını sağlamaya çalıştı. Sultan Alâeddin 1316 senesinde ölünce, Melik Kâfur, Veliahd Hızır Hanın yerine henüz 5-6 yaşındaki Şihâbüddîn Ömer’i tahta çıkardı. Buna karşı çıkan Alâeddin’in üçüncü oğlu Mübârek Han, Melik Kâfur’u öldürttü. 1316 senesi Nisan ayında kardeşini de hapse attırarak, Kutbeddin lakabı ile tahta çıktı. Mübârek Han, babasının bazı kanunlarını yürürlükten kaldırdı. Gucerât ve 1318 senesinde Devagir’deki isyanları bastırdı. Ancak, bir Hindu dönmesi ve kölesi olan Hüsrev Han tarafından 1320 senesi Nisan ayında öldürüldü. Hüsrev Han, tahta geçti.

Hüsrev Han, tahta geçtiği zaman Pencap’ta hudut bölgeleri kumandanı olan Gazi Melik Tuğluk isyan etti. Oğlu Fahreddin Cavna’nın da teşvikiyle Delhi üzerine yürüdü. Delhi önlerinde yapılan savaşı, Gazi Melik Tuğluk kazandı. Hüsrev Han, yakalanarak idam edildi. Gazi Melik de, 1320 senesi Eylül ayının altısında, Delhi Sultanlığı tahtına çıktı. Bu tarihten itibaren Delhi Sultanlığında, Tuğluklar devri başladı.

Babası Türk, annesi Hindli olan Gazi Gıyâseddin Melik Tuğluk, tahta geçtikten bir hafta gibi kısa bir zaman zarfında, sükûneti sağladı. Tuğluk-âbâd adı ile yeni bir şehir kurdu ve burasını hükümet merkezi yaptı. Dekken’deki Varangel Racası isyan edince, Uluğ Han unvanı alan oğlu Cavna Hanı, o bölgeye gönderdi. Bu sefer, başarısızlıkla neticelendi. 1323 senesinde, tekrar Dekken üzerine gönderildi. O da Bidâr’ı fethettikten sonra Varangel’e doğru ilerleyerek burayı da ele geçirdi. Bu tarihten itibaren Varangel, Sultanpür olarak adlandırıldı. Cavna Han, bölgede son olarak Telingâna’yı fethetti. Burası, ilk defa doğrudan doğruya Müslümanların idaresine girdi.

1325’te Tuğluk Hanın ölümü üzerine oğlu Cavna Han, Muhammed Şah lakabı ile tahta geçti. Muhammed bin Tuğluk, bazı idarî ve askerî tedbirler aldı. Güneydeki fetihler sebebiyle, bölgede yeni bir saltanat merkezi yapılmasına ihtiyaç duyarak, 1327 senesinde Devagir’i yeniden inşa ettirdi. Devletâbâd adını verdiği bu şehri, hükümet merkezi yaptı. Hükümet memurları, âlimler ve halktan pek çok kişi buraya yerleşti. Muhammed Han, gönüllü göçün az olması yüzünden, halkı Devletâbâd’a göç etmeye zorladı. Bu duruma kızan halk, arazilerini terk ederek hırsızlığa başladı. Sultanın, bunlar üzerine bir birlik göndermesi, arazide ziraat yapılmasını zorlaştırdı ve Delhi’de kıtlık baş gösterdi.

Muhammed Han devri, bundan sonra, daimî olarak isyanlarla geçti. 1335 senesinde, Ma’ber Valisi Seyyid Celâleddin Madura, bağımsızlığını ilan etti. Sultan bu valinin üzerine yürüdü ise de, bir netice elde edemedi. Böylece Ma’ber, Delhi Sultanlığının idaresinden çıktı.

Bengal Valisi Behram Han’ın, 1338 senesinde ölümünden sonra, sultanlığa bağlı Doğu Bengal eyaleti, istiklalini ilan etti. Aradan bir sene geçmeden Ali Şah Kar adında bir kumandan, isyan etti, fakat isyan, anında bastırıldı. Arkasından Avadh Valisi Ayn-el-Mülk ayaklandı. Sultan, bütün güçlüklere rağmen bu isyanı da bastırdı. Ayn-el-Mülk yakalanarak hapsedildi ise de, bir süre sonra af edilerek tekrar Avadh valiliğine getirildi.

1343 senesinde, Pencab eyaletindeki Sunâm, Samânâ, Kaythal ve Guhrâm’da isyanlar çıktı. Ancak, bu isyanlar şiddetli bir şekilde bastırıldı. Muhammed Tuğluk, yine bir isyanı bastırmak üzere Sind Seferine çıktığı zaman Tahattha yakınlarında hastalanarak, 1351 senesi Martında öldü. Muhammed Tuğluk’un ölümü sırasında Hindistan’da, üçü ayaklanmalardan ortaya çıkma, beş tane bağımsız Müslüman Türk devleti vardı.

Başsız ve güçsüz durumda kalan ordunun ileri gelen kumandanları ve devlet adamlarının ısrarıyla, ölen sultanın yeğeni Firuz Şah, sultanlığı istememesine rağmen, tahta çıkarıldı.

Firuz Şah, tahta geçtikten sonra, devleti kuvvetlendirmek için seferlere çıktı. Bengal bölgesinin hakimi İlyas, 1345 senesinde Batı Bengal’de bağımsızlığını ilan etmiş, 1352 senesinde ise Doğu Bengal’i ele geçirmişti. Firuz Şah, önce İlyas’ın üzerine yürüdü ve onu İkdala Kalesine çekilmeye mecbur bıraktı. Firuz Şah, bu seferden sonra Orissa üzerine yürüyerek burayı ele geçirdi. Orissa Racası barış yapmak istedi. Senelik yirmi fil vergi vermek üzere barış yapıldı.

Firuz Şah, 1367 senesinde doksan bin süvarî, 480 fil ve çok sayıda piyadeden meydana gelen ordusu ile, Thattha üzerine sefer düzenledi. Çok büyük sıkıntıların çekildiği bu sefer sonunda, Sind Câmlarının hükümdarı Câm Mâli’nin, senede 400.000 Hind parası vermesi şartıyla anlaştılar.

