‘Türk Devletleri’ Kategorisi için Arşiv

Sâcoğulları (Sâcîler)

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Sâcoğulları (Sâcîler)
Sâcoğulları (Sâcîler)

Âzerbaycan’daki Türk hânedanlarından.
Abbasî Halifeliği topraklarında kuruldu. Hânedânın kurucusu Ebü’s-Sâc Divdâd, Uşrusanalı bir Türk komutandı. Abbasî Halifesi El-Mütevekkil’in hizmetine giren Ebü’s-Sâc Divdâd kısa bir sürede önemli mevkilere geldi. Halep, Kınnesrin ve El-Ahvâz’da valilik görevlerinde bulundu. 868-870’te Âzerbaycan ve havalisinin umumî valiliğine getirildi. 880’de ölümü üzerine yerine oğlu Muhammedü’l-Afşin Ebû Ubeydullah geçti.

Afşin, 885’te Musul ve el-Cezîre’yi Tulunlular’dan alıp, kendi adına hutbe okuttu. Ancak Emîr İshak karşısında tutunamayarak geri çekildi ve tekrar Âzerbaycan’a yerleşti. Meraga, Kars ve Divin’i zaptetti. 901’de ölümü üzerine yerine kardeşi Ebü’l-Kasım Yûsuf geçti.

Ermeni krallığı üzerine sefere çıkan Yusuf, Kral Sempad’ı yenip öldürerek büyük şöhret kazandı. Abbasîlerden Kazvin, Zencan ve Ebher’i aldı. Üzerine gönderilen Abbasî ordusunu bozguna uğrattı (918). Ancak iki yıl sonra Emir Munis’e karşı giriştiği mücadeleyi kaybederek, esir düştü. İki yıl Bağdat’ta tutuklu bulunan Yusuf, serbest bırakıldıktan sonra Karmatîlere karşı giriştiği mücadelede öldürüldü (927). Yerine Afşin’in oğlu Ebü’l-Musâfirü’l-Feth geçti.

Feth, üç yıl hükümdarlık yaptı. Feth’ten sonra Abbasîler, Sâcîlerin hakimiyetine son verip, Âzerbaycan ve havalisine tekrar hakim oldular.

Sâcîler, İslâm devlet hudutları içinde kurulan, fakat iç ve dış siyasetlerinde tamamen müstakil hareket edebilen ilk Türk hânedanlarındandır. Bölgedeki Ermenilere ve Abbasîlerin merkezine yakın sapık Karmâtîlere karşı, Halîfeliğe askerî bakımdan yardımcı oldular. Âzerbaycan’da Türk nüfusunu bulundurma ve bölgenin Türkleşmesinde hizmetleri geçti. Sâcîlerin merkezi, önceleri Meraga olduğu halde, sonradan Erdebil oldu. Âzerbaycan’ın iktisadî hayatını geliştirip, altın sikke bastırdılar.

Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413)

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413)

Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413)

Hindistan’daki, Müslüman Gurlu Devletinin komutanlarından Kutbeddin Aybeg tarafından Delhi’de kurulan Türk devleti. Bu devlete; Mu’izzîler, Halacîler, Tuğluklar ve Seyyîdler olmak üzere dört Türk sülâlesi, birbiri arkasından hâkim oldular.

İslâmiyet, Aşağı İndüs vâdisine ilk olarak Emevîler devrinde girmişti. Sonraları Hindistan içlerine, Müslüman askerî kuvvetlerini ilk getiren Gazneli hükümdarlarıydı. Gazneliler, Pencab bölgesini ele geçirerek, burayı Hindistan’daki daimî merkezleri yaptılar. İktidarlarının sonuna doğru ise, Lahor merkez olmuştu. Gaznelilerin yerini alan Gurlular için Pencab, Hindistan’ın fethi için önemli bir merkezdi. Gurlu Hânedânından, 1173 senesinden sonra Gazne’de hükümdar olan Şehâbüddîn (Mu’izzüddîn) Muhammed, Ganj Ovasında hakimiyetini genişletti. Muînüddîn Çeştî hazretlerinden aldığı işaretle, Ecmir’i fethetti. Emrindeki Türk asıllı kumandanlardan Kutbeddin Aybeg’i, bütün Hindistan’ın fethiyle vazifelendirdi. Hindistan’da İslâmiyet’in yayılmasında önemli rol oynayan Muizzüddîn, 1206 senesinde ölünce, Lahor’a giden Kutbeddin Aybeg, sultanlık teklifini kabul etti. Kuzey Hindistan’a hakim olup, Delhi Türk Devletinin temelini attı. Ölen Muizzüddîn Muhammed’in kardeşi ve Batı Gurluların Sultanı Gıyâseddîn Mahmud, bu durumu kabul edip Kutbeddin’e, Melik unvanını verdi. Bu sırada Sultan Muizzüddîn’in komutanlarından Taceddîn Yıldız, Gazne’de hüküm sürmekteydi. Aybeg, onu yenerek Gazne’ye girdiyse de, kırk gün kalabildi. Daha sonra Taceddin Yıldız’ın baskısı üzerine, Hindistan’a çekildi. Orada İslâmiyet’in yayılması için çalıştı. Fethettiği yerleri cami ve medreselerle süsleyip, mümtaz ilim sahipleriyle şenlendirdi. Alimlere, fakir ve muhtaçlara maaşlar bağlattı. Sulh ve sükûnu sağlayıp, memleketinde her türlü zulme mani oldu. Hak ve adaleti hakim kıldı.

Kutbeddin Aybeg, 1210 senesinde vefat edince, yerine damadı Şemseddin İltutmuş geçti. İltutmuş, öncelikle, diğer bölgelerde bağımsızlıklarını ilan eden komutanları da hakimiyeti altına aldı ve Hindistan’da Türk İslâm hakimiyetini yeniden kurarak, sağlamlaştırdı.

Daha sonra başarılı seferler düzenleyerek, hakimiyet bölgesini genişletti. Vindhya Dağlarının kuzeyinde kalan bütün Hindistan’ı ele geçirdi. Abbasî Halîfesi Muntasır-billah tarafından tanınan, Hindistan’ın ilk Müslüman Türk sultanı oldu. Nâsır ve Emîr-ül-Mü’minîn lakabını aldı. Bir ara İsmailîler, onu öldürmeyi ve devleti ele geçirmeyi planladılarsa da, muvaffak olamadılar. Delhi sultanlarının en büyüklerinden olan İltutmuş, büyük İslâm âlimi Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî’nin talebelerindendi. İslâmiyet’in Hindistan’da yayılması için, çok gayret gösterdi. Ülkede, birlik ve düzeni sağladı.

