‘Osmanlı Devleti’ Kategorisi için Arşiv

Edirne, Osmanlı’nın 2. Başkenti

Perşembe, 10 Ocak 2008

Edirne, Osmanlı’nın 2. Başkenti…

KENTİN TARİHİ

Odrysler

Ainos (Enez) yakınlarında M.Ö. 5500-5000 yıllarına rastlayan dönemde, Anadolu özellikleri taşıyan çanak çömleği ve sur duvarlarıyla bir koloni niteliğinde olan ve Balkanlar’da bilinen en eski neolitik kültürlerden de eski bir yerleşim yeri vardı.

Sonraları Trakya’ya yerleşen, cesaret ve savaşçılıktaki büyük becerileri pek çok ülkeyi korkutan Traklar’ı, bu niteliklerinden dolayı Atinalılar da, Romalılar da ordularında ücretli asker olarak görevlendirdiler. Traklar’da, mağaradan, güçlü kalelere, çiftliklerden, kazıklar üzerinde inşa edilmiş balıkçı köylerine ve açık kentlere kadar çok çeşitli yerleşme biçimlerine rastlanırdı.

Apsintiler; Ainos’un (Enez) doğusunda, Drugeriler; orta Hebros (Meriç) bölgesinde, Tynler; Salmydessos (Midye) bölgesinde, Kalopothaklar; Ainos’un (Enez) güneyinden Kallipolis (Gelibolu) Yarımadası’na kadar olan alanda yerleşmiş Trak kabilelerinden bazılarıydı. Bunların içinde en ünlüsü Tonzos (Tunca) vadisinden sahile uzayan bölgede oturan ve güçlerinin zirvesinde olan Odrysler’di.

Trakya’da böyle geniş bir alana yayılmış olan Odrys halkının en önemli kasabalarından biri Odrysai idi. Odrysai, Hebros (Meriç) ile Tonzos’un (Tunca) birleştiği yerde ve bu nehirlerin oluşturduğu kavisin içinde kurulmuş bir yerleşim ve pazar bölgesiydi.

Geçiş yolu Bölge, Güneydoğu Avrupa’nın Anadolu’ya zorunlu geçiş yolu üzerinde bulunması nedeniyle, göç, istila, ticaret ve kültür alışverişi konularında etki altındaydı. Özellikle göçler ve geçişler nerede ise hiç durmadı.

M.Ö. 513′te Pers kralı Darius İskit seferine, önce Bosphorus’daki (İstanbul Boğazı) Anadolu ve Rumeli’den geçtikten sonra, Trakya’nın içlerine doğru kıyıdan çok uzak olmayan bir yerden devam etti. Ordunun ilk durak yeri Odrysler’in memleketi oldu. Artık Trakya Pers egemenliğine giriyordu.

M.Ö. 492′de Mardonius’un seferi Persler’in egemenliğini sağlamlaştırdı. Daha sonra da M.Ö. 480′de Traklar, Kral Kserkses’in ordusuna asker vermek zorunda kaldılar. Kserkses, Melas Körfezi’nde (Saros Körfezi) Kallipolis (Gelibolu) Yarımadası’ndan hareket etti, Ainos (Enez) şehrinden geçti ve böylece Hebros (Meriç) Nehri’nin bütün ovası Persler tarafından alındı.

Persler’in ülkedeki egemenliğine son verilmesinden sonra, dağınık Trak kabilelerinin birleşmesi gerektiğine inanılarak, önderlik kral Teres’in idaresi altındaki Odrysler kabilesine veıildi. Böylece Odrysler, Hebros (Meriç) ve Kypsela’dan (İpsala) Varna’ya kadar olan toprakların sahibi oldular. Odrysler aristokratik, feodal bir devlet olarak kurulup, örgütlendiler.

Roma dönemi M.Ö. 342-341′de Makedonya kralı Philip’le yaptıkları savaşı kaybeden Odrysler, giderek zayıflamaya başladılar. M.Ö. 336′da Philip’in öldüıülmesinden sonra, huzursuzluk çıkacağın- dan korkan Büyük İskender, M.Ö. 335′de Trakya içine uzun bir sefere kalktı. Sahil boyunca devam edip, kralsız kalan Traklar ülkesinden ve Nestos (Mesta) Nehri’nden geçerek on gün içinde Balkanlar’ın eteğine ulaştı. Doğu Trakya’da sahile yakın bir yerden ilerleyip, Odrysia ve Hebros’dan (Meriç) sonra Tonzos (Tunca) boyunca ilerleyerek bir dağ geçidinden geçti. İskender’in ölümünden sonra Trakya başlıbaşına satraplık oldu.

M.Ö. 280-279′da Trakya, Galatlar’ın istilasına uğradıysa da tekrar güçlenen Odrysler, kralları Kotys sayesinde Makedonya ile dostluklarını sağlamlaştırdılar. M.Ö. 171-168 yıllarında Roma’ya karşı yapılan savaşta Perseus’un tek yandaşı Kotys’di. Makedonya Krallığı’nı ortadan kaldıran Romalılar Trakya’yı etkileri altına aldılar.

Caligula, Rhaimetalkes’i Trakya’ya M.S. 37-38′de kral yaptı. Rhaimetalkes’in öldürülmesinden sonra İmparator Claudius zamanında 45′te Trakya’nın bağımsızlığına son verildi. Artık Trakya bir eyalet olarak tam anlamıyla Roma İmparatorluğu’na dahil edilmişti.

Hadrianopolis

123-124 yıllarında Doğu’ya bir gezi yapan İmparator Hadrianus (117-138), Uscudama veya Odrysai adıyla çağrılan yerleşim yerinin üzerinde yeni yapılar inşa edilmesini buyurdu. Kasaba gelişip kent durumuna yükselmeye başlamıştı. Roma İmparatorluğu’nun en önemli yerleşim yerlerinden biri haline getirilen Odrysai, onu bu konuma yücelten imparatorun adını yaşatmak üzere “Hadrianus’un Kenti” anlamına gelen Hadrianopolis/Adrianopolis diye adlandırıldı.

Hadrianus’un kente kazandırdığı en önemli yapı kaleydi. Tümüyle bir Roma Castrum’u planına sahip olan kalenin dört köşesinde dört yuvarlak burç vardı. Burçların arasında dört köşeli onikişer küçük kule ve dokuz kapı dizilmişti. Surların önüne de bir hendek inşa edilmişti. Roma İmparatorluğu’nun altın devrini yaşadığı 2. yy. ve 3. yy’ın ilk yarısında Trakya şehirleri çok gelişti. Hadrianopolis de, askeri alanda, ticaret ve ziraat konularında bu altın dönemden nasibini aldı ve sürekli olarak gelişme gösterdi.

Önemli bir Roma kalesi durumunda olan Hadrianopolis, Diocletianus’un (284-305) 297′de yaptığı yeni bir yönetim bölünmesinde, Trakya eyaletinin altı vilayetinden birini oluşturan Haemimontus’un başkenti oldu. Diocletianus’un çekilmesinden sonra iç kavgalar başladı.

324′de Hadrianopolis yakınında yapılan savaştan Licinius yenilgi alarak çıktı. Savaşın galibi ise, Constantinus oldu. Constantinus Bizantion’a kadar çekilen Licinus’u önce yenilgiye uğratıp sonra da katlettikten sonra imparatorluğa egemen oldu. İmparatorluğun başkentini de Roma’dan Bizantion’a taşıdı. O artık bu yeni kentteki İmparator I. Constantinus’du (324-337). Önceleri Nea Roma adı ile anılan kent, I. Constantinus’un adıyla özdeşleştirilerek, Constantinopolis oldu (11 Mayıs 330).

378′de İmparator Valens (364-378) döneminde Hadrianopolis’in kuzeyinde Gotlar ile yapılan savaş Roma ordusunun yenilgisi ile bitti.

İmparator I. Theodosius (379-395) Trakya’daki karışıklıkları önlemek için Gotlar’a karşı daha ılımlı bir politika izleyerek bir anlamda göç tehlikesini de uzaklaştırmayı amaçladı. I. Theodosius, 381 yılının Eylül ayını Hadrianopolis’te geçirdi.

441-447 yılları arasında bu defa da Hunlar Trakya’ya akınlar düzenleyerek bölgeyi kırıp geçirip yağmaladılar.

550′de Avarlar’la yapılan savaşta Bizans ordusu Hadrianopolis önlerinde ağır bir bozguna uğradı ve çok sayıda askerini esir verirken, Büyük Constantine’in kutsal sancağı da Avarlar’ın eline geçti. Savaş sonrasında Anastasios suruna kadar dayanarak etrafı talan eden Avarlar’a bir baskın yapıldı ve kutsal sancakla birlikte bazı esirler kurtarıldı.

Heraklius (610-641) sülalesi döneminde Hadrianopolis’in ruhani idaresinde beş metropolitlik vardı.

807′de İmparator I. Nicephorus (802-811), Bulgarlar’a karşı bir sefer düzenleyip Hadrianopolis’i geri aldı ancak kendisine karşı bir ayaklanma hazırlandığını anlayarak, Constantinopolis’e döndü.

1018′den sonra Bizans için en büyük tehlike Peçenekler’den gelmeye başladı. Constantine IX. Monomachus (1042-1055) zamanında birleşip büyük bir güç oluşturan Peçenekler, Hadrianopolis önüne gelerek burada ordugâh kurup etrafı yağmalamaya başladılar. Hadrianopolis, Bizans devleti parçalandığı sırada en büyük toprakları alan Venedik’in hissesine düştü.

1336′da Hadrianopolis’te III. Andronicus’un (1328-1341) kızlarından biri Bulgar Prensi Mikhael ile evlendi. III. Andronicus, 1341′de öldüğünde devleti, dokuz yaşındaki oğlu Ioannes’e (1341-1391) bıraktı. Naib olarak da güvenilir bir yönetici olan Cantacuzenos’u gösterdi. Bu güvenilir yönetici, 26 Ekim 1341′de kendini Didymoteikhos’da (Dimetoka) imparator ilan ediverdi (1341-1354). İki imparatorlu ülkede başlayan çekişmeler bir taht kavgasının ötesine geçerek, büyük toprak sahipleri, asiller ve kentin ileri gelenleri ile halk arasında bir sınıf çatışmasına dönüştü. Hadrianopolis’te başlayan bu ayaklanma hızla Trakya’ya yayıldı. Hadrianopolis’i Cantacuzenos aldı ve 1347′de Constantinopolis’e girerek bu kentte hüküm sürmekte olan V. Ioannes Palaiologos’a (1341-1391) karşın kendini VI. Ioannes olarak bir defa daha imparator ilan etti. Cantacuzenos’un Hadrianopolis kenti için 1352′de yeniden ve bu defa V. Ioannes Palaiologos’la savaşması gerekiyordu. Palaiologos Sırp ve Bulgarlar’dan büyük yardımlarla birlikte 4000 süvari de almıştı. Cantacuzenos ise bu büyük güç karşısında galip gelebilmek için, dostu ve damadı Orhan Gazi’nin (1326-1360) yardımına başvurdu. Süleyman Bey idaresinde 10.000 kadar Türk savaşçısı savaşı Cantacuzenos adına zaferle bitirdiler.