Firuz Şah, 1388 senesi Eylül ayında, seksen üç yaşındayken öldü. Her işinde âlimlere danışan Firuz Şah, ülke topraklarını genişletmek için, büyük seferlere çıkmaktan ziyade iç işleri ile uğraşmayı tercih etti. İşlerinde en büyük desteği hocası Celâleddin Hindî’den görmekteydi. Vergileri koyup kaldırmakta, dinin hükümlerine çok dikkat ederdi. Dine uymayan her türlü vergiyi kaldırdı. Devlet geliri, azalacağı yerde daha da arttı. Devlet idaresinde yaptığı düzenlemeler, malî ve iktisadi alanlarda, büyük bir gelişmeye sebep oldu. Müslüman ve gayrimüslim, bütün halkın refah ve saadetine hizmet etti.

Firuz Şah’tan sonra şehzadeler arasındaki mücadeleler, onun yaptığı bütün iyi işlerin tahrip olmasına ve sultanlığın kötü duruma düşmesine sebep oldu. Bu mücadelelerden sonra, torunu Gıyâseddin Tuğluk tahta geçti. Bu tarihten Timur Han’ın 1398 senesindeki Hindistan Seferine kadar taht, altı defa el değiştirdi. Timur Han, 1398 senesi Eylül ayında, İndus Nehrini geçerek Hindistan’a girdi. Delhi Sultanı Mahmud Şah, elindeki yetersiz kuvvetlerle karşı koymaya çalıştı ise de Delhi önündeki muharebede yenildi. Delhi, Timur Hanın eline geçti. Timur Han, 1399 senesinde Türkistan’a geri dönünce, Mahmud Şah, yeniden hükümdar unvanını aldı. Fakat önce Mallû, sonra da Devlet Han Ludi’nin elinde bir kukla hükümdar olarak kaldı. Mahmud Şahın, 1413 senesinde ölmesiyle, Tuğluk Hânedânı sonra erdi.

1414 yılında Delhi’yi ele geçiren Mültan Valisi Hızır Han, ölünceye kadar, bölgeyi Timur ve Şahruh adına idâre etti. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mübârek, bağımsızlığını ilan etti. Böylece Delhi Sultanlığının idaresi, peygamberimizin neslinden olduklarını iddiâ etmeleri yüzünden “Seyyidler” adını alan Hızır Han nesline geçti.

Mübârek Şahın saltanatı, ayaklanmalarla geçti. Mübârek Şah, 1434 senesinde nüfuzunu kırmak istediği veziri Server-ül-Mülk tarafından öldürüldü. Yerine kardeşinin oğlu Muhammed, ondan sonra da 1444’te onun oğlu Âlem Şah çıktı. Hepsinin saltanatı, kargaşalık, ayaklanma, iç ve dış harplerle geçti. Bu yüzden, devlet, gittikçe zayıfladı. Son yıllarda devlet işleri, Pencab’ın büyük bir kısmına hakim olan Behlül Han Ludî adında bir Afgan beyinin eline geçti. 1451 senesinde, Behlül’ün baskısına dayanamayan Âlem Şah, tahtı ona bırakarak Badaun’da yerleşti. Böylece Delhi Türk Sultanlığı sona erdi ve hükümdarlık Afgan asıllı Lûdîlerin eline geçti.

Delhi Türk Sultanlığının idarî teşkilâtı, genelde Türk İslâm devletlerinin teşkilâtına dayanmaktaydı. Saray teşkilâtının başında Vekil-i Dâr bulunurdu. Ondan sonra idaresinde hâciblerin görev yaptığı Emir Hâcib veya Bâr Bey denilen saray görevlisi gelirdi.

İdârî işlere vezir bakmaktaydı. Dinî işler ise, Sadr-üs-Sudûr denilen görevlinin idaresindeydi. Bu zat, aynı zamanda sultanlık baş kadısı Kâdı-i Memâlik görevini de yapardı.

Delhi Türk Sultanlığı, süvarî kuvvetlerinin büyük rol oynadığı, düzenli bir orduya sahipti. Askerler, önce, iktalardan faydalanırlardı. Daha sonra maaş almaya başladılar. Orduda fillerin önemli bir yeri vardı. Fillerin üzerinde okçular bulunurdu. Ayrıca, bunlardan düşman saflarını yarmak ve maneviyatlarını bozmak için faydalanılırdı. Ordunun piyade sınıfının çoğunu Hindular meydana getirirdi. Hassa askerleri dışında, piyadeler geçici olarak orduya alınırdı.

Birçok âlim, şair, yazar ve sanatkârı himayelerine alan Delhi Sultanları, kültür ve sanatın gelişmesine büyük hizmet ettiler. Balaban devri, ilim ve sanat bakımından önemlidir. Onun devrinde Ferîdeddîn Mes’ûd, Sadreddîn bin Behâeddîn Zekeriyyâ, Bedreddîn Ganevî gibi İslâm âlimleri, Hamîdeddîn, Bedreddîn Dımeşkî, Hüsâmeddîn gibi tıp âlimleri yetişti. Büyük âlim Emir Hüsrev Dehlevî, Delhi Sultanlarından himaye gördü. Hüsrev Dehlevî, Hindistan’da şiirlerini Farsça yazan şairlerin en büyüğüdür. Şairliği yanı sıra, tarihî eserler de yazmıştır. Delhi sarayında yaşayan şairlerden birisi de Hüsrev Dehlevî’nin yakın arkadaşı Necmeddîn Hasan Sencerî idi. Bu iki zatın yakın dostu tarihçi Ziyâeddîn Bernî, 1357 senesine kadar Delhi Sultanlığının tarihini anlatan Tarih-i Firuz Şah adlı eserin yazarıdır. Nizâmüddîn Evliyâ, Ferîdüddîn Genc-i Şeker ve Şeyh Nureddin, Celâleddin Hindî gibi büyük tasavvuf âlimleri, Delhi Türk Sultanlığı zamanında yaşamış, Hindistan’ın meşhur ve büyük velîleridir.

Delhi Sultanları, geniş imar faaliyetlerinde bulundular. Günümüze kadar ulaşan birçok eserler yaptılar. Ayrıca yeni şehirler inşa ettiler. Yaptıkları eserlerin büyük kısmı Delhi’dedir. Kutbeddîn Aybeg’in yaptırmaya başladığı 79 metre yüksekliğindeki Kutb Minâr ismi ile meşhur minare, daha sonra bitirilmiştir. Aybeg, ayrıca Cayna mabetleri enkazını kullanarak Kıdvet-il-İslâm adlı camiyi inşa ettirdi.