1236 senesinde Karakarlara karşı çıktığı seferde hastalanan İltutmuş, Mayıs ayında vefat etti. Ölümünden sonra kızı Râziye Begüm Sultan başa geçtiyse de, ileri gelen devlet adamlarının muhalefeti üzerine, tahtı terk etmek zorunda kaldı. İç karışıklıklar, devleti yıkılmanın eşiğine getirdi. Nitekim Moğollar; Sind, Mültan ve Batı Pencab’a girdiler. 1241 senesinde Lahor’u yağmaladılar. Kırklar diye bilinen komutanlar arasında, kıskançlık yüzünden parçalanmalar baş gösterdi. Guwalyar ve Rantambor bölgeleri, devletin elinden çıktı. Do’ab’daki Hindli yol kesiciler yüzünden, Bengal ile haberleşme tamamen kesildi.

Bu sırada, İltutmuş’un memlûklarından (köle) biri olan ve soyca Kıpçak Türklerine dayanan Balaban, devlet içinde büyük bir nüfuz kazanmıştı. Balaban, süratle harekete geçerek, muhtelif bölgelerde isyanları bastırdı. Hind kabilelerini, racaları ve bazı emîrleri cezalandırdı. 1247 senesinde, Kâlinca ile Kemâ arasındaki bölgeyi ele geçirdi. 1255 senesinde Kutlug Hanın isyanını bastırdı. 1257 senesinde tekrar Hindistan’a giren Moğollara karşı, büyük bir ordu hazırladı. Moğolların geri çekilmelerini fırsat bilerek, birlikleri ile orduya katılmayan bazı vali ve beylerin üzerine yürüdü. Bunları sindirdi ve bir çoğunu affetti. Sultan Nâsıreddîn Mahmud Şahın 1266 yılında ölümü üzerine, iktidarın gerçek hakimi olan Balaban, Gıyâseddin lakabıyla tahta çıktı.

Tahta çıkar çıkmaz, merkez ordusunu yeniden düzenledi. Âsâyişi bozan Hinduları ve Delhi civarındaki haydutları şiddetle cezalandırdı. Balaban, idaresi altında büyük bir ordu bulunmasına rağmen, sultanlığın kaybettiği toprakları geri almak için, fazla bir gayret göstermedi. Tek düşüncesi, hudutları tehdit eden Moğollara karşı hazırlıklı olmaktı. Bu gayeyle Sind ve Batı Pencab’ın idarî durumunu yeniden düzenledi. Bölgeye önce Şir Hanı, ölümünden sonra oğlu Muhammed Hanı vali tayin etti. Diğer oğlu Mahmud Buğra Han ise, bir orduyla kuzeyde bulunuyordu. 1279 senesinde Moğollar, Pencab’a saldırdılar. Delhi Sultanlığı topraklarında epeyce ilerleyerek, Sütlüce Irmağını aştılar, fakat bozguna uğratıldılar.

Moğol saldırısını fırsat bilen Bengal Valisi Tuğrul Han, ayaklanarak bağımsızlığını ilan etti. Balaban, Moğolları yendikten sonra, kuzeyde bulunan oğlu Buğra Hanın ordusunu da yanına alarak, Bengal üzerine yürüdü. Tuğrul Han, hazinesini ve fillerini alarak, Orissa ormanlarına sığındı ise de, ele geçirilerek öldürüldü. Bengal valiliğine oğlu Mahmud Buğra Hanı tayin etti. Balaban’ın 1287 yılında vefatından sonra başa geçen Muizzüddîn Keykubâd’ın başarısız idaresi, yerine geçen oğlu Keyûmers’in de küçük yaşta olması üzerine, Halaçların Reisi Firuz Şah, rakiplerini yenerek, Celâleddin lakabı ile, Delhi Sultanlığının başına geçti. Celâleddin Firuz Şahın, 1290 senesinde Delhi Sultanlığı tahtına geçmesinden sonra, idare, Halacîler sülâlesine geçti.

Delhi Sultanlığına hakim olan Halaç ailesi, eski bir Türk kabilesi olan ve kesin olarak tespit edilemeyen bir tarihte Türkistan’dan göç edip, doğu Afganistan ile Hindistan’ın kuzey hudutlarına yerleşen Halaç Türklerine mensupturlar.

Firuz Şah’ın, tahta çıktıktan sonra, Hintli Prenslere karşı seferleri, müspet sonuçlar vermedi. Onun asıl isteği, Moğollardan uzak kalmaktı. 1291-92 senesinde, Moğol ordusunun büyük bir istilâ teşebbüsü, başarıyla önlendi ve Moğolların çoğu esir edildi. Bu esirlerin büyük bir kısmı, Müslüman olarak, Delhi Türk Sultanlığının hizmetine girdiler. Aynı sene içinde Mandor ve Ucceyn’e seferler düzenlendi. Bu arada, Karâ valisi ve damadı Alâeddin Muhammed, hükümdardan izin almadan Devagir üzerine sefere çıktı. 1294 senesinde, sekiz bin kişilik bir süvari birliğiyle yola çıkan Alâeddin, Vindhyalar Dağlarını geçerek zor şartlar altında iki ay süren bir yolculuktan sonra, Devagir’e vardı ve şehri kısa sürede ele geçirdi. Alâeddin, aldığı büyük ganimetlerle ülkesine döndü. Firuz Şâh, bu galibiyete çok sevindi. Yeğenini tebrik ve teftiş için Karâ’ya gitti. 1296 yılında çıktığı bu yolculuğu esnasında vefat etti. Yerine Alâeddin Muhammed Halacî geçti.

Alâeddin Muhammed, uzun seneler, Moğol saldırılarına karşı koymakla uğraştı. 1299 senesinde Kutlug Hoca’nın kumandasında 200.000 kişilik bir Moğol ordusu, Delhi önlerine kadar geldi. Alâeddin, Moğollara karşı ordusunun az olmasına rağmen, kahramanca savaştı ve Moğolları bozguna uğrattı. İç işlerini düzelten Alâeddin Muhammed, 1302 senesinde, fetihler yapmak için sefere çıktı. Racistan’da, ünlü Çitor Kalesini kuşatarak aldı. Fakat ordu bu seferden yorgun ve çok kayıp vermiş olarak döndü. Ayrıca Telingan Devleti üzerine gönderdiği ordu da, başarı elde edemeden ve yorgun döndü.

1305 senesinde Amroha ve 1306 yılında Ravi yakınlarında, Moğollar bozguna uğratıldı. Bu mücadeleler sırasında, Dipâlpur eyaleti hudutları, Melik Gazi Tuğluk’un idaresine verildi. Melik Gazi’nin her sene düzenlediği seferlerden dolayı da, Moğol tehlikesi kalktı.