OSMANLI DÖNEMÎ

Adı Edirne

1354′de bir gece Süleyman Bey Kallipolis (Gelibolu) kalesini aldı ve Osmanlı kuvvetleri Trakya’ya akınlara başladı. Artık Trakya’da Türkler’in ayak sesleri duyuluyordu. 1360′da Didymotheikos (Dimetoka) fethedildi. I. Murad (1359-1389), tahta çıkışından başlayarak Rumeli’nin ele geçirilmesi için yapılan girişimlere büyük önem ve hız verdi. Sultan, Çorlu ile Keşan’ın da Osmanlı yönetimine geçmesinin ardından, Lala Şahin Paşa’yı Hadrianopolis’in fethi ile görevlendirdi. Lala Şahin Paşa, Hacı İlbeyi ile birlikte bu görevi yerine getirerek ken- ti Bizanslılar’dan aldı. 1362′nin Temmuz ayında I. Murad döneminde Hadrianopolis artık Türkler’indi. I. Murad’ın Celayirli hükümdarı Üveys Han’a gönderdiği fetihnamede kentin adı Edirne olarak yer aldı. Fethedilen bu yeni kenti büyük bir onurla ziyarete gelen I. Murad, kalenin yönetimini Lala Şahin Paşa’ya bıraktı. Bundan sonra Edirne Türkler’in Rumeli’yi fethetme hareketlerinde çok önemli bir askeri üs oldu. 1363′de Lala Şahin Paşa Filibe’yi ele geçirmek amacıyla buradan harekete geçti. Ertesi yıl, Sırp, Eflak ve Macar birliklerinden oluşan haçlı ordusuna karşı Sırpsındığı Savaşı, Edirne’nin 25 km. batısında gerçekleşti. Sultan Murad bir gece düşünde, ak sakallı, nur yüzlü bir kimseyle yarenlik ederken, o kişi ona Edirne’de bir saray yaptırmasını söylediğinden, Edirne’de büyük bir saray inşa ettirildi.

Osmanlı’nın “Dar–ül Mülk’ü

Edirne fetholunduktan sonra büyük bir hızla Türkleşmeye başladı. Osmanlılar’ın kenti 1365′de başkent yapmaları Edirne için yepyeni bir devrin başladığını gösteriyordu. I. Bayezid (1389-1403) İstanbul’u kuşatma hareketlerini buradan yönetti.

Yıldırım Bayezid’in ölümünden sonra taht kavgası nedeniyle şehzadeleri birbirlerine düştüler. Bu Fetret Devri’nde (1403-1413) kent daha büyük bir önem kazandı. Bayezid’in büyük şehzadesi Emir Süleyman Çelebi, devlet hazinesini Bursa’dan Edirne’ye taşıyarak burada tahta çıktı. Daha sonra şehzadelerden Musa Çelebi, Eflak Voyvodası’nın da yardımı ile ağabeyi ile mücadeleye girerek 1411′de kenti ele geçirdi ve burada kendi adına para bastırdı. 1413′de I. Mehmed Çelebi (1413-1421) Osmanlı Devleti’ni yeniden toparlayarak Edirne’yi kardeşinin elinden aldı.

1419′da bu defa da I. Bayezid’in Ankara Savaşı’nda kaybolan oğlu olduğunu ileri süren Mustafa Çelebi (ya da Düzmece Mustafa) sahneye çıktı. Taht üzerinde hak iddia ederek Edirne’yi ele geçirdi. Bir sultan olduğu inancı ile de burada kendi adına para bastırdı. Ardından güçlü bir orduyla Edirne’den Anadolu’ya geçtiyse de, Bursa yakınlarında II. Murad’a (1421-1451) yenildi. Edirne’de bıraktığı hazinesini aldıktan sonra Eflak’a giderken yakalanan Mustafa Çelebi, 1442′de yeniden Edirne’ye getirilerek öldürüldü. Edirne’de ilk şenlik, işte bu olayın ardından yapıldı. Halk da büyük bir coşku ile bu şenliklere katıldı.

II. Murad, Edirne’de şehzadeleri Alaeddin ile Mehmed’e çok görkemli sünnet düğünleri de düzenletti. Sultan, 1444′de tahtı oğlu II. Mehmed’e bırakarak Manisa’ya çekildi. Edirne başkent olduktan sonra tahta çıkan ilk sultan olduğu için, Edirne Sarayı’nda yapılan ilk culüs töreni de II. Mehmed için gerçekleştirildi. Bu ilk tahta çıkışında 12 yaşında olan çocuk sul- tanın adı, İstanbul’u fethettikten sonra şanına yakışır biçimde Fatih Sultan Mehmet olarak anılacaktı. Manisa’ya çekilen II. Murad, bir haçlı ordusunun harekete geçmesi üzerine yeniden Edirne’ye gelmek zorunda kaldı. Bu haçlı ordusu Varna’da kesin bir yenilgiye uğrayacaktı.

II. Murad zaferin ardından yönetimi yine oğluna bırakmasına karşın, yeniçerilerin ayaklanması üzerine Edirne’ye gelerek üçüncü kez tahta çıkmak zorunda kaldı. II. Mehmed (1451-1481), II. Murad’ın 5 Şubat 1451′de ölümüyle kesin olarak tahta çıktı. Artık onun önünde çok önemli bir hedef vardı. Constantinopolis’i almak… Bu amacına yönelik harekatı Edirne’den başlattı.

Yeni başkent Constantinopolis

II. Mehmed’in bu kutsal amacı 1453′de gerçekleşti. 29 Mayıs sabaha karşı yapılan taarruzla Constantinopolis’in kara tarafındaki surlan yıkıldı. Aynı gün, II. Mehmed at üzerinde kente girerek, Ayasofya’da namaz kıldı. Constantinopolis’in fatihi II. Mehmed artık “Fatih Sultan Mehmed” olarak tarihe geçecek, Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni başkenti de Cons- tantinopolis olacaktı. Başkentliği devrettikten sonra da Edirne, imparatorluğun önemli olaylarına sahne olmaktan geri kalmadı. Kent, Gedik Ahmet Paşa’yı Edirne Sarayı’nda idam ettiren II. Bayezid (1481-1512) ile oğlu Selim arasındaki taht kavgasına sahne oldu.

Edirne, 16. yy’da Batı’ya düzenlenen seferlerin merkez üssü oldu. Sultanların çoğu zamanlarını geçirdikleri bir yer durumunda olduğundan sürekli olarak ilgi gördü. Yavuz Sultan I. Selim (1512-1520), Kanuni Sultan I. Süleyman (1520-1566), ve II. Selim (1566-1574) kentin bayındırlığına büyük önem verdiler.

Edirne’nin parlak dönemleri

17. yy’da ise I. Ahmed’den (1603-1617) başlayarak bu ilgi daha da arttı. II. Osman (1617-1622) ve daha sonra IV. Murad (1623-1640) Edirne koruluk ve ormanlarında büyük av eğlenceleri düzenlediler. “Avcı” adıyla anılan N. Mehmed (1649-1687) ise çoğu zamanını burada sürek avına çıkarak geçirdi. 1670′lerde Edirne’yi neredeyse ikinci bir yönetim merkezi yapan N. Mehmed, Rus ve Leh Seferleri’ne de Edirne’den başladı.

Yaşamını Edirne’de sürdürmeyi seven bir başka sultan, II. Mustafa (1695-1703) Edirne Vakası diye bilinen ayaklanma sonunda 1703′de tahtından uzaklaştırıldı.

Türkler’le Ruslar arasındaki Prut Savaşı’ndan sonra 16 Nisan 1712′de Prut Antlaşması yapılmasına karşın, üzerinden yedi ay geçtiği halde Ruslar Lehistan’ı (Polonya) terketmediler. Bunun üzerine Osmanlı Devleti sefer kararı aldı. III. Ahmed (1703-1730) İstanbul’dan Edirne’ye hareket etti. Bu durum karşısında kaygıya kapılan Rus Çarı I. Petro, görüşmeye hazır olduğunu bildirdi. Edirne’de yapılan görüşmeler sonunda 24 Haziran 1713′te Edirne Antlaşması imzalandı. İmzalanan antlaşmaya göre, Ruslar Lehistan’ı iki ay içinde boşaltacaklar, IV. Mehmed dönemindeki sınır çizgisi esas olarak alınacaktı. Ruslar aynca Osmanlı İmparatorluğu’nda misafir olarak kalan İsveç Kralı XII. Karl’ın da Rus topraklarından bir Türk koruma birliğinin eşliğinde geçirilerek ülkesine dönmesini kabul ettiler.

Yıkımlar

1745′deki büyük yangından sonra, 1751 yılındaki deprem Edirne’nin bir anlamda gözden düşmesine neden oldu. Bu dönemden başlayarak Edirne eski debdebesinden uzaklaşıp ge- rilemeye başladı.

III. Selim’in (1789-1807) Nizam-ı Cedit Islahatı’na karşı çıkan Rumeli’nin ileri gelenleri ve derebeyler, Edirne’de 1801′de ve 1806′da devlete karşı iki kez ayaklandılar (Edirne kıyamı).

1828-1829 Türk-Rus Savaşı’nda kent düşman eline geçti. 22 Ağustos 1829′da Ruslar’ın kente girmesi Edirne’nin yaşadığı zor günler oldu. 14 Eylül 1829′da Edirne’de imzalanan barış antlaşması sonucunda yeniden Osmanlı yönetimine geçmekle birlikte, savaş Edirne’yi olumsuz yönde etkiledi. Müslüman halk başka yerlere göçmeye başladı. Sultan II. Mahmud (1808-1839), halka moral vermek üzere 1831′de kente geldiğinde on gün kalıp yıkımların giderilmesi için emirler verdi. Bu gezinin anısına Hayriye, Nısfiye ve Rubiye adlarında Edirne damgalı paralar bastırıldı.

1877-1878 Türk-Rus savaşında, 20 Ocak 1878′de Edirne tekrar on üç aydan fazla sürecek olan Rus işgali altına girdi. Birçok bölgesi yakılıp yıkıldıktan sonra 13 Mart 1879′da yine Osmanlı Devleti’ne bırakıldı.

20. yy’ın başlangıç yılları da Edirne’ye zor günleri getirdi. 1912′de Balkan devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı giriştiği Balkan Savaşı’nda Edirne yüzaltmış gün Şükrü Paşa’nın kahramanca savunmasına karşın, açlıktan Bulgar ve Sırp kuvvetlerine 26 Mart 1913′de teslim oldu.

22 Temmuz 1913′de Enver Bey komutasındaki kuvvetler hiçbir direnişle karşılaşmadan Edirne’ye girdiler. Kent yıkık ve harap durumdaydı. Diğer Avrupa devletlerinin Türkler’i Edirne’den çıkarmak için verdikleri tüm çabalar sonuçsuz kaldı ve Edirne 10 Ağustos 1913′te imzalanan Bükreş Antlaşması gereğince Osmanlı toprağı sayıldı.