Halacî Hânedânlığı zamanında, Hindistan’daki Müslüman mimarisi, Selçuk mimârisi teknik ve üslubunun etkisinde gelişti. Alâeddin Halacî zamanında Kıdvet-il-İslâm Camiinin yanında yapılan medrese, bunlardan biridir.

Tuğluklarda Firuz Şah, birçok imar faaliyetlerinde bulundu. Ayrıca, eski eserlerin tamir ve ihyasına büyük önem verdi. Hisar ve Cavnpûr gibi birçok meşhur şehir kurdu ve tamir ettirdi. Ayrıca Firuzâbâd adıyla Delhi yakınlarında, yeni bir başkent inşa ettirdi. Buranın güneyinde Havz-ı Hassı denilen büyük havuzun kenarında bir medrese yaptırdı. Bunlardan başka; 50 sulama bendi, 40 cami, 30 medrese, 20 hânkâh, 100 kervansaray ve han, 5 dârüşşifâ, 100 türbe ve mezar, 10 hamam, 150 sulama işlerinde de kullanılabilecek kuyu ve su biriktirmeye mahsus havuz, 100 köprü yaptırmıştır.

Kimekler (Kimek Devleti)

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Kimekler (Kimek Devleti)

Ortaçağ’da Türk Anayurdu’nun batı kesiminde yaşayan Kimekler (Kimegler), eski ve büyük bir Türk ulusudur. VIII. yüzyıl ortalarından, XI. yüzyıl ortalarına değin süren bir devlet de kurmuşlardı.

Kimekler’in yaşamış olduğu bölgenin yerli tarih kaynakları, son derece kıttır. Orada yürütülen arkeoloji araştırmaları, pek yetersiz bulunduğu gibi, yazılı tarih kaynakları da henüz ele geçmediğinden, Kimek ülkesinin iç haberleri yoktur. Göktürk çağı yazıtlarında (VIII. yy.) Kimekler veya bu boy birliğinde bulunan öteki boylar üzerinde bilgi verilmemektedir.

Komşu bölgelere ait yabancı kaynaklar da titizlikle taranarak, incelenmemiştir. Çinlilerin kuzeybatı yönünde ve oldukça uzakta bulunmalarına rağmen, onların Kimekler’i bildikleri, Saray Yıllıkları’ndaki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bazı eski kayıtlar da, IX. ve X. yüzyıla ait İslâm coğrafya eserlerinde bulunuyor. Bunlar, düzenli ve etraflı değil, tüccar ve gezginlerden derlenmiş, küçük bilgilerden ibarettir.

Kimek (Kimäk) boy adı, Kime (kéme) “gemi” sözcüğünün ilk şekli olan “Kimeg”den alınmış olabilir. Bilindiği gibi onlar İrtiş (Ertiş) ırmağının iki yanında yaşamışlardı. Bu büyük akarsuyu geçmek için, onların kullandıkları bir tür gemiden alarak komşularınca verilmiş olabilir. Türk boy biliminde böyle kullanılan hayvan veya eşyanın adının, boya ad olarak verildiğini biliyoruz. Nitekim biçimce buna benzeyen “Kanglı” ve “Kayıg” adlı boylar da, eski kaynaklarda geçmektedir.

Kimekler, tarih sahnesinde, İrtiş’in orta boyunun iki yanında ve daha çok doğu yöresinde iken görünmüşlerdir. Burası, Türk Anayurdu’nun batı kesimidir. Kimekler’in ilk yurtları, belki yine burası idi. Belki de İrtiş’in doğusundaki Altaylar’dan yayılarak, buraya indiler. Türk ilkçağı başlarında, İrtiş boyunda, başka Türk boyları bulunduğuna göre, bu ikinci ihtimal daha mümkün görünüyor.

Kimekler, yakın komşuları Farsların, destanî tarihinde yer almıştır. Gerçekten, Kimekler’in Turan ötesi komşusu olan Farslar’ın eski destanlarında bu ulusun adı geçmektedir. Fars söylentilerini derleyerek “Şehname” adlı büyük eserini ortaya koyan ünlü şair Tus’lu Firdevsî (935?-1020?), Turan’ın büyük hükümdarı Afrasyab’ın (Alp Er Tunga), İran Hükümdarı Keyhusrev’e yenilip, geri çekildiğinde, Kimek ülkesine ve “Derya-yi Kimek”e gittiğini anlatır.

VII. Yüzyılda

Bu yüzyılda Kimekler’in, Altay dağlarının kuzey batısında ve İrtiş ırmağının orta kıyılarında yaşadıkları anlaşılıyor. Bu durumda, Batı Göktürk Kağanlığı’nın sınırları içinde ve onların hakimiyeti altında olmalıdırlar. Yüzyıl boyunca, Batı Göktürk Kağanlığı zayıfladığı ölçüde, onun idaresi altında bulunan boylar, bağımsızlığa doğru gidecekler ve kendi idarelerini kazanacaklardır. Yine bu arada, yüzyılın sonlarına doğru, Çu havzası merkez olmak üzere Türgiş Devleti de kurulacaktır.

VIII. Yüzyılda

Yüzyılın ortalarına değin İli havzası, Batı Türklerinden bir bölük olan Türgişler eline geçmiş bulunuyordu. Geçen yüzyılın sonlarına doğru kurulan bu Türgiş Kağanlığı’nın hâkimiyet alanı, İrtiş’in orta havzalarına uzanmış olsa gerektir. Bununla birlikte, Türgiş-Kimek münasebetleri üzerinde hiç bir bilgimiz yoktur. Öte yandan, Gök Türk çağı yerli kaynaklarından olan ve yüzyılın ilk yarısına ait yazıtlarda, “İrtiş” adı birkaç kere anılır ise de, onun kayıtlarında hangi boyların yaşadığı belirtilmemiştir.