Kuzey Hindistan’ın hemen hemen tamamına hakim olan Alâeddin, 1308 senesinde Melik Kâfur’u güney seferine gönderdi. Melik Kâfur, önce Varangel’i 1310 senesinde de Madura ve Duâramudra’yı ele geçirdi. Böylece sultanlığın güney sınırları, deniz sahiline kadar dayandı.

Sultan Alâeddin, hiç tahsil görmediği halde, şahsî kabiliyet ve tecrübeleri ile devlet topraklarını genişletti. Birçok idarî yenilik yaptı. Müslümanların refah ve huzur içinde yaşamalarını sağlamaya çalıştı. Sultan Alâeddin 1316 senesinde ölünce, Melik Kâfur, Veliahd Hızır Hanın yerine henüz 5-6 yaşındaki Şihâbüddîn Ömer’i tahta çıkardı. Buna karşı çıkan Alâeddin’in üçüncü oğlu Mübârek Han, Melik Kâfur’u öldürttü. 1316 senesi Nisan ayında kardeşini de hapse attırarak, Kutbeddin lakabı ile tahta çıktı. Mübârek Han, babasının bazı kanunlarını yürürlükten kaldırdı. Gucerât ve 1318 senesinde Devagir’deki isyanları bastırdı. Ancak, bir Hindu dönmesi ve kölesi olan Hüsrev Han tarafından 1320 senesi Nisan ayında öldürüldü. Hüsrev Han, tahta geçti.

Hüsrev Han, tahta geçtiği zaman Pencap’ta hudut bölgeleri kumandanı olan Gazi Melik Tuğluk isyan etti. Oğlu Fahreddin Cavna’nın da teşvikiyle Delhi üzerine yürüdü. Delhi önlerinde yapılan savaşı, Gazi Melik Tuğluk kazandı. Hüsrev Han, yakalanarak idam edildi. Gazi Melik de, 1320 senesi Eylül ayının altısında, Delhi Sultanlığı tahtına çıktı. Bu tarihten itibaren Delhi Sultanlığında, Tuğluklar devri başladı.

Babası Türk, annesi Hindli olan Gazi Gıyâseddin Melik Tuğluk, tahta geçtikten bir hafta gibi kısa bir zaman zarfında, sükûneti sağladı. Tuğluk-âbâd adı ile yeni bir şehir kurdu ve burasını hükümet merkezi yaptı. Dekken’deki Varangel Racası isyan edince, Uluğ Han unvanı alan oğlu Cavna Hanı, o bölgeye gönderdi. Bu sefer, başarısızlıkla neticelendi. 1323 senesinde, tekrar Dekken üzerine gönderildi. O da Bidâr’ı fethettikten sonra Varangel’e doğru ilerleyerek burayı da ele geçirdi. Bu tarihten itibaren Varangel, Sultanpür olarak adlandırıldı. Cavna Han, bölgede son olarak Telingâna’yı fethetti. Burası, ilk defa doğrudan doğruya Müslümanların idaresine girdi.

1325’te Tuğluk Hanın ölümü üzerine oğlu Cavna Han, Muhammed Şah lakabı ile tahta geçti. Muhammed bin Tuğluk, bazı idarî ve askerî tedbirler aldı. Güneydeki fetihler sebebiyle, bölgede yeni bir saltanat merkezi yapılmasına ihtiyaç duyarak, 1327 senesinde Devagir’i yeniden inşa ettirdi. Devletâbâd adını verdiği bu şehri, hükümet merkezi yaptı. Hükümet memurları, âlimler ve halktan pek çok kişi buraya yerleşti. Muhammed Han, gönüllü göçün az olması yüzünden, halkı Devletâbâd’a göç etmeye zorladı. Bu duruma kızan halk, arazilerini terk ederek hırsızlığa başladı. Sultanın, bunlar üzerine bir birlik göndermesi, arazide ziraat yapılmasını zorlaştırdı ve Delhi’de kıtlık baş gösterdi.

Muhammed Han devri, bundan sonra, daimî olarak isyanlarla geçti. 1335 senesinde, Ma’ber Valisi Seyyid Celâleddin Madura, bağımsızlığını ilan etti. Sultan bu valinin üzerine yürüdü ise de, bir netice elde edemedi. Böylece Ma’ber, Delhi Sultanlığının idaresinden çıktı.

Bengal Valisi Behram Han’ın, 1338 senesinde ölümünden sonra, sultanlığa bağlı Doğu Bengal eyaleti, istiklalini ilan etti. Aradan bir sene geçmeden Ali Şah Kar adında bir kumandan, isyan etti, fakat isyan, anında bastırıldı. Arkasından Avadh Valisi Ayn-el-Mülk ayaklandı. Sultan, bütün güçlüklere rağmen bu isyanı da bastırdı. Ayn-el-Mülk yakalanarak hapsedildi ise de, bir süre sonra af edilerek tekrar Avadh valiliğine getirildi.

1343 senesinde, Pencab eyaletindeki Sunâm, Samânâ, Kaythal ve Guhrâm’da isyanlar çıktı. Ancak, bu isyanlar şiddetli bir şekilde bastırıldı. Muhammed Tuğluk, yine bir isyanı bastırmak üzere Sind Seferine çıktığı zaman Tahattha yakınlarında hastalanarak, 1351 senesi Martında öldü. Muhammed Tuğluk’un ölümü sırasında Hindistan’da, üçü ayaklanmalardan ortaya çıkma, beş tane bağımsız Müslüman Türk devleti vardı.

Başsız ve güçsüz durumda kalan ordunun ileri gelen kumandanları ve devlet adamlarının ısrarıyla, ölen sultanın yeğeni Firuz Şah, sultanlığı istememesine rağmen, tahta çıkarıldı.

Firuz Şah, tahta geçtikten sonra, devleti kuvvetlendirmek için seferlere çıktı. Bengal bölgesinin hakimi İlyas, 1345 senesinde Batı Bengal’de bağımsızlığını ilan etmiş, 1352 senesinde ise Doğu Bengal’i ele geçirmişti. Firuz Şah, önce İlyas’ın üzerine yürüdü ve onu İkdala Kalesine çekilmeye mecbur bıraktı. Firuz Şah, bu seferden sonra Orissa üzerine yürüyerek burayı ele geçirdi. Orissa Racası barış yapmak istedi. Senelik yirmi fil vergi vermek üzere barış yapıldı.