Sınır kenti

Edirne bu defa da, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1920′den 1922′ye kadar iki yıldan fazla Yunan işgalinde kaldı. Ancak 25 Kasım 1922′de Mudanya Mütarekesi’nden sonra Türk ordusu Edirne’ye girdi. 24 Temmuz 1923′deki Lozan Antlaşması’yla da o artık Türkiye Cumhuriyeti’nin Trakya bölgesinde Yunanistan ve Bulgaristan sınırı boyunca uzanan, bağrında pek çok Türk anıtını taşıyan sınır kentiydi.

YAPILAR

İlk Osmanlı başkenti Bursa, erken dönem Osmanlı mimarisi örnekleriyle bezenmişti. İkinci başkent Edirne ise, mimarideki gelişmeleri ve değişmeleri yaşayarak, Osmanlı sanatının en yükseldiği dönemin eserlerini sahiplendi.

Yıldırım Bayezid Camisi

Edirne’deki Türk döneminin en eski yapısıdır (1397-1400). Haç planlı eski bir Bizans kilisesinin yalnızca temeli bırakılarak, üzerine yeni cami binası inşa edildi. Ortasında küçük bir orta kubbe ve etrafında dört tonoz bulunmaktadır.

Eski Cami İnşaatına 1403′de Emir Süleyman Çelebi tarafından başlandı, 1414′de Çelebi Sultan Mehmed tarafından tamamlandı. Mimarı Konyalı Hacı Alaeddin’di. Kare şeklindeki yapı, dokuz kubbesiyle çok kubbeli ulu camiler planındaydı. Bina kesme taştan yapıldı. İç mekân dört paye ile bölündü. Son cemaat yeri, kesme taş ve tuğla sıralamasıyla bitirildi. Büyük yazılarıyla dikkati çekmektedir.

Muradiye Camisi

1436′da Sultan II. Murad’ın yaptırdığı bu cami, yan mekânlı camiler planının uygulandığı en güzel örneklerdendi. Yalın bir dış görünüşü olup, doğu ve batı duvarı ile mihrap duvarını kaplayan çinileri, iki orta kubbeyi birbirine bağlayan büyük kemerin iç yüzündeki ince kalem işleri yalın görüntülerine karşın 15. yy. başındaki Osmanlı dekor sanatının en başarılı eserleri arasında yer aldı. Yapı, görkemli mihrabı ve minberiyle dikkati çekmektedir.

Üç Şerefeli Cami

1438-1447 yılları arasında Sultan II. Murad tarafından yaptırılan cami, Osmanlı mimarlığında erken dönemle klasik dönem arasında yer almaktaydı. Türk sanatında ilk kez ortaya çı- kan plan şeması ile enine gelişen bir mekân anlayışında inşa edildi. Dört minaresinin biri üç, biri iki, ikisi ise birer şerefeli olup, baklavalı, şişhaneli, çubuklu ve burmalı motif üslupları ile bezendi. Üç şerefeli minaresindeki her üç şerefeye ayrı merdivenlerden çıkılan ilk minare tarzıdır ve bu tarz camiye adını vermiştir. Hafif sivri kemerli revakları ile şadırvanlı avlusu vardır.

Sultan Bayezid Külliyesi

Sultan II. Bayezid, Kili ve Akkerman fethine giderken, ordunun gereksinimlerini karşılamak üzere Edirne’de kaldı. Bu konaklama sırasında da Tunca’nın kenarında 23 Mayıs 1484 günü cami, şifahane, medrese, imaret, tabhane, hamam, değirmen ve köprüden oluşan bü- yük bir külliyenin temellerini attı.

Avrupa’da akıl hastaları hasta sayılmazlar, şeytanla işbirliği yapan insanlar diye düşünülerek çoğu kez diri diri yakılırlardı. Külliyenin şifahanesindeyse akıl ve ruh hastaları, Türk müziğinin çeşitli makamları ile tedavi edilirlerdi. Şifahaneye devamlı bağlı on hanende ve sazende çalışırdı. Ney, keman, santur ve ud kullanılan sazlar arasındaydı. Özellikle neva, rast, dügah, segah, çargah ve buselik gibi makamların dinletilmesinden olumlu sonuçlar alınmıştı. Musikiden başka hastalar çiçek kokuları ile de tedavi edilirdi.

Türk-Osmanlı mimarisinin en önemli eserlerinden biri olan külliyenin mimarı Hayreddin’di. 21 m. çapındaki kubbesi ile cami tek kubbeli camilerden olup, külliye yüz kadar kubbe ile örtülmüştür.

Selimiye Camisi

Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” diye nitelendirdiği Selimiye Camisi bu kentin tacıdır. Mimar Sinan’a Sultan II. Selim tarafından 1569-1575 yılları arasında yaptınlan cami önce, birbirine eşit üçer şerefeli dört minaresi ile göze çarpar. Çok uzaklardan görünen bu zarif minareler kubbenin etrafına cami tabanının oturduğu karenin köşelerine dizilmiştir.

31,5 m çapındaki kubbe, 8 filayağı ile bağlanmış, örttüğü iç mekâna verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekânın bir kerede kolayca algılanmasına neden olmaktadır. Kubbe aynı zamanda caminin dış görünüşünün ana hatlarını da belirler.

Caminin mimarisinde olduğu kadar, mermer, çini ve hat işçiliklerinde de kusursuzluğa varılmıştır. Minberin mermer işçiliği diğer camilerden üstündür. Mihrap tarafındaki duvarlarla birlikte, Hünkar mahfili ve bütün alt kat pencerelerinin alınlıkları zarif bir çini dekoru ile kaplanmıştır. Mihrap duvarında bulunan büyük çini panoların renk ve komposizyonları ve Hünkar mahfilinin alt kısmındaki tavanın kalem işçiliği çok güzeldir.

Caminin revaklarla çevrilmiş avlusunun ortasında mermerden özenle işlenmiş bir şadırvanı vardır.

Edirne Sarayı

Sultan I. Murad tarafından yaptırılan ilk saraydan sonra, Sultan II. Murad döneminde Tunca’nın batısında, çok büyük bir alan üzerine 1450′de Edirne Sarayı’nın inşaatına baş- landı. Sultan’ın 1451′de ölümünden sonra oğlu Fatih Sultan Mehmed tarafından yapı tamamlatıldı.

Edirne Sarayı’nın önemli bölümlerinden olan Cihannüma Kasrı’nın yedi katlı olduğu ve en üst katında sekiz köşeli bir odanın ve ortasında bir havuzun bulunduğu yazılmaktadır. Cihannüma Kasrı’nın sağ tarafında Kum kasrı bulunurdu. Kum Kasrı hamamının, helezoni kubbesi vardı.

Cihannüma Kasrı’nın arka tarafındaki yerde, tonozlu bir bodrum üzerinde dikdörtgen bir planda su maksemi vardı. Terazilerden gelen sular binanın yukarısındaki depolarda toplanır oradan altı bölümle dağıtılırdı. 16. yy’ın ikinci yarısında saraya namazgâh eklendi.

Saray, 22 Ağustos 1829′da Ruslar’ın kente girip birkaç ay kalmaları sırasında yıkıma uğradı. 1867′de Sultaniye yatı ile Avrupa gezisine başlayan Sultan Abdülaziz’in gidiş yolu Tolulon’dan sonra Paris ve Londra olmuştu. Dönüş yolunda Sultan’ın Edirne’den geçme olasılığı üzerine özellikle Cihannüma Kasrı’nda bazı onarım ve eklemeler yaptırıldı. Oysa dönüş, Belçika-Koblenz-Prusya-Viyana-Budapeşte’den geçilerek, Tuna Nehri’nden vapurla yapıldı.

1875′de Ruslar’ın Edirne’yi işgal edeceği haberi üzerine sarayın yakınında bulunan cephanelik Ruslar’ın eline geçmesin diye Vali Cemil Paşa’nın emriyle ateşlendi. Böylece 3-4 gün süren patlama sesleri ile büyük tehlike içinde kalan Edirne kentinin 425 yıllık sarayı ortadan kalktı.

123-124 yıliarında Doğu’ya yaptığı gezi sırasında İmparator Hadrianus kendi adıyla Hadrianopolis diye çağrılan Edirne kentine görkemli bir kale armağan etmişti. 19. yy’ın ilk yarısına kadar sağlam duran bu kale de 1866-1870′den itibaren hastane, okul, hükümet binaları, kışla yapımı için Vali Hurşid Mehmed Paşa zamanında yıkılmaya başlandı. Dört ta- ne olan köşe kulesinden yalnızca biri saat kulesi haline dönüştürüldü.

Köprüler

Edirne’deki önemli yapı türlerinden biri de köprülerdir. Üzerine türküler yakılan bu taş köprülerin çoğu Tunca Nehri üzerinde bulunur. Taş köprüler, Osmanlı’nın mekânsal ve anıtsal anlayışıyla her zaman uyum içinde olurlar, düzenlilik ve geometri kurallarına uygunluk gösterirlerdi. Kent içi köprüler, iki başından kent dokusuna dayanırlardı. Edirne’nin içinde bulunan ve Sinan devrinin Edirne dışında inşa ettiği köprülerin güzelliğine başka kentlerde erişilememiştir.

Bu kentteki köprülerin en eskisi Bizans İmparatoru Michael Palaiologos (1261-1282) dönemindendir. Köprü sonradan Gazi Mihal Bey tarafından yeniletildiğinden onun adı ile anılır (1420). 1640′da Kemankeş Kara Mustafa Paşa bu yirmiyedi gözlü köprüye sivri kemerli Tarih Köşkü’nü ekletmiştir. 1451′de yapılan Şahabettin Paşa (Saraçhane) Köprüsü on iki ke- merli ve on bir ayaklıdır.

1452′de Fatih döneminde yaptırılan Fatih Köprüsü, 1488′de Mimar Hayrettin’in yapıtı olan Bayezid köprüsü, 1560′da Mimar Sinan’ın eserleri arasında yer alan Saray (Kanuni) Köprüsü, 1608-1615 yılları arasında Sedefkar Mehmed Ağa’nın yaptığı Ekmekçizade Ahmed Paşa Köprüsü, 1842-1847 yılları arasında Meriç’le Arda’nın birleştiği yerde tamamlanan Meriç Köprüsü (Yeni Köpıü) Edirne’nin en önemli köprüleridir.

Kervansaraylar

Sokak üzerinde bir sıra dükkânı bulunan ve klasik Osmanlı mimarlığının ilginç örneklerinden olan Rüstem Paşa kervansarayı, Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü sadrazamı Rüstem Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırıldı. Dikdörtgen avlu çevresinde önleri revaklı odalar sıralanmaktadır.

Ekmekçioğlu Ahmed Paşa kervansarayı, I. Sultan Ahmed’in emri ile Defterdar Ekmekçioğlu Ahmet Paşa tarafından 1609 senesinde yaptırıldı. Mimarları Sedefkar Mehmed Ağa ve Edirneli Hacı Şaban’dı.

Evler

Taş duvar ve sıvayla örülmüş ahşap iskelet sistemleri ile yapılırdı. Bu evler genellikle yanındaki daha yüksek saçaklara çift eğri öğe ile bağlanan bir çatıyla örtülü, az derinde kalan locanın içine yerleştirilmiş merkezi girişi ile kusursuz bir simetriye sahipti.