Yüzyılın ortasında, doğu ve batıdan uzanmış iki istila ordusu, Arap ve Çin orduları, karşı karşıya geldi. Her ikisi de, bölge için hakimiyet mücadelesinde idi. Kimekler’in güneyinde yaşayan Karluklar’ın, 751 yılı yazında yapılan Talas Savaşı’nda, Araplar yanında yer almasıyla, Çinliler, büyük bir yenilgiye uğrayıp çekildiler. Bununla birlikte, Arap kumandanı da, bölgedeki hakimiyetini kuramadı. Böylece Isık Göl’ün batısında uzanan Talas yöresi, adı geçen Karluklar’ın idaresi altına girdi. Oradaki bazı boylar, otlaklarını bu yeni hakime bırakarak kuzeybatıya doğru çekilmek zorunda kaldı. Karluklar’ın gittikçe güçlenmesi sonucu, 765 sıralarında Türgiş Devleti de artık kesin olarak dağıldı. Bununla, Çu havzası, onların sınırı içine giriyordu. Öte yandan daha 745′lerde Uygur, Karluk ve Basmıllar’ın akınlarıyla, doğudaki Göktürk Kağanlığı da çökmüş bulunuyordu.

Doğu ve Batı Türkistan’da arka-arkaya gelen bu olaylar sonucu, Orta Asya’daki siyasî durumun değişmesi sırasında, Kimekler de VIII. yüzyıl ortalarında bağımsızlıklarını almış ve devletlerini kurmuş olmalıdırlar. Onların bir çok boydan kurulmuş bir ulus olduğunu biliyoruz. İşte gerek bununla ilgili sonraki haberler, gerek çağın benzer Türk devletleri göz önünde tutulduğunda, bu devletin göçer evli büyük boylardan kurulu birlik niteliğinde olduğu anlaşılıyor. Devlet idaresinde “Hakanlı” derecesinde bir teşkilat kurmuş olan boy birliğinin en kalabalık boyu, belki daha başta Kıpçaklar idi.

Kimek Devleti ile ilgili en eski bilgi, Arap elçisindendir. Emeviler’in yıkılışı ve Abbasîler’in çıkışı sıralarında, Halife tarafından Tokuz-Oğuz Hakanı’na elçi olarak gönderilmiş Bahroğlu Temim (Temim b. Bahr el-Muttavvi’î), raporunda Kimekler’i de gördüğünü, hükümdarlarını ve göçer evli hayatlarını anlatarak belirtilmiştir (760-800?).

Bu yüzyılın son çeyreğinde Oğuzlar’ın Doğu Türkistan’ın Selenge bölgesindeki yerlerinden, batıya doğru hareketle, bir aralık Kara ve Ak Ertiş’de Kimekler’in güneyinde komşu kaldıklarını, Arap kaynaklarının Abbasî halifesi Mehdî çağına (775-785) ait haberlerinden öğreniyoruz. Arap tarihçisi Ali el-Mes’ûdî, Oğuz, Karluk ve Kimekler’in birleşerek Peçenekler’e karşı mücadeleye giriştiklerini anlatır.

Ona göre adı geçen boylar, Aral Gölü kuzeyi ile Hazar arasında yaşayan Peçenekler ile Peçni, Bacgırd (Başkurd) ve Nugerde adlı boylar üzerine saldırmışlardır. Bu Peçeneklerin doğusunda, Kıpçaklar ile Oğuzlar bulunuyordu. Amansız bozkır mücadelesi sonunda Peçenekler, yenilmeleri sonucu otlaklarını (ve yurtlarını) onlara bırakıp batıya doğru çekilmeye başlayacaklardır. Böylece Peçenekler’i biz, daha sonra doğu Avrupa’da, Kuzey Kafkaslar’da ve Hazarlar arasında yer almış göreceğiz. Bu haberlerden anlaşılıyor ki, batıya gelen Oğuzlar, eski yakınları olan boylar ile birleşerek, kendilerine yurt bulmak üzere adları geçen boylara karşı mücadeleye girmişlerdir. Bu bozkır mücadelesi, VIII. yüzyıl sonları veya IX. yüzyılın başlarında Oğuzlar’ın yeni yerlerine yerleşmesiyle bitmiştir. Büyük bir kısmı Avrupa’ya doğru göçe başlayan Peçenekler’den, eski yerlerinde kalan az sayıdaki uruklar ise, yeni gelen Oğuz ulusu içine gireceklerdir. Bunları, Oğuzlar’ın, sonraki 24′lü boy düzeninde buluyoruz.

IX. Yüzyılda

Bu yüzyıl sırasında, yine İrtiş ırmağı boyunda ve bugünkü Kazakistan’ın kuzeydoğu illerinde, fakat çok daha yayılmış olarak, büyük Kimek Devleti, varlığını sürdürdü. İslâm coğrafyacılarının Orta Asya’dan ilk bilgileri derlediği sırada, Batı Türkistan’ın kuzeydoğusunda, henüz İslâm’ı kabul etmemiş bir çok Türk boyu göçerevli yaşıyordu. Coğrafyacılar, Oğuzlar’ın (Guz) kuzey doğusundaki çok geniş bozkırda ve İrtiş ırmağı boyunda, Kimek adlı büyük bir Türk ulusunun bulunduğunu, onların batıda İtil veya Kama Irmağına değin uzanan yerleri, idareleri altında tuttuklarım belirtiyorlar. Bu durumda, Türkistan’ın kuzeyinde, batıdan doğuya, sırasıyla Oğuz devleti, Kimek devleti ve Kırgız Beyliği’nin bulunduğu anlaşılıyor.

Kuman-Kıpçak meselesi üzerine eğilenlerden Çek bilgini D. A. Rasovsky, bu IX. ve X. yüzyılda İrtiş ile Ural arasında yaşayan Kimek boyunun aslında Kuman olduğunu, bunların bir oymağını Kıpçaklar’ın teşkil ettiğini, X. yüzyıldan başlayarak bu Kıpçak adının yavaş yavaş bütün Kimekler’e ad olduğunu ileri sürmüştü.

X. Yüzyılda

Onuncu yüzyılda, Batı Sibirya’nın Güney yarısında Kimek Hakanlığı, büyük bir ulus halinde hayatına devam ediyordu. Ülkenin batı kesiminde Yayık (Ural) ırmağına değin uzanan yörede, birlikten bir boy olan Kıpçaklar yayılmışlardı. Komşuları olarak doğuda Kırgızlar, güneydoğuda Karluklar, güneybatıda Oğuzlar bulunuyordu. Kimek devletinin sınırları, yüzyılın ikinci yarısında, güneyde Seyhun boyundaki Savran kasabasına, batıda ise Ak İtil ırmağı kaynaklarına dayanmıştı.