Firuz Şah, 1367 senesinde doksan bin süvarî, 480 fil ve çok sayıda piyadeden meydana gelen ordusu ile, Thattha üzerine sefer düzenledi. Çok büyük sıkıntıların çekildiği bu sefer sonunda, Sind Câmlarının hükümdarı Câm Mâli’nin, senede 400.000 Hind parası vermesi şartıyla anlaştılar.

Firuz Şah, 1388 senesi Eylül ayında, seksen üç yaşındayken öldü. Her işinde âlimlere danışan Firuz Şah, ülke topraklarını genişletmek için, büyük seferlere çıkmaktan ziyade iç işleri ile uğraşmayı tercih etti. İşlerinde en büyük desteği hocası Celâleddin Hindî’den görmekteydi. Vergileri koyup kaldırmakta, dinin hükümlerine çok dikkat ederdi. Dine uymayan her türlü vergiyi kaldırdı. Devlet geliri, azalacağı yerde daha da arttı. Devlet idaresinde yaptığı düzenlemeler, malî ve iktisadi alanlarda, büyük bir gelişmeye sebep oldu. Müslüman ve gayrimüslim, bütün halkın refah ve saadetine hizmet etti.

Firuz Şah’tan sonra şehzadeler arasındaki mücadeleler, onun yaptığı bütün iyi işlerin tahrip olmasına ve sultanlığın kötü duruma düşmesine sebep oldu. Bu mücadelelerden sonra, torunu Gıyâseddin Tuğluk tahta geçti. Bu tarihten Timur Han’ın 1398 senesindeki Hindistan Seferine kadar taht, altı defa el değiştirdi. Timur Han, 1398 senesi Eylül ayında, İndus Nehrini geçerek Hindistan’a girdi. Delhi Sultanı Mahmud Şah, elindeki yetersiz kuvvetlerle karşı koymaya çalıştı ise de Delhi önündeki muharebede yenildi. Delhi, Timur Hanın eline geçti. Timur Han, 1399 senesinde Türkistan’a geri dönünce, Mahmud Şah, yeniden hükümdar unvanını aldı. Fakat önce Mallû, sonra da Devlet Han Ludi’nin elinde bir kukla hükümdar olarak kaldı. Mahmud Şahın, 1413 senesinde ölmesiyle, Tuğluk Hânedânı sonra erdi.

1414 yılında Delhi’yi ele geçiren Mültan Valisi Hızır Han, ölünceye kadar, bölgeyi Timur ve Şahruh adına idâre etti. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mübârek, bağımsızlığını ilan etti. Böylece Delhi Sultanlığının idaresi, peygamberimizin neslinden olduklarını iddiâ etmeleri yüzünden “Seyyidler” adını alan Hızır Han nesline geçti.

Mübârek Şahın saltanatı, ayaklanmalarla geçti. Mübârek Şah, 1434 senesinde nüfuzunu kırmak istediği veziri Server-ül-Mülk tarafından öldürüldü. Yerine kardeşinin oğlu Muhammed, ondan sonra da 1444’te onun oğlu Âlem Şah çıktı. Hepsinin saltanatı, kargaşalık, ayaklanma, iç ve dış harplerle geçti. Bu yüzden, devlet, gittikçe zayıfladı. Son yıllarda devlet işleri, Pencab’ın büyük bir kısmına hakim olan Behlül Han Ludî adında bir Afgan beyinin eline geçti. 1451 senesinde, Behlül’ün baskısına dayanamayan Âlem Şah, tahtı ona bırakarak Badaun’da yerleşti. Böylece Delhi Türk Sultanlığı sona erdi ve hükümdarlık Afgan asıllı Lûdîlerin eline geçti.

Delhi Türk Sultanlığının idarî teşkilâtı, genelde Türk İslâm devletlerinin teşkilâtına dayanmaktaydı. Saray teşkilâtının başında Vekil-i Dâr bulunurdu. Ondan sonra idaresinde hâciblerin görev yaptığı Emir Hâcib veya Bâr Bey denilen saray görevlisi gelirdi.

İdârî işlere vezir bakmaktaydı. Dinî işler ise, Sadr-üs-Sudûr denilen görevlinin idaresindeydi. Bu zat, aynı zamanda sultanlık baş kadısı Kâdı-i Memâlik görevini de yapardı.

Delhi Türk Sultanlığı, süvarî kuvvetlerinin büyük rol oynadığı, düzenli bir orduya sahipti. Askerler, önce, iktalardan faydalanırlardı. Daha sonra maaş almaya başladılar. Orduda fillerin önemli bir yeri vardı. Fillerin üzerinde okçular bulunurdu. Ayrıca, bunlardan düşman saflarını yarmak ve maneviyatlarını bozmak için faydalanılırdı. Ordunun piyade sınıfının çoğunu Hindular meydana getirirdi. Hassa askerleri dışında, piyadeler geçici olarak orduya alınırdı.

Birçok âlim, şair, yazar ve sanatkârı himayelerine alan Delhi Sultanları, kültür ve sanatın gelişmesine büyük hizmet ettiler. Balaban devri, ilim ve sanat bakımından önemlidir. Onun devrinde Ferîdeddîn Mes’ûd, Sadreddîn bin Behâeddîn Zekeriyyâ, Bedreddîn Ganevî gibi İslâm âlimleri, Hamîdeddîn, Bedreddîn Dımeşkî, Hüsâmeddîn gibi tıp âlimleri yetişti. Büyük âlim Emir Hüsrev Dehlevî, Delhi Sultanlarından himaye gördü. Hüsrev Dehlevî, Hindistan’da şiirlerini Farsça yazan şairlerin en büyüğüdür. Şairliği yanı sıra, tarihî eserler de yazmıştır. Delhi sarayında yaşayan şairlerden birisi de Hüsrev Dehlevî’nin yakın arkadaşı Necmeddîn Hasan Sencerî idi. Bu iki zatın yakın dostu tarihçi Ziyâeddîn Bernî, 1357 senesine kadar Delhi Sultanlığının tarihini anlatan Tarih-i Firuz Şah adlı eserin yazarıdır. Nizâmüddîn Evliyâ, Ferîdüddîn Genc-i Şeker ve Şeyh Nureddin, Celâleddin Hindî gibi büyük tasavvuf âlimleri, Delhi Türk Sultanlığı zamanında yaşamış, Hindistan’ın meşhur ve büyük velîleridir.

Delhi Sultanları, geniş imar faaliyetlerinde bulundular. Günümüze kadar ulaşan birçok eserler yaptılar. Ayrıca yeni şehirler inşa ettiler. Yaptıkları eserlerin büyük kısmı Delhi’dedir. Kutbeddîn Aybeg’in yaptırmaya başladığı 79 metre yüksekliğindeki Kutb Minâr ismi ile meşhur minare, daha sonra bitirilmiştir. Aybeg, ayrıca Cayna mabetleri enkazını kullanarak Kıdvet-il-İslâm adlı camiyi inşa ettirdi.