Odalardan kıbleye dönük olanı namaz odası olarak ayrılırdı. Dolaplarda, tatlı, şeker, şerbet ve şurup dağıtılmasına yarayan şık kaplar, bardaklar, tabaklar, şık havlular, örtüler, le- ğen ve ibriklerin en kıymetlileri saklanırdı. Misafir odalarının duvarları boyunca yapılmış “sıra” denen raflar üzerine odayı süslemek amacıyla kıymetli çini ve porselen tabaklar, kaseler ve sürahiler konurdu. Katlı raf denilen hücrelere de değerli kaseler, gülapdanlıklar ve çiçeklikler yerleştirilirdi.

Kalınca yapılmış duvarların içine yerleştirilen veya odanın arkasında bir kümbet şeklinde dışarı çıkarılan ocaklar en sağlıklı ısınma aracıydı.

Balkan Yarımadası’nın hemen her tarafında en küçüğünden en gösterişlisine kadar bütün evlerde “hayat” denilen bölümler vardır. Oda kapılarının açıldığı yer olan bu bölüm, doğrudan evin bahçesine bakan yönde 1,5-2 metrelik direkler üzerine dayandırılmıştır. Hayatların sonunda bir basamak yükseklikte dört köşe bir kısım ayrılarak, tahta sedirlerle çevrilirdi.

Evin harem ve selamlıklarında büyük kapıların açıldığı bahçe kısımları olan avluların uygun bir yerinde mermer bir çeşme bulunurdu. Bazı evlerde avluların ortasında küçük havuzlar, üzerine asma sardırılmış çardaklar vardı. Harem ve selamlık avlularından birbirine geçilecek küçük kapı bulunurdu.

TİCARET

Edirne, çok parlak günler yaşamış büyük bir ticaret merkeziydi. Bedestenlerindeki elmas ve mücevherler altmış gece bekçisi tarafından korunurdu. 15. yy’da Doğu Akdeniz’de canlanan ticaret, bu kentin gelişmesine de büyük yardımda bulundu.

Mısır’dan, Ege adalarından ve İzmir gibi diğer Batı Anadolu kentlerinden gelen buğday, arpa, mısır gibi ana gıda maddeleri ve tarımsal zenginlikleri Enez’e gelir, buradan nehir yoluyla küçük gemilere yüklenerek Edirne’ye ulaştırılarak burada pazarlanırdı. Meriç yoluyla Filibe’den gelen pirinç de buradan İstanbul’a ulaştırılırdı.

17. yy’da İran’dan kervanlarla gelen bazı tüccarlar da Edirne’de alım-satım yaptıktan sonra buradan Balkanlar’a doğru açılırlardı. Avrupa malları Edirne pazarlarında bulunurdu. Değişik cinslerde malı bu pazara getiren Avrupalı tüccar, buradan balmumu, deri eşyalar alırlardı. Venedikli ve Fransız tacirlerin aldıkları ise, Bursa ipeği ve Ereğli’den gelen yündü.

Çarşılar

Geçiş yolları üzerinde bulunan kentin gelişme döneminde hem artan ekonomi ve ticaret yoğunluğunu karşılamak hem de cami ve imaretlere gelir sağlamak amacıyla birçok han, bedesten ve çarşı inşa edildi.

1417-1418 yılları arasında Çelebi Sultan I. Mehmed tarafından Mimar Alaeddin’e Eski Cami’ye vakıf olarak bir bedesten yaptırıldı. On döıt kubbeli yapının etrafında bir sıra dükkân, içte tonoz örtülü otuz altı oda bulunmaktaydı. Duvarları kırmızı ve beyaz kesme taştandı.

1569′da Hersekli Semiz Ali Paşa’nın Mimar Sinan’a yaptırdığı Ali Paşa Çarşısı yüz otuz dükkândan oluşmaktaydı. Çarşısı üç yüz metre uzunluğunda olup, altı kapılıydı. 73 kemerli, 255 metre uzunluğunda, 124 dükkândan oluşan arasta, III. Murad (1574-1595) tarafından Selimiye Camisi’ne vakıf olmak üzere Davut Ağa’ya yaptırıldı.

Esnaf

Edirne büyük ve değişik esnaf gurubunun toplandığı bir merkezdi. Deri ve dericilikle ilgili işlerle uğraşan saraçlar, yularcılar, keçeciler, ayakkabı ya da çizme üretenlerle birlikte, dokuma işlerinde çalışan bezciler, iplikçiler, ibrişimciler, külahçılar ve terziler vardı. Yiyecek ve içecek gruplarında ise pek çok aşçı, bakkal, fırıncı, kasap, kebapçı çalışırdı. Kentteki es- naf grupları arasında sarraf ve kuyumcular da güçlü bir yer tutardı. Maden işleri ile uğraşan demirci ve bakırcılar da vardı.

Kentte ayrıca dokuma boyacılığı, araba üretimi, basmacılık, gülyağcılık ve sabunculuk gibi çok gelişmiş küçük işyerleri bulunmaktaydı. Bu işyerlerinin bir çoğunun çalışmalarını sürdürdüğü dükkânlar cadde veya sokakların üzerinde iki üç katlı binaların zeminlerindeydi. Bazıları da birer üst katları bulunan sıra dükkânlar biçimindeydi. Edirne’de vergi gelirlerinin bir kısmı vakıflara ayrılırdı.

YAŞAMIN RENKLERÎ

Batı’ya açılan kapı Edirne parlak dönemlerinde geçiş yolu üzerindeki konumuyla ve ticaretinin canlılığıyla Osmanlı’nın çok önemli merkezlerinden biriydi. Kentin önemi yalnızca onun ticari gücünden gelmiyordu. Bu kent, İstanbul’da etkisini göstermeye başlayan Batı çıkışlı sanat modalarını hemen benimseyip, Balkanlar’a yayılmasını sağlamak gibi bir görevi de üstlenmişti.

17. yy’da Edirne 350 bin nüfusu ile İstanbul, Paris ve Londra’dan sonra Avrupa’nın dördüncü büyük kentiydi. İmparatorluğun gerilemesi, geçirdiği büyük yangınlar (1745, 1751) ve özellikle 19. yy’da uğradığı işgaller (1829 ve 1878 Rus, 1913 Bulgar, 1920-1922 Yunan) kentin sosyal ve ekonomik dengelerini etkiledi. 1828-1829 Osmanlı- Rus savaşları sırasında Müslüman halkın çoğu göç etti. Onlardan boşalan yerlere köylerden Hıristiyanlar yerleştirildi.

Edirne’nin en neşeli insanları kuşkusuz her zaman Çingeneler oldu. Erkekleri kalay ve at arabacılığı işleri ile, kadınları ise genellikle bohçacılıkla uğraşırlardı. Müslüman nüfusun içinde sayılan Çingeneler, davul, zurna, klarnet, kanun, darbuka, def, ud ve cümbüş gibi enstrümanları kendilerine özgü bir tavırla ve yorumla çalarlardı.

19. yy sonlarında, Müslümanlar’ın nüfusu 79 bin, Rumlar’ın 77 bin, Ermeniler’in 5 bin, Bulgarlar’ın 32 bin, Yahudiler’in 9 bin civarındaydı.

Edirne Paşa Sancağı adı ile Rumeli Beylerbeyliği’ne bağlıydı. Tanzimattan sonra kurulan eyaletin merkezi oldu.

Er meydanı Kırkpınar

İnanılır ki, Kırkpınar adı kırk yiğidin adından gelir.

Bizans İmparatorları, kendi iç çekişmelerinde uzun seneler Aydın ve Saruhan Beyleri’ni kullanmış, ayaklanmalarını, taht kavgalarının başlangıçlarını hep onlarla bastırmıştı.

Aydın ve Saruhan Beyleri, bu iç çekişmelerde güçlerini Bizans’ın gereksinimi doğrultusunda kullanırken, Rumeli’deki baş kaldıran pekçok küçük Bizans kalesine ve kentine akınlar yapmışlardı. Önceleri Bizans’ın bütünlüğüne yardım için yaptıkları bu akınları, sonraları iyice alışkanlık haline getirmeye başladılar. Gücü yavaş yavaş Beyler’e kaptırdıklarını farket- meye başlayan Bizans İmparatoru, yeni kullanacak güç aramaya başladı. İmparator, Anadolu yarımadasında gün geçtikçe etkinlikleri artan Osmanoğulları’ndan Aydın ve Saruhan Beyleri’nin korkacaklarından emindi. Bu defa da Osmanoğulları’nı amaçları doğrultusunda kullanmayı tasarlayarak, onlardan yardım istedi.

Orhan Gazi de uzun zamandır Bizans İmparatoru’nun bu durumundan yararlanmayı kuruyordu. Orhan Gazi, daha önce Aydın ve Saruhan Beyleri gibi diğer Türk Beylikleri’nin de Bizans’a yardım için Rumeli taraflarına akınlar düzenleyip Bizans İmparatorları’nın durumunu kurtardıktan sonra tekrar Anadolu’ya döndüklerini biliyordu. Onun amacı ise farklıydı. Tüm istediği Rumeli yakasına ayak basarak, orada yerleşmek ve Osmanlı topraklarını büyütmekti.

Orhan Gazi, Süleyman Bey’in Rumeli yakasındaki Bizans kalelerinden birini baskınla ele geçirmek fikrini uygun gördü. Süleyman Bey, Çanakkale Boğazı’nı iki salla ve kırk yiğitle birlikte geçip, Rumeli’ye ulaştı. Sabaha karşı Kallipolis (Gelibolu) Kalesi’ni ele geçirdikten sonra, arkadan gelen diğer kuvvetlerle birlikte, Rumeli’nin büyük küçük kalelerine doğru yürümeye başladı.

Çanakkale Boğazı’nı ilk geçen kırk yiğit, Hadrianopolis’e doğru kuvvetlerin öncülüğünü üzerlerine aldılar. Bu kırk yiğidin her biri birer başpehlivan olduğundan, her konaklamada aralarında güreşirlerdi. Hadrianopolis civarındaki bir meraya geldiklerinde, pehlivanlar yine çayırlıkta güreşecek arkadaşlarını seçtiler. İçlerinden iki pehlivan Anadolu yakasındayken, sonuçlandıramadıkları bir güreşi Rumeli seferi için yarıda bırakmışlardı. Yemyeşil çayırın üzerinde güreşe tutuştuklarında Hıdırellez’di. Akşam karanlığı çöktüğü sıralarda sonuç hâlâ alınamamıştı.

Ortalık iyice kararırken iki pehlivan güreşmeye devam ettiler. Gece yarısına doğru ise dehşetli güreş iki kahramanın son nefeslerini vermeleriyle son buldu. Er meydanında can veren pehlivanları arkadaşları bu çayırlığa gömerek Hadrianopolis üzerine savaşa devam ettiler.

Aradan uzun bir zaman geçmiş Orhan Gazi’nin yerine I. Sultan Murad geçmişti ve Hadrianopolis artık Türkler’in Edirnesi olmuştu. Kırk yiğitten sağ kalanlar, iki pehlivanın çayırlıktaki mezarlarına birer taş yaptırmak istediler. Çayırlığa vardıklarında, iki pehlivanı gömdükleri incir ağacının altından billur gibi akıp giden kırk kaynaklı pınarı gördüler. İşte ilk Kırkpınar diye adlandırılan yer burasıydı.