Yüzyılın başında kuzeydoğu Çin’den çıkmış olan bir Moğol boyu olan Kıtanlar (K’itan, Kıtay, Khitay) bir devlet kurdular (916). Bunun sonucu olarak, oradaki bazı Türk boyları, batıya çekilmeye başlamıştır. Kıtan sürüleri, 924 yılında Selenge havzasını işgal ettiler ve Karabalık (Kara-Balasagun) kentine de girdiler. Onların akınları sırasında, 840 yılından beri oralarda bulunan Kırgızlar da sürülüp atıldı. Yukarı Kem (Yenisey) ve Kobdo yöresi bozkırına geçen Kırgızlar ise, oradaki Türk boylarını batıya sürdüler.

Yüzyılın ortalarında, Kimekler’in batıya doğru yayılması sürüp gitti. Batı kesimindeki boylar, Ural sıradağlarının güneybatı yöresine, Çim (Emba) ve Yayık (Ural) ırmakları vadilerine hakim oldular. Bu arada Hazar denizi kıyısına da ulaştılar. Coğrafyacı Istahrî’ye (933-51) göre, Kimek ile Guz (Oğuz) arasındaki sınırı İsil (Atıl, İtil?) ırmağı çizer.

Son araştırmalara bakılırsa, X. yüzyılda Orta Asya’daki Türk boyları şöyle dağılıyordu: En doğuda, Nanşan yöresinde Sarılar (Uygurlar), onların batısında Kaşgar’a değin uzanan alanda Karahanlılar Hakanlığı, Isık göl havzasında Türkmenler ve Karluklar, kuzeyde Altaylar’a varan yörede Kimekler, bunların doğusunda Kırgızlar, Kimekler’in batı kesiminde Tobol-İşim havzasında Kıpçaklar, onların güneyinde Ertiş-Seyhun-Yayık arasında Oğuzlar.

Kimekler için bir bölüm ayrılmış bulunan Hudûdü’l-Âlem’de (982), onların hükümdarlarına “Hakan” denildiği belirtilir. Bu kayıt, Kimekler’in bağımsız devletini ve bu devletin niteliğini açıkça göstermektedir.

XI. Yüzyılda

Güneybatıya sarkmaya devam eden Kimekler ve Kıpçaklar, yüzyılın başlarında Seyhun’un orta ve aşağı kıyılarına da hakim oldular. Aşağı İrtiş-İşim Tobol havzasında bulunan Kıpçaklar, çoğalarak daha geniş bir alana yayılmışlardır. Bu sıralarda batı komşuları Hazarlar içine girdikleri de düşünülebilir.

Yüzyılın başlarında, Kıtanlar’ın batıya doğru akınları gelişmeye başlamıştır. Bu sıralarda Kumanlar’ın ilk yurtlarından batıya doğru göçleri de, Kuzey Çin’deki Kıtan devleti’nin bu baskısına bağlanmaktadır. Şerefüzzemân Tâhir Mervezî’nin (1120?) aktardığına göre, Kunlar, Kıtay (Kıtan)’dan korkarak göçtüler. Arkadan gelen Kaylar, onları daha ileriye sürdü. Onlar Sarı’yı (Uygur), onlar Türkmenler’i, onlar Oğuzlar’ı, onlar Peçenekler’i iterek yurtlarını aldılar, işte bu sıralarda, Aral Hazar bölgesindeki Peçenekler’in kuzeyinde Hazarlar, doğusunda Kıpçaklar, güneyinde Oğuzlar bulunuyordu. İbnül-Esîr’de anlatılan, 1012-13′de Türklerin Çin’den çıkışı haberi de, yine bu Kun ve Sarıların (Uygur), Türkmen yurduna gelişi olmalıdır.

Gerçekten, 1004 yılında Çin ile barış yapan Kıtanlar, önce Kore ve sonra Gobi üzerine döndüler. Bu sonuncu bölgeden de, 1009 yılında Uygurlar üzerine yürüdüler ve onlardan Batı Kansu ile Kan-çou ve Su-çou kentlerini aldılar. 1017 sırasında Kıtan sürüleri, Karahanlı Devleti sınırları içindeki Kaşgar bölgesi ile Isık Köl yöresine de girmişlerdir. Çağın kaynaklarına bakılırsa, Kıtanlar, 300 bin çadır halkı halinde (toplamı belki iki milyona yakın nüfus) Karahanlı ülkesini istilaya başlamış oluyordu. Bazı öncüleri ise, Isık Göl’ün batısında bulunan başkent Balasagun’a sekiz günlük yere yaklaşmışlardır, işte bu ağır akın ve istila, Orta Asya’daki Türk boyları arasında, yeniden büyük bir boylar göçü doğurdu. Göçebe Kıtanlar’ın bütün varlıklarıyla, Türk boyları yurtlarına saldırışı, gerçekten ağır bunalıma yol açmış ve Türk boyları da birbirini yerlerinden sürerek, büyük bir göçe başlamışlardır.

XI. yüzyılın ilk yarısındaki büyük boylar göçü, Kimek ulusu üzerinde de kötü tesir bıraktı. Boy birliğinde ağır bir bunalım doğdu ve birlik bozuldu. Öyle anlaşılıyor ki, yüzyılın ortalarına doğru ülke içindeki karışıklıklar çoğaldı ve zayıflamış bulunan merkezî idareye karşı baş kaldırmalar arttı. Öte yandan, büyük nüfusa sahip Kıpçaklar’ın, çevredeki boylar üzerinde hakimiyet kurmaya girişmesi, ayrıca bunlardan bir kısmının batıya doğru göçe başlaması, Kimek Devleti’ni çözmüş olmalıdır. Boy birliğinin dağılışı ve merkezî idarenin çöküşü, o derecede anî ve kesin olmuştur ki, yüzyılın ikinci yarısında Kimek Devleti ve ulusunun adı bile unutulmaya başlamıştır. Onun yerini, en kalabalık boy olarak Kıpçaklar aldı. Bu son husus, yurtta kalan Kıpçakların, üstün sayılarıyla, belki de boy birliği idaresini ellerine geçirmeleri demek olabilir. Kimek ülkesindeki bütün boylar da bu Kıpçaklara bağlanmıştır.