Halacî Hânedânlığı zamanında, Hindistan’daki Müslüman mimarisi, Selçuk mimârisi teknik ve üslubunun etkisinde gelişti. Alâeddin Halacî zamanında Kıdvet-il-İslâm Camiinin yanında yapılan medrese, bunlardan biridir.

Tuğluklarda Firuz Şah, birçok imar faaliyetlerinde bulundu. Ayrıca, eski eserlerin tamir ve ihyasına büyük önem verdi. Hisar ve Cavnpûr gibi birçok meşhur şehir kurdu ve tamir ettirdi. Ayrıca Firuzâbâd adıyla Delhi yakınlarında, yeni bir başkent inşa ettirdi. Buranın güneyinde Havz-ı Hassı denilen büyük havuzun kenarında bir medrese yaptırdı. Bunlardan başka; 50 sulama bendi, 40 cami, 30 medrese, 20 hânkâh, 100 kervansaray ve han, 5 dârüşşifâ, 100 türbe ve mezar, 10 hamam, 150 sulama işlerinde de kullanılabilecek kuyu ve su biriktirmeye mahsus havuz, 100 köprü yaptırmıştır.

Kimekler (Kimek Devleti)

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Kimekler (Kimek Devleti)

Ortaçağ’da Türk Anayurdu’nun batı kesiminde yaşayan Kimekler (Kimegler), eski ve büyük bir Türk ulusudur. VIII. yüzyıl ortalarından, XI. yüzyıl ortalarına değin süren bir devlet de kurmuşlardı.

Kimekler’in yaşamış olduğu bölgenin yerli tarih kaynakları, son derece kıttır. Orada yürütülen arkeoloji araştırmaları, pek yetersiz bulunduğu gibi, yazılı tarih kaynakları da henüz ele geçmediğinden, Kimek ülkesinin iç haberleri yoktur. Göktürk çağı yazıtlarında (VIII. yy.) Kimekler veya bu boy birliğinde bulunan öteki boylar üzerinde bilgi verilmemektedir.

Komşu bölgelere ait yabancı kaynaklar da titizlikle taranarak, incelenmemiştir. Çinlilerin kuzeybatı yönünde ve oldukça uzakta bulunmalarına rağmen, onların Kimekler’i bildikleri, Saray Yıllıkları’ndaki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bazı eski kayıtlar da, IX. ve X. yüzyıla ait İslâm coğrafya eserlerinde bulunuyor. Bunlar, düzenli ve etraflı değil, tüccar ve gezginlerden derlenmiş, küçük bilgilerden ibarettir.

Kimek (Kimäk) boy adı, Kime (kéme) “gemi” sözcüğünün ilk şekli olan “Kimeg”den alınmış olabilir. Bilindiği gibi onlar İrtiş (Ertiş) ırmağının iki yanında yaşamışlardı. Bu büyük akarsuyu geçmek için, onların kullandıkları bir tür gemiden alarak komşularınca verilmiş olabilir. Türk boy biliminde böyle kullanılan hayvan veya eşyanın adının, boya ad olarak verildiğini biliyoruz. Nitekim biçimce buna benzeyen “Kanglı” ve “Kayıg” adlı boylar da, eski kaynaklarda geçmektedir.

Kimekler, tarih sahnesinde, İrtiş’in orta boyunun iki yanında ve daha çok doğu yöresinde iken görünmüşlerdir. Burası, Türk Anayurdu’nun batı kesimidir. Kimekler’in ilk yurtları, belki yine burası idi. Belki de İrtiş’in doğusundaki Altaylar’dan yayılarak, buraya indiler. Türk ilkçağı başlarında, İrtiş boyunda, başka Türk boyları bulunduğuna göre, bu ikinci ihtimal daha mümkün görünüyor.

Kimekler, yakın komşuları Farsların, destanî tarihinde yer almıştır. Gerçekten, Kimekler’in Turan ötesi komşusu olan Farslar’ın eski destanlarında bu ulusun adı geçmektedir. Fars söylentilerini derleyerek “Şehname” adlı büyük eserini ortaya koyan ünlü şair Tus’lu Firdevsî (935?-1020?), Turan’ın büyük hükümdarı Afrasyab’ın (Alp Er Tunga), İran Hükümdarı Keyhusrev’e yenilip, geri çekildiğinde, Kimek ülkesine ve “Derya-yi Kimek”e gittiğini anlatır.

VII. Yüzyılda

Bu yüzyılda Kimekler’in, Altay dağlarının kuzey batısında ve İrtiş ırmağının orta kıyılarında yaşadıkları anlaşılıyor. Bu durumda, Batı Göktürk Kağanlığı’nın sınırları içinde ve onların hakimiyeti altında olmalıdırlar. Yüzyıl boyunca, Batı Göktürk Kağanlığı zayıfladığı ölçüde, onun idaresi altında bulunan boylar, bağımsızlığa doğru gidecekler ve kendi idarelerini kazanacaklardır. Yine bu arada, yüzyılın sonlarına doğru, Çu havzası merkez olmak üzere Türgiş Devleti de kurulacaktır.

VIII. Yüzyılda

Yüzyılın ortalarına değin İli havzası, Batı Türklerinden bir bölük olan Türgişler eline geçmiş bulunuyordu. Geçen yüzyılın sonlarına doğru kurulan bu Türgiş Kağanlığı’nın hâkimiyet alanı, İrtiş’in orta havzalarına uzanmış olsa gerektir. Bununla birlikte, Türgiş-Kimek münasebetleri üzerinde hiç bir bilgimiz yoktur. Öte yandan, Gök Türk çağı yerli kaynaklarından olan ve yüzyılın ilk yarısına ait yazıtlarda, “İrtiş” adı birkaç kere anılır ise de, onun kayıtlarında hangi boyların yaşadığı belirtilmemiştir.

Yüzyılın ortasında, doğu ve batıdan uzanmış iki istila ordusu, Arap ve Çin orduları, karşı karşıya geldi. Her ikisi de, bölge için hakimiyet mücadelesinde idi. Kimekler’in güneyinde yaşayan Karluklar’ın, 751 yılı yazında yapılan Talas Savaşı’nda, Araplar yanında yer almasıyla, Çinliler, büyük bir yenilgiye uğrayıp çekildiler. Bununla birlikte, Arap kumandanı da, bölgedeki hakimiyetini kuramadı. Böylece Isık Göl’ün batısında uzanan Talas yöresi, adı geçen Karluklar’ın idaresi altına girdi. Oradaki bazı boylar, otlaklarını bu yeni hakime bırakarak kuzeybatıya doğru çekilmek zorunda kaldı. Karluklar’ın gittikçe güçlenmesi sonucu, 765 sıralarında Türgiş Devleti de artık kesin olarak dağıldı. Bununla, Çu havzası, onların sınırı içine giriyordu. Öte yandan daha 745′lerde Uygur, Karluk ve Basmıllar’ın akınlarıyla, doğudaki Göktürk Kağanlığı da çökmüş bulunuyordu.

