‘Hititler’ Kategorisi için Arşiv

HİTİTLİLER

Çarşamba, 16 Ocak 2008

HİTİTLİLER

Knutzon 1902 yılında Mısır’da bulunan Tell el Amarna adlı arşiv üzerinde çalışma yaparken iki tane farklı türde yazılmış iki tablet buluyor. Bu tabletler çivi yazısıyla yazılmıştır ve baba- oğul iki firavuna ait olduğu söylenmektedir. Yazı dilinin Akkadça olduğunu düşünmüş ve Anadolu’daki bir halk ile ilgili bilgiler verdiğini ileri sürmüştür. m.ö 2. binin ortalarında Anadolu’da Hind-Avrupa dili ile birliktelik gösteren, Akkadça dili ile yazıyı gerçekleştiren bir halk olmalıdır. Bu halkın ülkesine Arzawa ülkesi , halkınada Arzawa halkı denilmiştir. Knutzon Anadolu’da 2.binin ortalarında büyük bir devletin var olduğunu söylemektedir. Tabletteki bazı sözcüklerin hint-avrupa dil grubuna ait olduğundan yola çıkılarak bu sonuca varmaktadır.
1830-35 yıllarda burda Charles Texier’in yaptığı geziler sırasında yerli halkın vermiş olduğu bilgilerde burda padişahlara ait kabartmaların bulunduğu yazılıkaya olduğunu öğrenmiş. C. Texier bu kabartmaları incelediğinde o zaman için şu yorumu yapmıştır; Halys (kızılırmak) barışından söz edilmektedir, Lidyalılar doğuya doğru giderek egemen olmak istiyorlar. Med’lerde batıya doğru ilerlerken Halys’de karşılaşıyorlar ve savaş başılıyor. Savaş sırasında gerçekleşen güneş tutulması olayının (m.ö 585) tanrıların savaş istemediğine yorumlanması sonucu savaşa son veriliyor. Daha sonra betimlemeler üzerine Amazonların savaşı yorumlaması da yapılmıştır.
1906′ya kadar bu bilgiler doğru olmayan önerilerdir,1906′da bir Alman ekip orta Anadolu’da araştırma yapmaya başlamıştır. Boğazköy Yazılıkaya’daki açık hava tapınağında araştırmalar başlatılmıştır. Hugo Wınckler ve ekibi ilk kez büyük kalede kazıya başlıyorlar. A binası kazılırken 3000′den fazla pişmiş toprak tablet ele geçiyor. Winckler Hint-Avrupa kökenli bir dil ile Akkadça çivi yazısı ile kullanılan tabletler olduğunu söylemiş ve Hint-Avrupalı bir dil konuşan bir halk topluluğunun yaşadığı sonucuna varmış. Birinci ve İkinci dünya savaşı sırasında kazılara ara verilmiştir. Kurt Bittel, Rudolph Naumann ve Peter Neve sırasıyla kazıları sürdürmüş olup halen devam eden kazıları Ian Holder yönetmektedir.
Hitit krallığı önceleri kızılırmak kavisi içinde bölgelenmiştir.Krallık geliştikçe Hitit İnterlantı batı’da Ege kıyılarına, kuzeybatıda Troia’ya, Güneyde büyük ihtimalle bütün Akdeniz sahilleri, zaman zaman Kıbrıs (Alasia) adası, Güneydoğu’da Suriye topraklarında Amurru(amor) topraklarına (burası hitit ile mısır arasında uzun süre savaşa sebep olmuştur.)kadar ulaşmıştır. Hitit egemenliği dışında kalan Anadolu toprakları Doğu Anadolu bölgesinde Fırat kavsinin doğusunda kalan topraklardır. Hitit buraya ulaşmakta zorlanmıştır. Elazığ bölgesinde keban baraj gölü altında kalan ALTIN OVADA (Hitit metinlerinde Enzite bölgesi olarak geçer) kısmi olarak egemenlik kurabilmiştir. Ayrıca Samsun’un doğusundan Artvin’e kadarda egemenlik kuramamıştır. Bunların sebebi buralarda doğal yolların sınırlı oluşu , ulaşmanın çok zor oluşu ve ekonomik bir kaynağının olmayışı olabilir. Özellikle Fırat Hitit’in doğuya açılmasında engel oluşturur.Ancak burada İmikuşağı ve Pirot höyükte istisna olsada Hitit egemenliğine rastlanır.