Değerli eseri Dîvanü Lügati’t-Türk’ü yüzyılın ikinci yarısı ortalarında bitiren, Karahanlı ülkesinden Kaşgarlı Mahmud, Kimeklerden hiç söz etmez. Bu eserde, sadece, Kimek boy birliğinden olan ve yine İrtiş boyunda yaşayan Yimekler (Yemekler) tanıtılmış ve onların da Kıpçakların bir cifi (oymağı) olduğu belirtilmiştir. Ancak Kaşgarlı, bu bilgiye hemen şunu da katmıştır: “Bizce onlar Kıfçak’tır, ama Kıfçak Türkleri, kendilerini ayrı sayarlar”. Bu küçük açıklama, bazı mühim hususları akla getirmektedir: Kimek boy birliği, artık iyice dağılmış ve o toplayıcı ad unutulmuştur. Birlikten belki sadece Kıpçaklar ile Yimekler yerlerinde kalmışlardır. Pek kalabalık olan Kıpçaklar ise, kendilerini ayrı, belki de üstün saymaktadırlar.

Kimek ulusu, benzerlerinde olduğu gibi, bir çok Türk boyunun birleşmesinden ortaya çıkmış idi. XI. yüzyılın ortalarında olan dağılma sonunda, bu birliğin boylarından bazılarını, ya tek başına kalmış veya başka boy birlikleri içine girmiş bulmaktayız.

Birliğin en kalabalık boyu olan Kıpçaklar, Batı Sibirya bozkırı ile Hazar Denizi kuzeyinde yayılmışlardı. Bunlardan bir kısmı, Kumanlar ile birlikte orta Avrupa’ya doğru uzandı. Ve orada yeni bir boy birliği devleti kurdu. Kendi alanlarında kalanlar ise, XV. yüzyılda yeni etnik toplumlar kurulana değin, varlıklarını sürdürdüler.

Kimeklerin durumu da, Kıpçaklarınki gibi oldu. Bir kısmı yerlerinde kalırken, bir kısmı Kıpçaklar yanında Doğu Avrupa’ya geçti. Muhammed Nesevî’nin (1241) verdiği bir malumatta, Yimeklerin XII. yüzyılda Seyhun boyuna indiklerini ve oralarda Harezmşahlar Devleti hizmetine girdiklerini öğreniyoruz. Bu devletin bazı askerî sefer ve başarılarında, büyük rol oynamışlardır. Avrupa’ya giden Yimeklerden bir bölüğünü daha sonra, XIV. yüzyıl başlarına ait bir başka bilgiye göre, Altınordu Devleti’ndeki Kıpçaklar arasında buluyoruz.

Birlikten başka bir boy olan Bayandurlar, galiba çok kalabalık ve yaygın değil idiler. Bunlar, sadece Oğuz ulusu içine girdiler. Daha sonra Türkiye’ye doğru akan Oğuzlar arasındaki Bayandurlardan Akkoyunlu soyu, XV. yüzyıl başlarında, Doğu Anadolu ve Azerbaycan’ı içine alan bir devlet kuracaktır.

Kimek boy birliğinin öteki boylarının, dağılıştan sonraki durumu üzerinde şimdilik bilgimiz yoktur. XIX. yüzyıl ile XX. yüzyıl başında Orta Asya’da yaşayan Türk boyları ve urukları arasında, Kimek boy adına rastlamıyoruz.

Kaynaklarımızdan anlaşıldığına göre Kimek ülkesi, Batı Sibirya ovası içinde kalan, geniş bir bozkır alanı idi.

Ülkenin asıl merkezini, İrtiş’in orta boyu teşkil etmekteydi. Birlikteki boyların nüfusu arttıkça ve bunlar da yayıldıkça, sınırlar genişlemiştir. Bu Türk ülkesinin sınırlarını belirleyen bazı bilgileri, İslâm coğrafyacılarının küçük kayıtlarında buluyoruz. Coğrafyacı Muhammed el-Mukaddesî, X. yüzyılda Güneybatı sınırının Seyhun havzasındaki Sabrân ile Şağlcan kasabaları yakınlarından geçtiğini söyler. Bunlardan Savran (Sabran), Oğuz (Guz) ve Kimek yurtları sınırına bakan bir kasabadır. Şağlcan ise, Kimek ülkesi sınırında, etrafı sur ile çevrili büyük ve zengin bir kasabadır. İbn Havkal’ın kayıtlarından da, bu sınırın, Batıda Ak-İtil ırmağı başlarına uzandığı sanılıyor.

Kaynaklarımızın çeşitli haberlerinden, Kimek ülkesinin komşularını da öğrenebiliyoruz. Bunlara göre, ülkenin doğusunda Kırgızlar (Kırgız Begliği) vardı. Onların bugünkü Altaylar ile daha doğusunda bulundukları biliniyor. Batıda Peçenekler yaşıyordu. Hudhüdü’l-Alem’de (982), bu Peçenek yurdunun her haliyle Kimeklerinkine benzediği belirtilmiştir. Peçeneklerin yerini, sonradan Oğuzlar (Oğuz Devleti) aldılar.

Güneydoğudaki Tokuz-Oğuzlar ile aralarında, bir bozkır (sahra) uzanırdı. Yine güneyde Kara İrtiş yöresinde, muhtemelen Oğraklar bulunmaktaydı. Güneybatı yönündeki alanda ise, Karluklar, Türkmenler ve Oğuzlar yayılmışlardı.

Kimek ulusunu, kaynakların açıkça anlattığı gibi, bir boy birliği teşkil ediyordu. Bu kuruluşta, onların bir çok boy ve uruktan meydana geldiği muhakkaktır. Ancak, Kimek ulusundaki boy düzenini, bütün bölüntülerin adlarını ve sayısını hiç bir kaynakta bulamıyoruz. Hudûd’a (982) göre, Kimek ülkesi, on bir (bir de Hakan bölgesi varsa, on iki) bölge (İl)’den kurulmuş idi. Bunların her biri, ulusu meydana getiren boylara ait ise, düzende o sayıda büyük boy bulunuyor demek olmalıdır. Halbuki, Gerdizî (1050), muhakkak daha eski bir kaynaktan aktardığı Kimek destanında, yedi boyun adını vermiştir. Bu iki kaydı birleştirirsek, Kimek boy birliğinin, başlangıçta yedi boy ile kurulduğunu, sonraki katılmalar ile bunun on ikiye çıktığını düşünebiliriz.