Doğu ve Batı Türkistan’da arka-arkaya gelen bu olaylar sonucu, Orta Asya’daki siyasî durumun değişmesi sırasında, Kimekler de VIII. yüzyıl ortalarında bağımsızlıklarını almış ve devletlerini kurmuş olmalıdırlar. Onların bir çok boydan kurulmuş bir ulus olduğunu biliyoruz. İşte gerek bununla ilgili sonraki haberler, gerek çağın benzer Türk devletleri göz önünde tutulduğunda, bu devletin göçer evli büyük boylardan kurulu birlik niteliğinde olduğu anlaşılıyor. Devlet idaresinde “Hakanlı” derecesinde bir teşkilat kurmuş olan boy birliğinin en kalabalık boyu, belki daha başta Kıpçaklar idi.

Kimek Devleti ile ilgili en eski bilgi, Arap elçisindendir. Emeviler’in yıkılışı ve Abbasîler’in çıkışı sıralarında, Halife tarafından Tokuz-Oğuz Hakanı’na elçi olarak gönderilmiş Bahroğlu Temim (Temim b. Bahr el-Muttavvi’î), raporunda Kimekler’i de gördüğünü, hükümdarlarını ve göçer evli hayatlarını anlatarak belirtilmiştir (760-800?).

Bu yüzyılın son çeyreğinde Oğuzlar’ın Doğu Türkistan’ın Selenge bölgesindeki yerlerinden, batıya doğru hareketle, bir aralık Kara ve Ak Ertiş’de Kimekler’in güneyinde komşu kaldıklarını, Arap kaynaklarının Abbasî halifesi Mehdî çağına (775-785) ait haberlerinden öğreniyoruz. Arap tarihçisi Ali el-Mes’ûdî, Oğuz, Karluk ve Kimekler’in birleşerek Peçenekler’e karşı mücadeleye giriştiklerini anlatır.

Ona göre adı geçen boylar, Aral Gölü kuzeyi ile Hazar arasında yaşayan Peçenekler ile Peçni, Bacgırd (Başkurd) ve Nugerde adlı boylar üzerine saldırmışlardır. Bu Peçeneklerin doğusunda, Kıpçaklar ile Oğuzlar bulunuyordu. Amansız bozkır mücadelesi sonunda Peçenekler, yenilmeleri sonucu otlaklarını (ve yurtlarını) onlara bırakıp batıya doğru çekilmeye başlayacaklardır. Böylece Peçenekler’i biz, daha sonra doğu Avrupa’da, Kuzey Kafkaslar’da ve Hazarlar arasında yer almış göreceğiz. Bu haberlerden anlaşılıyor ki, batıya gelen Oğuzlar, eski yakınları olan boylar ile birleşerek, kendilerine yurt bulmak üzere adları geçen boylara karşı mücadeleye girmişlerdir. Bu bozkır mücadelesi, VIII. yüzyıl sonları veya IX. yüzyılın başlarında Oğuzlar’ın yeni yerlerine yerleşmesiyle bitmiştir. Büyük bir kısmı Avrupa’ya doğru göçe başlayan Peçenekler’den, eski yerlerinde kalan az sayıdaki uruklar ise, yeni gelen Oğuz ulusu içine gireceklerdir. Bunları, Oğuzlar’ın, sonraki 24′lü boy düzeninde buluyoruz.

IX. Yüzyılda

Bu yüzyıl sırasında, yine İrtiş ırmağı boyunda ve bugünkü Kazakistan’ın kuzeydoğu illerinde, fakat çok daha yayılmış olarak, büyük Kimek Devleti, varlığını sürdürdü. İslâm coğrafyacılarının Orta Asya’dan ilk bilgileri derlediği sırada, Batı Türkistan’ın kuzeydoğusunda, henüz İslâm’ı kabul etmemiş bir çok Türk boyu göçerevli yaşıyordu. Coğrafyacılar, Oğuzlar’ın (Guz) kuzey doğusundaki çok geniş bozkırda ve İrtiş ırmağı boyunda, Kimek adlı büyük bir Türk ulusunun bulunduğunu, onların batıda İtil veya Kama Irmağına değin uzanan yerleri, idareleri altında tuttuklarım belirtiyorlar. Bu durumda, Türkistan’ın kuzeyinde, batıdan doğuya, sırasıyla Oğuz devleti, Kimek devleti ve Kırgız Beyliği’nin bulunduğu anlaşılıyor.

Kuman-Kıpçak meselesi üzerine eğilenlerden Çek bilgini D. A. Rasovsky, bu IX. ve X. yüzyılda İrtiş ile Ural arasında yaşayan Kimek boyunun aslında Kuman olduğunu, bunların bir oymağını Kıpçaklar’ın teşkil ettiğini, X. yüzyıldan başlayarak bu Kıpçak adının yavaş yavaş bütün Kimekler’e ad olduğunu ileri sürmüştü.

X. Yüzyılda

Onuncu yüzyılda, Batı Sibirya’nın Güney yarısında Kimek Hakanlığı, büyük bir ulus halinde hayatına devam ediyordu. Ülkenin batı kesiminde Yayık (Ural) ırmağına değin uzanan yörede, birlikten bir boy olan Kıpçaklar yayılmışlardı. Komşuları olarak doğuda Kırgızlar, güneydoğuda Karluklar, güneybatıda Oğuzlar bulunuyordu. Kimek devletinin sınırları, yüzyılın ikinci yarısında, güneyde Seyhun boyundaki Savran kasabasına, batıda ise Ak İtil ırmağı kaynaklarına dayanmıştı.

Yüzyılın başında kuzeydoğu Çin’den çıkmış olan bir Moğol boyu olan Kıtanlar (K’itan, Kıtay, Khitay) bir devlet kurdular (916). Bunun sonucu olarak, oradaki bazı Türk boyları, batıya çekilmeye başlamıştır. Kıtan sürüleri, 924 yılında Selenge havzasını işgal ettiler ve Karabalık (Kara-Balasagun) kentine de girdiler. Onların akınları sırasında, 840 yılından beri oralarda bulunan Kırgızlar da sürülüp atıldı. Yukarı Kem (Yenisey) ve Kobdo yöresi bozkırına geçen Kırgızlar ise, oradaki Türk boylarını batıya sürdüler.