I. Sultan Murad Edirne’yi başkent yaptıktan sonra bu kentte okçuların, ciritçilerin ve pehlivanların yetişmesi için bir güreşçiler tekkesi açtı. Kırkpınar güreşlerinin ilk yapıldığı yer, Edirne’nin altı saat batısında olup, bugün bu bölge sınırlarımızın dışinda kalmıştır.

Kırkpınar bir Türk atasözünün de kaynağı oldu. Hıdırellez başlamadan yaklaşık yirmi beş gün önce Kırkpınar Ağası, halkı güreşlere çağırmak için, yöredeki kent, kasaba ve köylerin kahvelerinin tavanlarına asılmak üzere, kırmızı dipli mumlar gönderirdi. Bu, özellikle çağrılıyorsunuz anlamını taşırdı. Bir yere gelmesi istenmeyen kişi, çağrılmadan oraya giderse söylenen; “Kırmızı dipli mumla mı çağrıldın” atasözü buradan kaynaklanmaktadır.

Hıdırellez’den yaklaşık on beş gün önce, köylüler tarafından Kırkpınar yakınına tezgah ve dükkânlar, meydanın etrafına da izleyiciler için çardaklar yapılmaya başlanırdı. Yakın yörelerden gelen esnaf ve satıcılar, hazırlanmış olan derme çatma dükkânlara ve tezgahlara yerleşirler ve satacakları yiyecek, içecek ve giyecekleri buralara yerleştirirlerdi. Meydanın etrafı köşkler, dükkânlar ve köylülerin yaptıkları gölgeliklerle dolardı.

Kırkpınar Ağası ise, Hıdırellez’den bir hafta önce Ağa Çadırı’nı, güreşçilerin ve misafirlerin çadırlarını meydanın etrafına kurdurmaya başlardı. Aynı zamanda yemek kazanları ve kaplar getirilir, aşçılar hazırlıklarına başlarlardı. Bütün bu hazırlıklar yaşanacak cümbüşün ve renkliliğin müjdecisi gibiydi.

Güreşler Hıdırellez’den üç gün önce başlar, günlerce süren bayram ve açık hava eğlenceleri içinde sürüp giderdi. Halkın saygı gösterdiği, güvendiği eski yaşlanmış pehlivanlardan iki üç tanesi, Ağa’nın çağrısıyla hakem olurlar ve Ağa ile birlikte, onun çadırından güreşleri izlerlerdi.

Birinci gün eğlencelere aynlır, son gün genellikle başaltı ve başpehlivanın güreşleri ile geçer, tüm karşılaşmalar Hıdırellez’in arifesinde akşamüstü sona ererdi.

Edirne kırmızısı ve Edirnekâri

Tahta üzerine boya ile yapılan süslemeye Edirnekâri denirdi. Edirne’de 14. yy’dan başlayarak bu biçimde pek çok tavanlar, kapılar, dolap kanatlan, saatler, sandıklar, kalemlikler, raf lar ve çekmeceler bezendi. Aynca çekmecelerin içine de yaldızla tuğralar ve değişik bezemeler yapıldı.

Motifler doğaya dönük olup, çiçek, yaprak, meyvalardan oluşurdu. Bu süslemeler, boyalarının sağlamlığı ve ince işçilikleriyle dikkati çekerdi.

Edirnekâri süslemelerdeki motifler, 17. yy’a kadar tek tek çiçekler, minik buketlerden oluşurken, 18. yy’da bu çiçekler büyük buketler haline geldi veya vazolann içinde resmedildiler.

18. yy’da Edirnekâri, motif ve düzenleme olarak deri kitap kapaklarında da yer almaya başladı ve giderek yaygınlaştı.

Edirne’de yapılan lake ciltler de Edirnekâri adını almaya başladı. Bu ciltlerin üzerindeki nakış ve resiınler vernikle parlatılırdı. Edirne’de yapılan lak işleri de Edirne Lakı olarak anılmaya başlandı.

18. yy’da Edirne Türk Kırmızısı ya da Edirne Kırmızısı (Rouge d’Andrinople) diye adlandırılan boyacılığı ile büyük ün kazandı. Bu al rengi taşıyan pamuklu kumaşlar da Edirne Kırmızısı diye adlandınldı.

Edirnekâri, 19. yy’ın ortalanna kadar kullanıldı ve büyük ustalar yetişti.

Şenlikler

Edirne, 16. yy’a kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun kent şenliklerini yaptığı tek yerdi. Bu yüzyılın başından başlayarak şenlik kenti İstanbul oldu. Böyle olmakla birlikte, IV. Meh- med’in 1675′de Edirne’de şenlik düzenlettiği bilinmektedir.

Bu kentte ilk şenlik II. Murad’ın Düzmece Mustafa’yı yakalayıp öldürttüğü olay sonrasında yapıldı. II. Murad, Edirne’de Şehzadeleri Alaeddin ile Mehmed’in görkemli sünnet düğünleri şenliklerini de burada yaptırdı. 1444′de yine II. Murad, Ramazan Bayramı nedeniyle üç gün üç gece spor gösterilerinin ağırlıkta olduğu şenlikler düzenletti. 1450′deki ise, Sultan’ın oğlu Şehzade Mehmed’in Sitti Hatun’la evlenmesi nedeniyle yapılan ve yaklaşık üç ay süren şenlikti.

1457′de Fatih Sultan Mehmed’in şehzadeleri Bayezid ve Mustafa’nın sünnet düğünü şenliklerinde, spor gösterilerinin yanısıra, bilim adamlarının sohbet ve tartışmalan da yapıldı.

Bunlardan başka, 1472′de Cem Sultan ile Şehzade Abdullah’ın sünnet düğünlerinde ve 1480′de şehzadeler, Selim, Şehinşah, Mahmud, Âlem, Korkud, Ahmet ve Oğuz Han’ın sünnetlerinde şenlikler yapıldı.

Şenliklerin en unutulmazı kuşkusuz, başkent İstanbul olmasına karşın Edirne’den ayrılamayan IV. Mehmed’in (Avcı Mehmed) 1674 yılında yaptırdığı şenlik oldu. 1674′de on iki yaşında olan şehzadesi Mustafa (sonradan Sultan II. Mustafa) ve iki yaşındaki şehzadesi Ahmed’in (sonradan Sultan III. Ahmed) sünnet düğününün arkasından, on yedi yaşındaki kızı Hatice Sultan ile vezir ve müsahib Mustafa Paşa’nın evlenme düğünleri yapıldı. Ziyafet ve şenliklerle on altı gün süren sünnet düğünü ve on dokuz gün süren evlenme düğünü, Edirne kentinin tarih sayfalarına güzel anılar ekledi.

Bu şenliklerin hazırlıkları altı ay öncesinden başladı. Geçit törenindeki nahıllar, yapma bahçeler, şekerlerden yapılmış hayvan heykelleri.göz kamaştırıcıydı. Seyirlik oyunlarında ise, cambazlar, yılan oynatanlar, gölge oyuncuları, kuklacılar, gözbağcılar bütün hünerlerini gösterdiler. At yarışları, ok atıcılığı, cirit, kılıç ve güreş karşılaşmaları da günlerce sürdü.

18. yy’dan başlayarak bütün kentlerde kır gezinti alanlan ve çayırlar halkın eğlencesi için açıktı. Edirne’de ise, Meriç boyunca uzanan meyva ve sebze bahçeleri, geceleri buralara gelen halkla neşelenip renklenerek bir gezinti yerine dönüşür, Meriç’in çağıldayan sularına, insan seslerinin cıvıltıları katılırdı.

Sarıkamış ve Osmanlı

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Türk askeri Sarıkamış Harekatı’nda dünyada eşine az rastlanan dram yaşadı.
Türk askeri Sarıkamış Harekatı’nda şartların tüm olumsuzluğu karşısında sergilediği üstün cesaret, sabır ve metanetle düşmanının bile takdirini kazanırken, dünyada eşine az rastlanan bir dram yaşadı.

Karlı dağlar ve aşırı soğuğa karşı tarihte eşine rastlanmayan bir mücadele ortaya koyan on binlerce Türk askeri, çetin doğa koşullarına ve tüm yokluklara karşın ”emre itaate” asla baş kaldırmadı. Allahuekber Dağları’nı aşarken çoğu kurşun atamadan, düşmanla göğüs göğüse vuruşamadan şehit oldu. Kar altında soğuğa direnemeyen güçsüz vücutları mor renge bürünerek ”kardelen”ler gibi karlara gömüldü.

Rus harp tarihçisi N. Korsun, ”Türk taarruz planının çok cüretli olduğunu, Rusların ciddi bir tehlikeye maruz kaldığını, başta General Mieschlayewsk ve General Bergmann’ın korkuya düştüklerini, kıtalara umumi çekiliş emri verdiklerini”, ”Sarıkamış Operasyonu” adlı kitabında yer verirken, bazı komutanların anılarında Türk askerinin nasıl bir yoklukla karşı karşıya olduğu anlatılıyor.

29. FIRKA KOMUTANI MİRALAY ARİF BEY

Yazar Ziya Nur Aksun’un ”Enver Paşa ve Sarıkamış Harekatı” adlı eserinde ise 29. Fırka Kumandanı Miralay Arif Bey’in ordunun durumunu şöyle anlattığı belirtiliyor:

”Gıdasızlıktan vücudun harareti kaybolmakta ve donma vakaları artmaktaydı. Hayatta kalanların yüz, el ve ayakları donarak hayaletler gibi, serseri dolaşmaktaydı. Hayvanlar ise çam yapraklarını yemediklerinden karı eşeleyerek bulabildikleri ot saplarını, bazen de birbirlerinin semerlerini, kuyruklarını ve yelelerini kemirmekteydiler. Muhabere meydanının hiç bir yerinden akarsu yoktur. Su ihtiyacı, karları ısıtılarak ve çay yapılarak giderilebiliyor veyahut ağızda kar eritiliyordu. Karavanalarda ısıtılarak eritilen kar suyunu ise hayvanlar bile içmiyordu…”

KÖPRÜLÜLÜ ŞERİF

Sami Önal tarafından yayına hazırlanan Emekli Kurmay Yarbay Köprülülü Şerif’in (İlden) ”1. Dünya Savaşı Başlangıcında 3. Ordu Sarıkamış Kuşatma Manevrası ve Meydan Savaşı” adlı eserinde, Sarıkamış Harekatı ile ilgili önemli bilgiler bulunmakta.

Köprülülü Şerif’in esirinin son kısmındaki şu ifadeler dikkat çekiyor: ”Tarihlere ant olsun ki Türk Ordusu bilgisiz ve deli komutanının hırsıyla yüksek dağlar üstünde kara kışın tepisiyle yüzyıllarının düşmanının güllesi ve kurşunuyla uğraşa cenkleşe ulusal bağımsızlık uğruna tümüyle mahvoldu da bir eri sırt çevirmedi. Sarıkamış’ta hiç panik olmamıştır.”