Gerdizî’nin aktardığı destana göre, hepsi kişi adı kökünden olan boy adları şöyledir: İmi-Eymi-İmey, İmek-Emek (Yimek), Tatar, Balandur (Bayandur), Khıfçak (Kıpçak), Lankaz-Lanıkaz, Aclad (?).

Uzun süre birlik içinde kalan Kıpçaklar, sonraları Batı Sibirya’dan Orta Avrupa’ya uzanan pek geniş bozkırların hakimi olmuşlardır. Onların Kumanlar ile ayrı bir boy birliği devleti de kurduklarını biliyoruz. Altınordu öncesi ve sonrası etnik kuruluşların içinde bu boyun büyük yeri vardır.

Haklarında az bilgimiz olan Yimekleri, Kaşgarlı Mahmud Beg tanıyordu. Birlik dağıldıktan sonra bir kısmı Seyhun boyuna inmişler, bir kısmı da Altınordu’daki Kıpçaklar içinde görülmüşlerdir.

Kimek boy birliğine, sonradan hangi boyların katılmış olabileceğini açıkça bilemiyoruz. Bununla birlikte, Kimek ülkesindeki üç bölgeden birinin adı olan “Kırkızhan” dikkate alınırsa, birliğe bir Kırgız boyunun da katılmış olduğu anlaşılıyor. Oğuzlar’a komşu bölgede yaşayan ve sonraları Kıpçaklar ile birlikte bulunduğu görülen Kanglı boyu da, bu birliğe katılmış olabilir. Nitekim yurtları, Kıpçaklarınkine pek yakın idi.

Kimeklerin, VIII. yüzyılın ortalarında, Doğu Göktürk ve Türgiş devletlerinin tarih sahnesinden çekilmeleri üzerine bağımsızlıklarını ilân eden öteki Türk boyları gibi, bir devlet kurduklarını biliyoruz. Ancak, bu devlet ne nitelikte idi? Çünkü Türk ilk çağı boyunca, Türkler’de iki türde devlet yapısı görülmüştür.

Bunlardan birincisi, bir-iki boydan kurulan “boy begliği”; ötekisi, büyük boylar birliğiyle oluşan “hakanlı devlet” yüksekliğinde idi. Bu ikincisi, pek çok büyük boyun katılmasıyla, geniş bir alana hükmeden ve idaresi aristokrat nitelikte tek bir soya dayalı devlettir. Devlet özelliği bakımından daha köklü, daha geniş teşkilatlı ve daha büyüktür.

Kaynaklarımızdan Ali el-Mes’ûdî, “Murûc” (943) ile “Tenbîh” (956) adlı eserlerinde, onlardan “Kimek Yabguluğu” olarak söz etmiştir. Aynı yüzyılda ve bu devlete daha yakın yerde yazılmış “Hudûd”da (982), Kimek hükümdarının unvanı, “Hakan” olarak verilmiştir. Gerdîzî (1050) ise, herhalde eski bir kaynaktan alarak, başbuğlarına “Baygu” (Yabgu) unvanını veriyor. Bu kayıtlara bakılırsa, ister Yabgu, ister Hakan olsun, ikisi de Kimekler’in Hakanlı devlet düzenine sahip bulunduğunu ortaya koymaktadır.

O halde, özet olarak, Kimek devlet yapısı, Hakanlık derecesindedir. Bir çok büyük boyun birliğinden kurulmuştur. Devlet idaresi aristokrat nitelikte ve Hakan soyu elindedir. Bu büyük devlet, göçerevli, hayvan besleyici boyların iktisadını ve hukukunu ön planda tutar. Bölgelerde, Hakan soyundan kişiler veya birliği oluşturan boyların beyleri hakimdir.

Kimek Devleti’nin devlet teşkilatını, bize, kısaca Hudûd tanıtıyor. Verdiği bilgiye göre, ülkenin başında “Hakan” unvanlı bir hükümdar bulunuyordu. Onun idaresi altındaki ülke, on bir (belki kendisininki ile on iki) il’e ayrılmıştır. Her ili kendi hâkimi idare etmesiyle, illerde on bir “âmil” vardır. Bu orun, idarecinin kendi soyuna mahsustur. Yeri, çocuklarına veraset yoluyla verilir. Her il’in de kendi içinde boy ve uruklara ayrılmış bulunacağı da düşünülebilir.

Kaynaklarda geçen bazı unvanlardan, Kimek Devleti’nin üst orunları hakkında bilgi edinebiliyoruz. Bu unvanları, zaten ilk ortaçağdaki Türk devletlerinde de bulmaktayız. Unvanların başında “Hakan” geliyor. Eski ve asıl şekli “Kağan” olan bu unvan, bağımsız devlet başkanına verilirdi. Hakan’ın saraydaki eşi olan kadın (hatun, katun), ilk çağlardan beri, bütün Türk devletlerinde kullanılmıştır. “Yabgu” (Kimek destanı vb.) ve “Şad” (Kimek destanı) unvanları, oldukça eski bir geçmişin eseri olarak, Hakan’ın yakınlarına, kendi idaresindeki ülkenin bir bölümünü idare etmek üzere verdiği bir vazife unvanı idi. Ancak bunlar, yer ve zamana göre, biri önde, öteki arkada tutulmuştur. Yüksek seviyedeki başka bir unvan da “Tutug”dur (bir okuyuşa göre: Totok) (Kimek destanı ve Mücmelü’t-Tevarih). Bu, bir bölgenin askerî-mülkî idarecisine verilirdi.

Kimekler, gerek kaynaklarındaki bilgilerden ve gerek günümüze kalan dil kalıntılarından açıkça anlaşıldığı üzere, Türk diliyle konuşuyorlardı. Elimizdeki dil kalıntıları dikkatle incelenince, Kimek Türkçesi’nde iki ağız bulunduğu da ortaya çıkıyor. Ülke nüfusunun büyük kısmı, komşu Oğuzlar ile birlikte Ana-Türkçe (Y-Türkçesi) konuşmakta idi. En kuzey batıda bulunan bir kısım Kıpçaklar ile bir kısım Yimekler ise, Bulgar Türçesi (S-Türkçesi) tesirinde bir ağza sahip idiler.