Boğazköy temel olarak 2 ana bölümden meydana gelir. kuzey ve güney kent olmak üzere ikiye ayrılır. Arazinin topoğrafyasında kuzeyden güneye doğru bir yükselme mevcuttur, bu nedenle yüksek olan güney kente yukarı kent, aşağıda kalan kuzey kente aşağı kent ismide verilmiştir. İlk kent yaklaşık olarak m.ö 1700 yılında krallık olarak kuzey kent olarak kurulmuş. m.ö 1450 yılında imparatorluk döneminde güney kent inşaa edilmiştir.
I. nolu tapınak Hitit dünyasının bilinen en büyük tapınaklarından biridir, bu yüzden büyük tapınak olarakta anılır. Kuzey kenti çevreleyen sur duvarları vardır, krallık döneminde inşaa edilmişlerdir. Büyük kaleyi çevreliyen sur duvarlarının doğu bölümleri geç dönemlerde tamir edilmiştir.
Güney surları ise imparatorluk dönemine aittir, Krallık döneminde bu surlar yapılmadan önce güneyden gelebilecek tehlikelere karşı küçük kalecikler inşaa etmişlerdir. Bunlar Sarıkale, Yenicekale ve Nişantepe’dir. Surların inşaa edilmesiyle bu yapılar ya başka amaçlarla kullanılmış yada terk edilmişlerdir. Örneğin nişantepede son hitit kralı Şuppiluliuma’nın bir yazıtının yer aldığı anıt vardır.
Boğazköy’ün 3 anıtsal kapısı vardır. Güney sur duvarlarının doğusunda Kral kapısı , bunun karşısında Aslanlı kapı ve kentin en güney ucunda Sfenskli kapı (güney kapısı, yer kapı, poternli kapı olarakta bilinir.). Kazıcılar Güneydoğu bölüme tapınaklar alanı ismini vermişler ve burada şimdiye kadar 30 adet tapınak bulmuşlardır. Bunları roma rakamı ile lokalize etmişlerdir.
Hititler’in Anadolu’ya göç tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. MÖ 2000 yıllarında Hint-Avrupa kavimlerinin doğuda Kafkasya üzerinden Anadolu’ya girdikleri en kabul gören tezlerdendir. Tezlerden bir diğeri Çanakkale Boğazı’ndan, bir başkası ise, Karadeniz’den geldikleri varsayımıdır. Yeni gelenler yerli Anadolu Hatti Beylikleri’ni egemenlikleri altına almışlar, kısmen politik ve askeri, bir dereceye kadar da ekonomik gücü ellerinde tutmuşlardır.MÖ II.bin başlarında, Yukarı Mezopotamya’daki Assur şehrinin zengin tüccarlarının Anadolu ile yoğun bir ticari ilişkiye girmiş olduklarını görüyoruz Orta Anadolu’nun geniş toprakları üzerinde kurulan küçük krallık veya beylikler, “Karum” adı verilen pazar yerleri ile son derece canlı birer ticaret merkezleriydiler. Assurlu tüccarlarla birlikte gelişen bir başka ve çok önemli olgu ise, MÖ II. bin de Anadolu’da bilinmeyen fakat Mezopotamya’da MÖ 3000 yılından beri kullanılan çivi yazısının Anadolu’ya gelişidir. Böylece Anadolu tarihi çağlara girmektedir. Kilden yapılmış tabletler üzerine yazılan mektuplardan, Assurlu tüccarların Anadolu’ya kumaş, koku ve kalay madeni getirerek yerli krallara ve halka sattıklarını, karşılığında altın, gümüş ve bazı tunç malzeme aldıklarını öğreniyoruz.Koloni Çağı’nı izleyen Eski Hitit ( M.Ö. 18.yy.) ve Büyük Hitit Krallığı dönemleri sonunda, takriben 1200 yıllarında batıdan gelen ve Deniz Kavimleri diye adlandırılan toplulukların istilası ile Hitit İmparatorluğu son bulmuş ve Hititler yaşamlarına şehir beylikleri halinde devam etmişlerdir.