ENVER PAŞA’YA GÖNDERİLER RAPOR

Türk askerinin durumuna ilişkin 9. Kolordu Komutanı’nın Enver Paşa’ya gönderdiği bir raporda ise ”İleri harekattan 2 gün evvel 21 bin muharip ve sair kuvvetiyle 28 bin olan mevcudu olduğunu, Bardız’a 18 binle girdiklerini, bugün ise ancak 10 gün vakit bulsa 10 bine yükselebileceklerini, neferlerin zaaf-ı bedenle müsab, hayvanatın bitap olduğunu, 40 cebel topundan ancak 20’sinin işleyebildiğini ve 16 mitralyözden istifade edebildikleri” ifade edilerek, ”Kolordunun kaabiliyet-i taaruziyesi kalmadığı maruzdur” deniliyor.

Fırka Kumandanı Miralay Abdulkerim Bey ise raporunda, ”Havalar böyle giderse birlikler donarak eriyecekler. Allah orduyu İslamı her türlü afetten muhafaza buyursun” temennisinde bulunması dikkati çekiyor.

SANCAKLARI KURTARAN ERLER

Alptekin Müderrisoğlu ise ”Sarıkamış Dramı” adlı eserinde, harekatın son dönemlerinde Enver Paşa’nın ”Alay sancakları Erzurum’a gönderilecek” emrinin nasıl yerine getirildiğini yer veriyor. Üç alay sancağının getirilmesi işi yaralı ve aynı zamanda hasta olan tabur komutanlarından Yüzbaşı Fazlı ve yaralı koluyla savaşamayan Teğmen Tevfik’e verildiğini anlatarak, bu subayların yanlarına, Erzurum’un Hasankale ilçesi Maslahat köyünden er Aslan ile Narman ilçesinden er Kahraman’ın görevlendirildiklerini ve erlerin sanki bu görev için isimlerine göre seçildiklerine işaret ediyor.

AYAKTA DONAN ASKERLER

Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Gürsoy Solmaz, harekat sırasında çetin kış şartları nedeniyle birçok askerin ayakta donarak şehit olduğunu belirterek, ”O günlerden gelen anılara göre, Handere köyü yakınlarında Çambar Dağı’nda yaralı iki asker diğer askerlerden kopmuş kendi başlarına kalmışlardır. Yapacak bir şeyleri kalmayınca köye inmeye karar verirler. Hemen önlerinde bir askerin olduğunu fark eder ve ona doğru giderler ki bu asker ayakta öyle kaskatı donmuş haldedir” diye konuştu.

ŞEHİT ERİN CEBİNDEN ÇIKAN ŞİİR

Solmaz, Sarıkamış Yağbasan köyünde şehitlerin defninde görev yapan ”Beşir Şahin” adlı kişinin bir askerin cebinde bulduğu ve ezberlediği şiirin o günlerin zorluklarının anlatıldığını kaydetti. Şehit erin cebinden çıkan şiirin bir bölümü şöyle:

”Sen Türkleri öz bilirdin,
Düşmanlara geçit verdin,
Geçsin fakat, sen geçirdin,
Koca balkan (orman), yüce balkan
Kan içinde yaka çalkan”

Osmanlı Devleti Siyaseti

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Osmanlı Devleti Hakkında

10 asıra yakın dünya siyasetine yön veren milletimizin sadece siyasete yön vermekle kalmadığı arşiv belgelerinin gün yüzüne çıkmasıyla daha iyi anlaşılıyor.

Bu günlerde tarih kitapları en çok satanlar arasında yer alıyor. İnsanımız okudukça, köklerini daha güçlü hissediyor. Ne denli engin bir kültüre sahip olduğumuzu görüyor. Tarihimizde kara sayfa yok denirken verilen örneklerden birisi o kadar önemli ki…

Prof.Dr.Vahdettin Ergin’in arşiv araştırmaları sırasında bulduğu osmanlı toplumunun yapısını ve devletinin zihniyetini gösteren bir belge tarihimizin ve o tarihi oluşturan atalarımızın ne kadar duyulacak işler yaptığını gözler önüne serdi.1857 tarihli belgede şöyle deniyor:

Yük beygirlerinin haftada bir gün tatilleri var. Cuma günleri çalıştırılmaları yasak. 1857′de bir takım suistimaller olmuş ki bu konuda, devlet bir hatırlatma ihtiyacı hissetmiş.Diyor ki :
“Öteden beri yük beygirlerinin haftanın bir günü tatil yapmaları adet olduğu halde, bazı kimseler son zamanlarda bu kurala uymuyorlar”
Evet bu belgeden de anlıyoruzki Osmanlı insan haklarında ulaştığı zirveyi hayvanlardan da esirgememiş.

Yüzyıllardan beri Osmanlı’da yük hayvanlarının haftada bir gün dinlenme hakları var.

Halbuki 19. yy’da Avrupa’da insanlar günde 16 saat çalışıyor, madenlerde ölüyorlardı!

Yine arşiv belgelerinden öğreniyoruzki Osmanlı hayvan hakları konusunda başka tedbirleride uygulamaya sokmuş:

İzin günlerinde bu hayvanlara sahipleri de binmesin diye, semerlerinin çivili olmasına karar verildi.
Yani bizim tarihimizde birilerinin iddia ettiği gibi kara sayfa yok. Hayvanlara böyle bakan bir toplumun, bir devletin insanlara bakış açısı da çok farklı olur.

İbret-i Alem Zafer

Çarşamba, 09 Ocak 2008

İbret-i Alem Zafer

Sabır ve zafer, biri diğerinden ayrılmayan iki dosttur. Muvaffak olmuş birini görüp de işin sırrını sorduğumuzda aslında cevabın ne olduğunu zaten biliriz. Ama zaferi nefsin feragatı olmaksızın kazandıracak formülü, var olmadığını bile bile arayıp dururuz. İşte önemli zaferlerimizden biri olan Haçova Meydan Savaşı, bu ibret gözüyle değerlendirilmelidir.

İslâm tarihi sabrın ve sebatın meyvesi olan zaferlerle doludur. Bazen bütün bir topluluk ümitsizlik bataklığının içinde kaybolup gitmek üzereyken, sabrı ve sebatı tavsiye eden birkaç kişinin direnci, kendisinden o ana kadar hiçbir işaret gelmeyen zaferin, akıl almaz suretlerde yüzünü gösterip müslümanların avuçlarının içine konmasıyla sonuçlanmıştır.

Kimi zaman bu zafer yüzünü öyle suretlerde göstermiştir ki, aynı şeylerle bir filmde karşılaşılsa mantıksız ve zorlama olarak değerlendirilebilir. Ama rahmetli Necip Fazıl’ın bir oyununda geçtiği gibi: “Hayat bir şeyi yapınca o şey tamamdır. Olurmusu, olmazmısı yoktur.”

Haçova zaferi işte böyle bir zaferdir. Ve İstanbul’un fethi nasıl Akşemseddin’siz düşünülemezse, Haçova zaferi de Hoca Saadeddin’siz düşünülemez. Sultan III. Mehmed onun dirayeti sayesinde, İslâm ve Osmanlı tarihinin en mühim ve ilginç zaferlerinden birini kazanan ordunun başında bulunma şerefine erişmiştir.

Osmanlı Döneminde Misyonerlik

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Osmanlı Döneminde Misyonerlik

Osmanlı Döneminde Misyonerlik

Misyonerlerin Osmanlı Topraklarına Gelişi

Değişik etnik köken ve dini inanca sahip unsurların bir arada yaşadığı geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetleri için uygun bir zemine sahiptir. Zira, azınlıklara tanınan geniş haklar ve yabancılara verilen kapitülasyonlar misyonerlerin faaliyetlerini kolaylaştıran faktörlerdi. Dünyanın önemli bir bölgesinde yer almasından dolayı Osmanlı toprakları en fazla göz dikilen yerler arasındaydı. Osmanlının tarihi, siyasi, ekonomik ve kültürel zenginliklerinden yararlanmak, dolayısıyla bu toprakları ele geçirmek isteyen Batılı büyük devletler misyonerlik faaliyetlerine büyük destekler vererek onlardan yararlanmaya çalıştılar.

19.yüzyıl ve 20.yüzyılın başları misyonerlik faaliyetlerinin en yoğun ve en parlak dönemidir. Bunun nedeni kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi ve misyonerlerin de bu durumdan yararlanmasıdır. İşte bu yüzdendir ki Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetlerini incelenirken olayın dini yönü kadar siyasi, kültürel, ticari ve ekonomik boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Osmanlı topraklarına gelen ilk misyonerlerin özellikle İstanbul, İzmir ve Kudüs gibi şehirleri merkez edindikleri dikkati çekmektedir. Buradan hareketle denilebilir ki, Osmanlı Devleti’nde sürdürülen misyonerlik faaliyetlerinin bir amacı da kutsal yerleri bulmaya yöneliktir. Özellikle Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak esas gayedir. Nitekim, Hz. İsa’nın bu bölgede yaşamış olması ve Haçlı seferleri sırasında pek çok asker ve komutanın bu topraklarda kalmış olması onların bölgeye olan ilgilerini arttırıyordu. Bu konuda yapılan bir başka değerlendirmeye göre, Avrupa Devletlerinin Haçlı Savaşları esnasında Müslümanlar karşısında yenilmeleri, onların Müslümanlara karşı misyonerlik faaliyetlerine ağırlık vermelerine sebep teşkil etmiştir.

Kısacası, dinlerini ve mezheplerini yaymaya ve kutsal yerleri bulmaya yönelik olarak başlayan misyonerlik faaliyetleri, Osmanlı Devleti’nin gerilemesine paralel olarak 19.yüzyıldan itibaren sömürgeci Batılı büyük devletlerin emperyalist politikalarına hizmet eder hale gelmiştir. Bu yönü ile Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren misyonerler, Batılı ülkelerin Osmanlı ile olan ‘Şark Meselesi ’ni halletmelerinde araç olarak kullanıldılar. Esasını Osmanlı’yı yıkarak mirasını paylaşmak oluşturan ‘Şark Meselesi’nde Batılıların takip ettikleri politikalardan birisi içerdeki Hıristiyan azınlıkları Devlet’ten koparmaktı. Bunun için en fazla misyonerlik faaliyetlerinden yararlanıldı. 19.yüzyıla gelindiğinde sömürgeciliğin de gelişmesiyle Osmanlı toprakları Batılı ülkelerin çıkar mücadelelerine sahne oldu. Bu dönemde Anadolu, Boğazlar, Ortadoğu, Petrol Bölgesi, Akdeniz çevresi ve Makedonya gibi dünyanın jeopolitik ve jeostratejik bakımdan önemli bölgelerine sahip olan Osmanlı Devleti, batılı devletlerin göz diktikleri bir alandı. Bundan dolayı bölge daha çok İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya arasında görülen mücadelelere sahne oluyordu. Bölgedeki nüfuzunu arttırmak isteyen ülkeler misyonerlik faaliyetleri ile kendilerine yandaş gruplar oluşturmak istiyorlardı. Değişik tarihlerde Osmanlı ülkesine gelen misyonerler yaptıkları çalışmalar sonrasında Müslüman ve Yahudiler arasında fazla etkili olamadıklarını anlayınca bütün mesailerini ülkedeki Hıristiyan azınlıklar üzerinde yoğunlaştırdılar. Onları bir yandan kendi mezheplerine kazandırmaya çalışırlarken diğer yandan da verdikleri eğitimle millî duygularını uyandırarak Osmanlı’dan koparmak için uğraştılar. Başlangıçta Rum ve Ermeni ve Yahudiler üzerinde oynanan oyunlar daha sonra Bulgar, Arap, Kürt ve Nasturi gibi diğer unsurlara yönelik olarak devam etti.