İlk çağlar boyunca, bütün Türk devlet ve boylarında olduğu gibi, Kimekler’de de Kamlık (Şamanizm) dini hakim bulunuyordu. Onların Gök’e (Tanrı’ya) taptıkları, atalar ruhuna ve ateşe de büyük saygı gösterdikleri biliniyor. Kimeklerde “Su kültü” bulunduğu, Gerdizî’nin aktardığı Kimek destanından ortaya çıkıyor. İshak ibn el-Hüseyin’in (XI. yy) yazdığına göre de Kimekler, ölen kişilerin cesetlerini yakarlar ve küllerini büyük akarsulara (İrtiş ırmağına) dökerlermiş. Ünlü Arap gezgini, Ebu Dulaf (Mis’ar b. Muhalhil, 941) Kimeklerde bir Yada taşı bulunduğunu haber veriyor.

Kimek ocaklarında (âile), ataerkil hakimiyet vardı. Bu, ilk çağdan gelen bütün Türk boylarında böyledir.

Onlarda, hayat tarzlarından, başlıca iki unsurun hakim bulunduğu anlaşılıyor. Nüfusun büyük çoğunluğu, göçerevli bir hayat tarzı sürdürürdü. Kuzey kesimindeki ormanlık yerlerde yaşayan Kimekler, oldukça yerleşik bir yaşayışa sahip idiler. Sayıca çok az olan bu oturaklar, daha çok, avcılık ile geçinirlerdi. Bu oturaklar dışındakiler, hayvan besleyiciliği (çobanlık) ile meşgul olurlar, geçimlerini bunların ürünleriyle sağlarlardı. O halde Kimek Devleti’nin asıl iktisadî yapısı, bu hayvan besleyiciliğine ve onlardan alınmış ürünlere dayanmaktaydı. Geçimlerinin bir yolunun da avcılık olduğu bilinmektedir. Kimekler samur (semmûr), kakım ve sincap gibi kürklü hayvanları avlarlardı. Onların kışın karlı günlerinde, kürk hayvanı avına çıktıklarını, Mervezî anlatır. Avcılık, yerleşik Kimeklerde asıl geçim, göçer evlilerde ise yardımcı meşguliyet olarak kabul edilmişti. Ocakların bütün servetlerini, büyük hayvan sürüleri teşkil ederdi. Besledikleri ve ürettikleri hayvanların başında, at, sığır ve koyun gelirdi. Gerdîzî’nin anlattığına göre, İrtiş ırmağının yukarı boyunda, binlerce vahşi at bulunuyordu. Kimekler, kementler ile bu atlardan yakalar ve ehlileştirirlerdi. Yine bu kaynak, onlarda deve bulunmadığını, getirilse bile çok yaşamadığını belirtir.

Göçerevli Kimeklerin besledikleri büyük sayıdaki hayvanları, kışın, kendi sert iklimlerinde korumaları çok güç olurdu. Oğuzlar ile iyi anlaştıkları yıllarda, kış şiddetli olunca,hayvan sürülerini alır, Oğuzların yaylalarına geçerlerdi. Sert soğuklarda bineklerini götürdükleri bir bölge, Oğuz yurduna yakın Ak tag (Ök tag) idi.

Göçerevli Kimekler, hayvan besleyicisi olmaları dolayısıyla, yılı, yaylak ve kışlak denilen belli iki yöre arasında, yarı göçebe geçirirlerdi. Yazın yaylakta otlaklarda, sulak yerlerde ve çayırlarda dolaşırlardı. Bu hayat tarzının bir gereği olarak, büyük çadırlar altında barınırlardı. Keçeden yapılmış büyük otağlardan, küçük çadırlara kadar, değişik barınakları vardı. Kışın karlı günlerini, soğuktan korunabilen vadi ve su kenarlarındaki kışlaklarında geçirirlerdi. Orada toprak altında, ağaçtan su hazneleri yapmışlardı. Soğuğun şiddetlendiği günlerde sular donunca, kendileri ve hayvanlar, bunlardan yararlanırdı.

Hudûd yazarı, Kimekler ile Kırgızlarda giyimin tamamen aynı olduğunu belirtir. Bu tarz giyimin, zaten göçerevli yaşayışın gerektirdiği hususlara uygun birimlerden oluştuğuna göre, eş olması çok tabiidir. Karda, Kimeklerin kayak kullandıkları da belirtilir.

Kimeklerin yiyeceklerinin başında, hayvanlardan elde ettikleri besinler gelirdi. Bol miktarda koyun, sığır ve at eti yerler, sütlerini de içerlerdi. Yaylakta semirmiş hayvanların eti ve sütü, en iyi gıdadır. Etler kurutulup saklanarak kışın da yenirdi. Bu et kurutma usulü, bugün bizde de yapılan “pastırma” biçiminde olmalıdır. İçecekleri arasında süt ve bundan yapılmış olan besinler vardı. Kimekler, at sütü de içerler ve bundan hazırladıkları mayalı içkiye de “kımız” derlerdi. Kımız, besin değeri yüksek bir içkidir.

Kimekler’in, başta komşuları olmak üzere, birçok millet ile alış-veriş yaptıkları anlaşılıyor. Çevre ülkeler ile canlı hayvan ve ürünleri (et, deri, yapağı, halı, dokuma vb.) üzerine ticaret yapılırdı. Ayrıca, avladıkları kürklü hayvanların postlarını da ihraç ederlerdi. Bunlara karşılık, dışarıdan, başka ihtiyaç maddeleri alırlardı. Ticarette paradan çok, değiş-tokuşun esas alındığı düşünülebilir. İslâm tüccarlarının Oğuz, Kimek ve Kırgız illeri gibi ana yollar dışında kalmış olan Türk yurtlarında, toplu halde, çetin yollarda aylarca dolaşarak ticaret yaptıklarını, pazar açtıklarını biliyoruz. İslâm coğrafyacılarının haber kaynağı olan bu tacirlerin, güvenlik içinde dolaşmaları da ayrıca dikkate değer bir husustur. Gerdizî ile Mervezî, Kimek ülkesinde tuz bulunmadığını, bunu dışarıdan temin ettiklerini belirtirler. Bu madde, onlar için o derecede değerli idi ki, samur kürk ile değiştirmeye razı oluyorlardı.