Başkentleri Hattuşa
Anadolu’da ilk kez organize devlet kuran Hititleri’in başkenti olan Boğazköy (Hattuşa), dağlık-engebeli bir arazi kurulmuş olup Çorum,a uzaklığı 82 km’dir.Boğazköy’ün gerçek tarihi M.Ö. 1900′den az sonra başlar. Geç Hitit ve Asur belgelerinden öğrendiğimize göre Boğazköy; Hattuştu ve Pijusti adlı krallarla son bulan bir hanedanlığın merkezi idi. M.Ö. 19. ve 18. yy.’da Hitit öncesi’deki dönemde Boğazköy’de, Hattiler ve Asurlu tüccarlar da konaklamaktaydılar. Şehirde Asurlu tüccarların ticaret yaptıkları “karum” denilen bir pazar yeri bulunmaktaydı.Boğazköy, M.Ö. 1200 yıllarına kadar Hititler’in başkenti olma özelliğini korumuştur. İlk Hitit kralı olarak Hattuşa’lı anlamına gelen Hattuşili’yi görüyoruz.Kentin asıl merkezini büyük kale teşkil eder. Büyük kalenin kuzeybatı yamacında Hitit İmparatorluk dönemine ait özel evler ile Büyük Mabed’in yer aldığı “aşağı şehir” bulunmaktadır. Şehrin güney kısmını teşkil eden “yukarı şehir”; M.Ö. 13. yy kralları tarafından yapılmış sandık şeklindeki surlarla çevrilmiştir. Bu surda Kral Kapısı, Potern, Sfenskli Kapı, Aslanlı Kapı yer almaktadır. Yukarı şehir içinde Yenice kale ve Sarıkale tahkim edilmiş olarak yapılmıştır.Hitit Krallığı; M.Ö. 1200′deki Deniz Kavmi Göçleri sonunda Trak asıllı kavimlerin baskıları sonucu yıkılmış olup, dolayısıyla Boğazköy de başkent olma özelliğini kaybetmiştir. M.Ö. 750 yılında Friklerin yerleşimine sahne olmuştur. Hellenistik çağda ise Boğazköy; büyükçe bir yerleşim alanı olamaktan öte gidememiştir. Bizans çağında da iskan edildikten sonra Boğazköy’e 18. yy.’da bugünkü sakinleri yerleşmiştir.Antik Hattuşa harabeleri ile Yazılıkaya Açık Hava Mabedi birer açık hava müzesi olarak önem taşımakta olup, ayrıca; Milli Park projesi kapsamına alınmış ve Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiştir.