Osmanlı’da Aile Hukukunun Tarihi Tekamülü

Çarşamba, 09 Ocak 2008

 Osmanlı’da Aile Hukukunun Tarihi Tekamülü

Osmanlı’da Aile Hukukunun Tarihi Tekamülü

1. Giriş
Osmanlı aile hukuku esas itibariyle İslâm aile hukukunun altı asırlık bir uygulamasından ibarettir. Bu sebeple İslam hukukundan bağımsız bir Osmanlı aile hukukundan bahsedilemez. Osmanlı Devleti’nde İslâm hukukunun (şer’i hukuk) yanı sıra örfî bir hukukun varlığını savunan araştırıcılar dahi bu hukukun daha ziyade kamu hukuku alanlarında var olduğunu, hususî hukukun ve özellikle aile hukukunun tamamen İslâm hukuku esaslarına göre düzenlendiğini kabul etmektedirler. Ancak hukuk kurallarının, uygulandığı toplumun sosyal ve kültürel yapısına bağlı olarak aynı kuralların tatbik edildiği diğer toplumlara göre bir tak m farklılıklar gösterdiği de bir vakıadır. İşte bu sebeple Osmanlılarda aile hukukunun diğer İslâm devlet ve toplumlarından belirli ölçüde farklı ve bu sebeple de kendine has bir tekâmül seyri takip ettiğini düşünmek yanlış değildir. İşte bu araştırmada İslâm aile hukukunun altı asırlık Osmanlı uygulaması sırasında geçirdiği tekâmül seyri ortaya konmaya çalışılacaktır.

Mehmet Akif Ersoy

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Mehmet Akif Ersoy

Sıra soru cevap kısmına geldiğinde çok sayıda dinleyici arasından bir bayan mikrofonu eline aldı ve şunu sordu; “Bana öyle iki şey söyleyin ki, eve gidince oğluma da anlatabileyim ve ona da faydalı olabileyim” dedi.

Bu estantene, cuma günkü yazımızda bahsettiğim ve geçtiğimiz hafta sonunda konuşmacı olarak katılacağımızı duyurduğum Milli Şairimiz Mehmet Akif’le ilgili programda gerçekleşti. Soruyu soran hanımefendiye; “Oğlum büyüyünce -Mehmet Akif gibi adam ol- demeniz için size iki örnek vereyim” dedim.

Konuyu buraya taşımazın nedeni ise verilen örneklerin hepimizi yakından ilgilendiren bir yönü olması.

Ahde vefa nedir, mertlik nedir, verilen sözü tutmak nedir, adam gibi adam olmak nasıl bir şeydir, bu tür siyasetçilerimiz olsa ülke ne halde olurdu sorusuna emsal teşkil etmek için…

Hangisinden başlayayım bilmem ki…

Milli Şairimiz Mehmet Akif’in “ben bu yemini etmem” dediği olaya geçmeden önce küçük bir hatırlatmada bulunmak yerinde olacak. Mehmet Akif hem Osmanlı gizli servisi Teşkilatı Mahsusa üyesiydi, hem de dönemin en etkili partisi İttihat Terakki’nin bir mensubuydu.

Gizli servis elemanı Akif…

Birinci Dünya Savaşı başladıktan kısa bir süre sonra M. Âkif Berlin’e gitti. Savaşta müttefikimiz olan Almanya, 1915 yılı ortalarına doğru, savaş sırasında İngiliz, Fransız ve Rus ordularından aldığı esirler arasında Müslümanlar olduğunu fark etti. Bu esirleri ayrı kamplarda topladı. Bu kamptaki Müslüman esirlere propaganda amacıyla iyi muamele ediliyordu. Hatta Müslüman esirlerin ibadet etmesi için bir cami inşa edildi.

Almanlar, Müslümanların lideri olan Osmanlılara bu esirlere karşı izledikleri tutumu göstermek için bir heyeti ülkelerine davet ettiler. Böylece Osmanlı halifesi, yeryüzündeki bütün Müslümanları koruyan ve onların haklarını savunan kişi gibi takdim edilecekti.

Berlin’e gidecek heyet, o zaman Osmanlının haber alma ve casusluk örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından özenle seçildi. Bu yolla esirlerden cephelerde olan biten hakkında bilgi almak da amaçlanıyordu. Teşkilat, Berlin’e gidecek heyete Akif’in de katılmasını İttihat Terakki Hükümetinden istedi. Çünkü Mehmet Akif teşkilatın aktif bir üyesiydi. Heyetin başkanlığına da Akif getirildi.

Şimdi gelelim yazıya başlık olan yemin konusuna. Akif’in İttihat Terakki’ye ilk girişi ilginçtir. Mehmet Akif II. Meşrutiyetin ilânından dört gün sonra o günlerde “Cemiyet-i Mukaddese” denilen İttihat Terakkiye katıldı. Akif’in örgüte katılma nedeni ülkenin gidişatına seyirci kalmadan içeriden katkıda bulunmaktı. Tıpkı Milli Mücadele başlar başlamaz Ankara’ya geçip Anadolu’yu adım adım dolaşması gibi.

Kandilli Rasathanesi Müdürü Fatin (Gökmen) Hoca, Mehmet Akif’i İttihat Terakkiye’ye götürmüş ve ünlü katılma töreninden geçirerek üye yapmak istedi.

Fatin Hoca katılma törenini bizzat yönetti. Kurallara göre, İttihat Terakki hakkında bilgi verildikten sonra sırların korunması ve emirlerin yerine getirilmesi için gerekli yeminin yapılmasına sıra geldi. Kurala göre cemiyete katılacak kişi silaha ve Kuran’a el basarak yemin edecekti. Mehmet Akif yemin etmeden önce yemin metnine göz atınca; “Cemiyetin bütün emirlerine kayıtsız şartsız uyacağım” şeklinde bir ifadenin yer aldığını gördü. Buna hemen itiraz etti. “Ben ancak, akla ve vicdana uygun olan emirlere uyarım. Mutlak söz veremem” diyerek yemin etmeyi reddetti. Akif’in bu itirazından sonra İttihat Terakki Cemiyetine girecek olanlara Akif’in teklif ettiği şekliyle yemin yaptırılmaya başlandı.

Ders olsun…

İşte tam bu noktada, günümüzün en çok tartışılan konularından birini oluşturan parti içi demokrasiye muhakkak vurgu yapmak gerekiyor. Siyasetçiler liderlerin akla, mantığa, ülke çıkarlarına uymayan talep ve beklentilerine boyun eğmek zorunda mıdırlar?

Soruyu yönelten hanımefendiye; “Yapılan haksızlıklara karşı çocuklarınıza dik durmayı öğretin” dedikten sonra, ikinci örnek olarak şunu anlattım. Verilen örnek açıklama yapmayı gerektirmeyecek çarpıcılıkta olduğundan, “vay be, günümüzde böyle insanlar kaldı mı” diyeceğinize eminim. Ardından hiç yorum yapmadan yazıyı sonlandıracağım.

Sahi Akif’in kaç çocuğu vardı?

Mehmet Akif, “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” inancındaydı. Haksızlığa tahammül ettiği ve hele yaltaklanarak menfaat peşinde koştuğu görülmedi. Veteriner İşleri Müdür Yardımcısı görevini üstlendiği yıllarda Veteriner İşleri Müdürünün bir haksız karar ile azledilmesi üzerine kendisi de görevinden istifa etti.

Kendisine bu hareketinin sebebi sorulduğunda, başkasına yapılan haksızlığa tahammül etmesinin mümkün olmadığını söyledi. “Arkadaşıma yapılan haksızlık bana yapılmıştır” dedi ve 20 yıllık memuriyetine tereddütsüzce veda etti.

İşte Akif’in işsiz ve beş parasız kaldığı tam da bugünlerde yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay kendisini ziyarete gider. Gerisini ondan dinleyelim.

“Balkan Harbi başlarken, Akif Bey, tek geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı.

— Bunlar kim? dedim, “Çocuklarım!” dedi. Sonra hakikati anlattı.

Âkif Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla, “Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın!” diye sözleşirler. Arkadaşı vefat eder. Mehmet Akif verdiği söze bağlı kalarak anlaşma hükmünü yerine getirir ve onun çocuklarını yanına alır. Mithat Cemal devam ediyor; “Hâlbuki o zamanlar Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!” 4’te arkadaşının çocukları etti mi 9. İşte Akif bu… Rahatlıkla çocuklarınıza, “Oğlum Akif gibi adam ol” diyebilirsiniz.

Çerkez Ethem

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Çerkez Ethem

Çerkes Ethem, Mustafa Kemal’in Anadolu’da dayandığı askeri gücün sahibiydi; Büyük Millet Meclisi’nin ‘Milli Kahraman’ unvanı ile onurlandırdığı bir kişiydi. Ancak, Ankara’nın yeni hiyerarşisiyle uyuşamayınca Yunan’a sığındı ve hain ilan edildi.

Ancak Milli Mücadele şekillenmeye başladığında bir gelişme oldu ve Mustafa Kemal’in yakın çevresinde değişiklik yaşandı. Lider yola birlikte çıktığı kişilerden ayrıldı, mücadeleye sonradan hatta bir bakıma fazlaca inanmadan- katılan ‘emir/kumanda adamları’ ön plana geçti. Bu değişimin Mustafa Kemal’in arzusu olmaktan çok ‘yeni gelenlerin manevrası’ olduğu yolunda işaretler var. Nitekim aynı günlerde Ankara’dan Çerkes Ethem’in ağabeyi Reşit Bey’e gönderdiği 7 Ocak 1920 tarihli telgrafında Mustafa Kemal, “Bu din ve devletin sağlam bir uyruğu olan Çerkes kardeşlerimiz, hepimizin övdüğümüz baş tacımızdır. Bugün düşmanlarla çevrili Türk, Kürt, Çerkes ve diğer din kardeşlerimizin el ele vermesi, sarsılmaz bir bütün oluşturmaları, namus ve yaşamımızı kurtarmak için bir zorunluluktur…” diyordu.

Muhtemeldir ki İsmet Paşa başta olmak üzere mücadelenin rütbeli diğer zevatı Çerkes Ethem’in BMM Genel Kurulu’nda coşkuyla karşılanmasına bakıp ürktüler… Milletvekilleri tarafından tam bir kahraman gibi karşılanan ve dakikalarca süren alkışların kesilmemesi üzerine utançtan terleyen Ethem, İsmet Paşa konusundaki hissiyatını anlatırken şu tespiti yapar: “İlk defa karşıIaşıyorduk. Daha sonra hayatımdaki menfilik ve haksızlıkların kaynağı olan bu zatın ilk anda üzerimdeki intibaının derin olmadığını, çehresinin ve hareketlerinin bariz hususiyet ifade etmediğini itiraf ederim. Fakat konuştukça ve fikirlerini dinledikçe, onu birçok meziyetleri bulunan erkân-i harp hususiyetleri taşımakla birlikte hiçbir zaman zaferi temsil edecek kumandanlık vasfına sahip bulamadım.”