Yüzyılın ortalarında, Kimekler’in batıya doğru yayılması sürüp gitti. Batı kesimindeki boylar, Ural sıradağlarının güneybatı yöresine, Çim (Emba) ve Yayık (Ural) ırmakları vadilerine hakim oldular. Bu arada Hazar denizi kıyısına da ulaştılar. Coğrafyacı Istahrî’ye (933-51) göre, Kimek ile Guz (Oğuz) arasındaki sınırı İsil (Atıl, İtil?) ırmağı çizer.

Son araştırmalara bakılırsa, X. yüzyılda Orta Asya’daki Türk boyları şöyle dağılıyordu: En doğuda, Nanşan yöresinde Sarılar (Uygurlar), onların batısında Kaşgar’a değin uzanan alanda Karahanlılar Hakanlığı, Isık göl havzasında Türkmenler ve Karluklar, kuzeyde Altaylar’a varan yörede Kimekler, bunların doğusunda Kırgızlar, Kimekler’in batı kesiminde Tobol-İşim havzasında Kıpçaklar, onların güneyinde Ertiş-Seyhun-Yayık arasında Oğuzlar.

Kimekler için bir bölüm ayrılmış bulunan Hudûdü’l-Âlem’de (982), onların hükümdarlarına “Hakan” denildiği belirtilir. Bu kayıt, Kimekler’in bağımsız devletini ve bu devletin niteliğini açıkça göstermektedir.

XI. Yüzyılda

Güneybatıya sarkmaya devam eden Kimekler ve Kıpçaklar, yüzyılın başlarında Seyhun’un orta ve aşağı kıyılarına da hakim oldular. Aşağı İrtiş-İşim Tobol havzasında bulunan Kıpçaklar, çoğalarak daha geniş bir alana yayılmışlardır. Bu sıralarda batı komşuları Hazarlar içine girdikleri de düşünülebilir.

Yüzyılın başlarında, Kıtanlar’ın batıya doğru akınları gelişmeye başlamıştır. Bu sıralarda Kumanlar’ın ilk yurtlarından batıya doğru göçleri de, Kuzey Çin’deki Kıtan devleti’nin bu baskısına bağlanmaktadır. Şerefüzzemân Tâhir Mervezî’nin (1120?) aktardığına göre, Kunlar, Kıtay (Kıtan)’dan korkarak göçtüler. Arkadan gelen Kaylar, onları daha ileriye sürdü. Onlar Sarı’yı (Uygur), onlar Türkmenler’i, onlar Oğuzlar’ı, onlar Peçenekler’i iterek yurtlarını aldılar, işte bu sıralarda, Aral Hazar bölgesindeki Peçenekler’in kuzeyinde Hazarlar, doğusunda Kıpçaklar, güneyinde Oğuzlar bulunuyordu. İbnül-Esîr’de anlatılan, 1012-13′de Türklerin Çin’den çıkışı haberi de, yine bu Kun ve Sarıların (Uygur), Türkmen yurduna gelişi olmalıdır.

Gerçekten, 1004 yılında Çin ile barış yapan Kıtanlar, önce Kore ve sonra Gobi üzerine döndüler. Bu sonuncu bölgeden de, 1009 yılında Uygurlar üzerine yürüdüler ve onlardan Batı Kansu ile Kan-çou ve Su-çou kentlerini aldılar. 1017 sırasında Kıtan sürüleri, Karahanlı Devleti sınırları içindeki Kaşgar bölgesi ile Isık Köl yöresine de girmişlerdir. Çağın kaynaklarına bakılırsa, Kıtanlar, 300 bin çadır halkı halinde (toplamı belki iki milyona yakın nüfus) Karahanlı ülkesini istilaya başlamış oluyordu. Bazı öncüleri ise, Isık Göl’ün batısında bulunan başkent Balasagun’a sekiz günlük yere yaklaşmışlardır, işte bu ağır akın ve istila, Orta Asya’daki Türk boyları arasında, yeniden büyük bir boylar göçü doğurdu. Göçebe Kıtanlar’ın bütün varlıklarıyla, Türk boyları yurtlarına saldırışı, gerçekten ağır bunalıma yol açmış ve Türk boyları da birbirini yerlerinden sürerek, büyük bir göçe başlamışlardır.

XI. yüzyılın ilk yarısındaki büyük boylar göçü, Kimek ulusu üzerinde de kötü tesir bıraktı. Boy birliğinde ağır bir bunalım doğdu ve birlik bozuldu. Öyle anlaşılıyor ki, yüzyılın ortalarına doğru ülke içindeki karışıklıklar çoğaldı ve zayıflamış bulunan merkezî idareye karşı baş kaldırmalar arttı. Öte yandan, büyük nüfusa sahip Kıpçaklar’ın, çevredeki boylar üzerinde hakimiyet kurmaya girişmesi, ayrıca bunlardan bir kısmının batıya doğru göçe başlaması, Kimek Devleti’ni çözmüş olmalıdır. Boy birliğinin dağılışı ve merkezî idarenin çöküşü, o derecede anî ve kesin olmuştur ki, yüzyılın ikinci yarısında Kimek Devleti ve ulusunun adı bile unutulmaya başlamıştır. Onun yerini, en kalabalık boy olarak Kıpçaklar aldı. Bu son husus, yurtta kalan Kıpçakların, üstün sayılarıyla, belki de boy birliği idaresini ellerine geçirmeleri demek olabilir. Kimek ülkesindeki bütün boylar da bu Kıpçaklara bağlanmıştır.

Değerli eseri Dîvanü Lügati’t-Türk’ü yüzyılın ikinci yarısı ortalarında bitiren, Karahanlı ülkesinden Kaşgarlı Mahmud, Kimeklerden hiç söz etmez. Bu eserde, sadece, Kimek boy birliğinden olan ve yine İrtiş boyunda yaşayan Yimekler (Yemekler) tanıtılmış ve onların da Kıpçakların bir cifi (oymağı) olduğu belirtilmiştir. Ancak Kaşgarlı, bu bilgiye hemen şunu da katmıştır: “Bizce onlar Kıfçak’tır, ama Kıfçak Türkleri, kendilerini ayrı sayarlar”. Bu küçük açıklama, bazı mühim hususları akla getirmektedir: Kimek boy birliği, artık iyice dağılmış ve o toplayıcı ad unutulmuştur. Birlikten belki sadece Kıpçaklar ile Yimekler yerlerinde kalmışlardır. Pek kalabalık olan Kıpçaklar ise, kendilerini ayrı, belki de üstün saymaktadırlar.