HİTİTLER ÖNCESİNDE ANADOLU

Çarşamba, 16 Ocak 2008

HİTİTLER ÖNCESİNDE ANADOLU

AVCILIK VE TOPLAYICILIKTAN İLK ÜRETİME GEÇİŞ


İlk insan topluluklarının yaşam düzenleri, avlanma ve yenilebilir bitkilerin derlenmesine dayanıyordu. Bunların barındıkları yerler de, mağaralar ve doğal etkilerden az da olsa korunmuş olan kaya sığınaklarıdır. Bu bakımdan, insanlar daha bereketli avlanma alanları buldukları zaman, oralara kolayca göç edebiliyor ve yer değiştirebiliyorlardı; belirli bir mekân veya konutla yaşam alanları sınırlandırılmış değildi. Bu insanların bıraktıkları maddi kültür belgeleri, yani onlardan günümüze kadar gelebilmiş kalıntılar, genellikle, çakmak taşlarının yontulması ile biçimlendirilmiş baltalar, kesiciler, deliciler ve kazıyıcılar gibi aletler olduğundan, yarattıkları
kültüre Eski Taş Devri demek olan Paleolitik çağ adı verilmektedir. Diğer yandan, yaşam biçimlerinin henüz besin üretimi aşamasına erişmediğine bakılarak, bu kültür evresine Toplayıcılık ve Avcılık Dönemi adı da verilmektedir. Besinlerini üretmemelerine karşılık, bu insanların yaratıcı güçten yoksun oldukları söylenemez. Yaptıkları taş aletlerin yukarıda saydıgımız işlevlere uygun biçimlerde işlenmesi, Afrika’da, İspanya’da Fransa’da ve yeni yapılan araştırmalara göre de, Anadolu’daki mağaralarda (Antalya’da Beldibi, Adıyaman’da Palanli Mağaraları) görülen boyalı resimler, insan düşüncesinin daha bu devirde olgun bir düzeye eriştiğini kanıtlamaktatadır.
Anadolu’da bu çağ, özellikle, Antalya yakınındaki Karain mağarası ile yine aynı yöredeki Beldibi,Belbaşı, Öküzini, Kumbucağı mağaraları ve Alanya’daki Kadıini, Isparta’daki Kapalıin ve Hatay-Samandağ’daki Mağaracık Mağaralarında yapılan araştırmalarla aydınlanmıştır.
Orta Taş Devri anlamındaki Epipaleolitik çağda da insanların yine taş aletler kullandıkları, ancak besin üretimine geçmemekle beraber toplayıcılık ve avcılıkta daha yoğun faaliyet gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bu cağın da Anadolu’daki varlığı, yine Antalya dolaylarındaki mağaralarda bulunmuş olan belgelerden anlaşılamktadır. Anadolu’nun çok değişik yörelerinde bulunmuş taş aletler Paleolitik çağ insanlarının burada yaşamış olduklarının kanıtlar. Yaşam biçimdeki en köklü değişme kuşkusuz insanların besin üretimine geçmeleri ile meydana gelmiştir.Yabani tahıl türlerinden elde edilen tohumların ekilmesi ile başlayan ve giderek gelişen tarıma paralele olarak bazı hayvanların evcilleştirilmesi sonucunda insanlar besinlerini ürettikleri topraklara bağlanmaya mecbur kalmışlar, ve böylece göçebelik devri sona ermiştir. Tarım toprakları daha çok ovadabulunduğundan, mağara ve kaya sığınaklarında yaşayıp, uzak tarlalara gitmenin zorluğu hemen anlaşılmış, bu ihtiyaç konut yapımı gereğini ortaya çıkarmış. Gerek besinlerin üretilmesi, gerek ilk yerleşik köy toplumlarının oluşması, insanlık tarihinde yeni bir çağın başlangıcıdır.Yeni Taş Devri anlamına gelen Neolitik çağ, bu yüzden bir devrim olarak nitelenmektedir.

Ön asyanın çeşitli yerlerinde, Ürdün’de, İranda, Irak’da yapılan kazılarda yerleşik düzende yaşayan tarım topluluklarının varlığı meydana çıkarılmıtır. 40 yıl kadar önce, 1961 yılında Konya’nın 50 km. kadar güneydoğusunda, 600 m. uzunluğunda, 350 m.genişliğinde ve bugünkü ova düzeyinden 17 m. yükseklikteki Çatalhöyük’te bilinen en büyük Neolitik yerleşmenin kazısına başlandı. Çatalhöyük kazısı henüz bitmemiştir. Şimdiye kadar saptanan 14 yerleşim katı Radyokarbon ya da C14 Metodu ile yapılan tarihlemeye göre M.Ö. 6250-5400 yılları arasına konmaktadır. Son zamanlarda eskiye oranla daha da geliştirilen Dendrokronoloji, yani ağaç halkalar yardımıyla tarihleme metoduna dayanarak, bu tarihler bin yıl daha geriye kaydırılmış ve Çatalhöyük’ün M.Ö. 7100-6300 yılları arasında yerleşime sahne olduğu ileri sürülmüştür. Saptanan yerleşim kesin tarihlerini belirlemek güçtür. Ancak bunların yaklaşık ellişer yıl sürdükleri kabul edilmektedir. Hemen hemen her kat, evlerin yeniden yapılamsını gerektiren bir yangınla tahrip olmuştur.Böylece, Çatalhöyük insanları 900 yıl aynı yerde yaşamışlar ve kültürlerini sürdürmüşlerdir. Radyokarbon metodu, özellikle tarih öncesi arkeolojisine atom fiziği araştırması sonucundakazandırılan ve buluntuların sadece birbirlerine oranla eskilik ya da yeniliklerin belirlenebildiği göreli ya da eski deyimiyle nisbi kronoloji yerine, bunların günümüzden ne kadar eski olduklarını gösteren kesin veya absolut kronolojiyi getiren bir tarihleme metodudur. Bu metodun esasını, tüm organik maddelerde bulunan C14, bunların canlılıklarını yitirmelerinden sonra, belirli bir tempoda azaldığını gözlenmiş olması oluşturmaktadır. Ölmüş organizmlardaki radyoaktif karbon miktarının 5730 yılda yarı yarıya azaldığı bilindiği için, kazılarda ortaya çıkan organik kalıntılardaki C 14 miktarlarının belirlenmesiyle bunların yaşı saptanabilmektedir.