Osmanlı’nın bilezik yazıları

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Osmanlı’nın bilezik yazıları

Duvar arşivi olarak da bilinen bilezik yazıları bir döneme ışık tutuyor

Cami avlularındaki sütunların kaidelerini çepeçevre saran bilezik yazıları, bilinmeyen zengin bir duvar arşivi niteliğinde. Bilezik yazılarındaki bazı bilgilere tarih kitaplarında bile rastlanmıyor

Duvar yazıları her ülkede kendine yer bulan bir kültür. Batı literatüründe ‘Graffiti’ olarak bilinen duvar yazıları, alt kültürden gelen insanların öylesine yazdıkları minik yazılar. Her yüzyılda ve her ülkede karşılaşılan bu yazılar, insanlık tarihinin ortak halkalarından birini oluşturuyor. Eski Mısır’da inşa edilen piramitlerin üzerinde onlarla karşılaşabilirsiniz. Pompei’de, gladyatörlerin kıyasıya çarpıştığı arenanın duvarlarının da bu yazılarla donatılmış olduğunu tarih kitapları bize bildiriyor. Peki bizim tarihimizdeki duvar yazıları ne alemde? Bizdeki duvar yazıları duvarlara değil camiilerin avlularındaki sutunların bileziklerinde görülüyor. Bu yüzden adlarına da bilezik yazıları deniliyor.

Neyi anlatıyorlar?

Padişahların cuma selamlığına geldiği camilerin avlularındaki sütunların bileziklerinde bu yazıları hala görmek mümkün. Avlularda bulunan kubbeleri tutan sütunların bilezik diye tabir edilen çemberlerinin üzerilerinde yıllar öncesine ait cemaatin yazdığı yazılar var. Camii cemaatinin yanında avludan gelip geçenlere de seslenen bu yazılara bilezik yazısı deniliyor. Bilezik yazıları, genellikle o dönemde meydana gelen olaylara şahit olan kişilerin, olayların geleceğe aktarılması için verdikleri gayretlerinin bir ürünü. Bu yazılara adeta gayri resmi ve anonim bir tarihçilik de denilebilir.

Yaşanan mekanlar

Osmanlı gündelik yaşamının önemli sembollerinden biriydi camiler. Külliye, her şeyden önce şehre damgasını vuran kültürün egemen sembolüydü. Cami, külliyenin merkezinde yer alır ve cemaatin belirli zamanlarda toplandığı bir çeşit ‘forum’ işlevini üstlenirdi. Saray yönetimi ile halk arasında bir iletişim odağı durumundaki bu mekanlar, şehir hayatını ilgilendiren kararların cemaate duyurularak tepkisinin ölçüldüğü yerlerdi. Osmanlı halkı, gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası olan bu mekanlarda ortaya koymuş ‘graffiti’ örneklerini. Fakat yazıcı ve hattatlar, duvarlardan ziyade, hem dini hem de sosyal olarak yaşamsal mekanlar olan cami avlularında, sütunların bileziklerini kullanmışlar bu iş için. ‘Bilezik yazıları’ da dediğimiz bu yazılar, bir zamanlar Osmanlı halkının haberleşmek ve karşılıklı bilgilenmek için kullandığı bir çeşit duvar yazıları niteliğinde.

Geleceğe mesajlar

Bilezik yazıları Osmanlı’da genellikle şahit olunan olayların geleceğe aktarılması gayretlerinin bir ürünü olarak şekillenmiş. Gayri resmi ve ano-nim bir vak’anüvislik (Olayları ve önemli günleri kaydeden bir tarih bilimi) de denilebilir onlar için.

Bileziklere normal halk dili ile yazılmış Osmanlıca yazılar bulunuyor. Osmanlıca bilgisi olan kişilerin rahatlıkla okuyabildiği bu yazılarda gündelik halkın gördüğü ve etkilendiği olayların yanı sıra halkı ibadet etmeye davet eden Kuran-ı Kerim’den ayetler de bulunuyor. İşte Topkapı’daki Ahmet Paşa Camii avlusundaki ‘bilezik’ de ilginç bir yazı: ‘Donanmayı hümayuna çıkalı yevmi Pazar fi 6 şaban sene 1167’..(Miladi 1784) yine aynı camiinin avlusundaki başka bilezikde şu yazılar okunabiliniyor: ‘Muid Ahmed Efendi Mısır’a gitti. Osman sene 1049’ (Miladi 1671). Cami avlularındaki sütunların kaidelerini çepeçevre saran bileziklerdeki yazılar graffiti’nin öncüsü ünvanını kazandıracak kadar zengin bir duvar arşivi niteliğinde.

Öyle ki, sütunlara yazılan bazı yazılara tarih kitaplarında bile rastlamak oldukça zor. Saraçhane’de Şehzade Camii’nin kıble kapısının sol tarafındaki bilezikte şunlar oku-nabiliyor: ‘Azim ateşi göründü hava yüzünde. Kadir gecesi fiyevmi yeksen bin sene1022’ Miladi 1622. Avludaki sütunların başka birisinde camiinin tamiratı ile ilgili bir not düşülmüş. ‘Altın oluk işlendi sene 1021 ve cami-i şerif meremmat oldu 15 Recep sene 1025’.

Yangın yazıları

İstanbul’da bir dönem devamlı görülen yangınlar yaşamı da etkilemişti. İstanbul’da büyük yangınlar çıkması ile birlikte şehir de geceleri günlerce aydınlık olarak görülürmüş. İşte bu durumu anlatan bir yazıyı görüyoruz: ‘İslambol’da ateş vaki oldu. Rebiülahirin on birinde sene 1022’. Bu yazılar hicri 1022, miladi 1613 yılında İstanbul’da iki defa yangın olduğunu, anlatıyor bize. Yani tarihçilerin yerine sokaktaki kişiler gayri resmi ve anonim bir tarih düşmüşler. Bu türdeki yazılara halkın cami sütunlarına tuttuğu notlar da denilebilir. Bu yazılar Evliya Çelebi’nin de dikkatini çekmiş. Ünlü seyahatnamesinde bilezik yazılarına yer vermiş. Süleymaniye Camii’ndeki bilezik yazıları gören Çelebi şöyle yazmış: ‘Bu haremin cevanib erbaasında olan amudların aşağı kürsülerinde tunç bilezikler vardır. Evkaf tarafından hakkák müverrih vardır. Cümle veka-i azime misal ihrak binnar ve zelzele ve alev-ü velvele misallü şeyler yazılmıştır. Ki acaib tarihli sütun payeleridir. Çelebinin yazdığı gibi yazıları daha çok özel tutulan hakkaklar yazarlardı.

Sahibi belli değil

Evliya Çelebi’nin de işaret ettiği gibi, yazıları yazan hakkaklar, herhangi bir sabit sütun tercihi yapmamışlardı. Daha ziyade tunç bileziklerin kapı tarafına olanlarına fazlaca yazı yazıldığı dikkat çekerken, namaza gelen cemaatin gelip geçerken okuyabilmesi için avlu içlerine bakacak şekilde olmasına özen gösterildiği anlaşılıyor. Bu yazıların en eskisi Aksaray’daki Murad Paşa Camii’nde olduğu bilinirken, en yeni yazı da Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nde bulunuyor. Bu camide Hicri 1173, miladi 1759 tarihli ‘Elli dokuz bölüğün kılıççısı Mehmet Paşa’ başlıklı yazı okunmakta. Bilezik yazılarında ölüm ve evlenme ilanları ile tanınmış kişilerce verilen çeşitli ilanlara da rastlanıyor. Bu yazıların belli bir izin ile yazıldığı tahmin ediliyor. Çünkü herhangibi bir kötüleyici ve aşağılayıcı bir söz bulunmuyor. Bilezik yazılarının matbaanın gelişine kadar bir çeşit duvar gazetesi görevi gördüğü de söylenebilir. Bilezik yazılarının en fazla göründüğü Sultanahmet Camii’ndeki bir yazı bunların graffiti’lerin öncüsü olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. ‘Ah Hüseyin, vah Hüseyin, dilerim Allah’tan bul Hüseyin’.

Şehzade valilikleri

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Şehzade valilikleri

ŞEHZADE VALİLİKLERİ
Şehzade Valiliği ve tahmini tarihleri
I. Osman Karacahisar
Gündüz Alp Eskişehir (1301)
Orhan Sultanönü
Alaeddin Ali Bilecik
I. Murat İzmit (1329), Sultanönü (1330), Bursa; Gelibolu (1359)
Halil İzmit (?)
İbrahim Eskişehir
Süleyman Bolu, İzmit (1330), Balıkesir (1336), Bursa, Gelibolu (1356)
Melik-i Nasır Ankara (1365)
I. Bayezit Kütahya (1381-9)
Savcı Bursa (1382-5)
Yakup Balıkesir
I.Mehmet Amasya (1303-1403), Bursa (1403-13)
Ertuğrul Manisa, Balıkesir
İsa Antalya (1390), Balıkesir (1402), Bursa (1403)
Musa Kütahya, Bursa (1403-4), Edirne (1411-13)
Mustafa Antalya
Süleyman Sivas (1398), Manisa (1400), Edirne (1402-11)
II. Murat Amasya (1417-21), Manisa (1444-6)
Ahmet Amasya (1413)
Kasım Amasya (-1406)
Mahmut Amasya (1415)
Mustafa Isparta (1420)
II. Mehmet Amasya (1437-9), Manisa (1439-44, 1446-51)
Ahmet Amasya (1434-7)
Alaeddin Ali Manisa (1437-9), Amasya (1439-43)
II. Bayezit Amasya (1457-81)
Cem Kastamonu (1468-74), Konya (1474-81)
Mustafa Manisa (1457), Konya (1466-74)
I. Selim Trabzon (1494), Semendire (1511)
Abdullah Manisa (1481), Konya (1481-3)
Ahmet Amasya (1482-1513)
Alemşah Menteşe (1481), Manisa (1507-10)
Korkut Manisa (1491-1502), Antalya (1502-9,1510-11), Manisa (1511-12)
Mahmut Kastamonu (-1504), Manisa (1504-7)
Mehmet Manisa (1504), Kefe (1505-7)
Şehinşah Manisa (1481-3); Konya (1483-1511)
Osman Çankırı
Mehmed Balıkesir (1501); Konya (1511-12)
I. Süleyman Bolu (1509), Kefe (1510-12), Manisa (1512-20)
II. Selim Manisa (1543-58), Konya (1558-9), Kütahya (1559-66)
Bayezit Konya (1546), Kütahya (1558), Amasya (1558-9)
Cihangir Halep
Mehmet Manisa (1542-3)
Mustafa Manisa (1533-41), Amasya (1541-53)
Osman Çorum (1558-9)
III. Murat Akşehir (1558-61), Manisa (1561-74)
III. Mehmet Manisa (1583-95)