Kimek ulusu, benzerlerinde olduğu gibi, bir çok Türk boyunun birleşmesinden ortaya çıkmış idi. XI. yüzyılın ortalarında olan dağılma sonunda, bu birliğin boylarından bazılarını, ya tek başına kalmış veya başka boy birlikleri içine girmiş bulmaktayız.

Birliğin en kalabalık boyu olan Kıpçaklar, Batı Sibirya bozkırı ile Hazar Denizi kuzeyinde yayılmışlardı. Bunlardan bir kısmı, Kumanlar ile birlikte orta Avrupa’ya doğru uzandı. Ve orada yeni bir boy birliği devleti kurdu. Kendi alanlarında kalanlar ise, XV. yüzyılda yeni etnik toplumlar kurulana değin, varlıklarını sürdürdüler.

Kimeklerin durumu da, Kıpçaklarınki gibi oldu. Bir kısmı yerlerinde kalırken, bir kısmı Kıpçaklar yanında Doğu Avrupa’ya geçti. Muhammed Nesevî’nin (1241) verdiği bir malumatta, Yimeklerin XII. yüzyılda Seyhun boyuna indiklerini ve oralarda Harezmşahlar Devleti hizmetine girdiklerini öğreniyoruz. Bu devletin bazı askerî sefer ve başarılarında, büyük rol oynamışlardır. Avrupa’ya giden Yimeklerden bir bölüğünü daha sonra, XIV. yüzyıl başlarına ait bir başka bilgiye göre, Altınordu Devleti’ndeki Kıpçaklar arasında buluyoruz.

Birlikten başka bir boy olan Bayandurlar, galiba çok kalabalık ve yaygın değil idiler. Bunlar, sadece Oğuz ulusu içine girdiler. Daha sonra Türkiye’ye doğru akan Oğuzlar arasındaki Bayandurlardan Akkoyunlu soyu, XV. yüzyıl başlarında, Doğu Anadolu ve Azerbaycan’ı içine alan bir devlet kuracaktır.

Kimek boy birliğinin öteki boylarının, dağılıştan sonraki durumu üzerinde şimdilik bilgimiz yoktur. XIX. yüzyıl ile XX. yüzyıl başında Orta Asya’da yaşayan Türk boyları ve urukları arasında, Kimek boy adına rastlamıyoruz.

Kaynaklarımızdan anlaşıldığına göre Kimek ülkesi, Batı Sibirya ovası içinde kalan, geniş bir bozkır alanı idi.

Ülkenin asıl merkezini, İrtiş’in orta boyu teşkil etmekteydi. Birlikteki boyların nüfusu arttıkça ve bunlar da yayıldıkça, sınırlar genişlemiştir. Bu Türk ülkesinin sınırlarını belirleyen bazı bilgileri, İslâm coğrafyacılarının küçük kayıtlarında buluyoruz. Coğrafyacı Muhammed el-Mukaddesî, X. yüzyılda Güneybatı sınırının Seyhun havzasındaki Sabrân ile Şağlcan kasabaları yakınlarından geçtiğini söyler. Bunlardan Savran (Sabran), Oğuz (Guz) ve Kimek yurtları sınırına bakan bir kasabadır. Şağlcan ise, Kimek ülkesi sınırında, etrafı sur ile çevrili büyük ve zengin bir kasabadır. İbn Havkal’ın kayıtlarından da, bu sınırın, Batıda Ak-İtil ırmağı başlarına uzandığı sanılıyor.

Kaynaklarımızın çeşitli haberlerinden, Kimek ülkesinin komşularını da öğrenebiliyoruz. Bunlara göre, ülkenin doğusunda Kırgızlar (Kırgız Begliği) vardı. Onların bugünkü Altaylar ile daha doğusunda bulundukları biliniyor. Batıda Peçenekler yaşıyordu. Hudhüdü’l-Alem’de (982), bu Peçenek yurdunun her haliyle Kimeklerinkine benzediği belirtilmiştir. Peçeneklerin yerini, sonradan Oğuzlar (Oğuz Devleti) aldılar.

Güneydoğudaki Tokuz-Oğuzlar ile aralarında, bir bozkır (sahra) uzanırdı. Yine güneyde Kara İrtiş yöresinde, muhtemelen Oğraklar bulunmaktaydı. Güneybatı yönündeki alanda ise, Karluklar, Türkmenler ve Oğuzlar yayılmışlardı.

Kimek ulusunu, kaynakların açıkça anlattığı gibi, bir boy birliği teşkil ediyordu. Bu kuruluşta, onların bir çok boy ve uruktan meydana geldiği muhakkaktır. Ancak, Kimek ulusundaki boy düzenini, bütün bölüntülerin adlarını ve sayısını hiç bir kaynakta bulamıyoruz. Hudûd’a (982) göre, Kimek ülkesi, on bir (bir de Hakan bölgesi varsa, on iki) bölge (İl)’den kurulmuş idi. Bunların her biri, ulusu meydana getiren boylara ait ise, düzende o sayıda büyük boy bulunuyor demek olmalıdır. Halbuki, Gerdizî (1050), muhakkak daha eski bir kaynaktan aktardığı Kimek destanında, yedi boyun adını vermiştir. Bu iki kaydı birleştirirsek, Kimek boy birliğinin, başlangıçta yedi boy ile kurulduğunu, sonraki katılmalar ile bunun on ikiye çıktığını düşünebiliriz.

Gerdizî’nin aktardığı destana göre, hepsi kişi adı kökünden olan boy adları şöyledir: İmi-Eymi-İmey, İmek-Emek (Yimek), Tatar, Balandur (Bayandur), Khıfçak (Kıpçak), Lankaz-Lanıkaz, Aclad (?).

Uzun süre birlik içinde kalan Kıpçaklar, sonraları Batı Sibirya’dan Orta Avrupa’ya uzanan pek geniş bozkırların hakimi olmuşlardır. Onların Kumanlar ile ayrı bir boy birliği devleti de kurduklarını biliyoruz. Altınordu öncesi ve sonrası etnik kuruluşların içinde bu boyun büyük yeri vardır.

Haklarında az bilgimiz olan Yimekleri, Kaşgarlı Mahmud Beg tanıyordu. Birlik dağıldıktan sonra bir kısmı Seyhun boyuna inmişler, bir kısmı da Altınordu’daki Kıpçaklar içinde görülmüşlerdir.

Kimek boy birliğine, sonradan hangi boyların katılmış olabileceğini açıkça bilemiyoruz. Bununla birlikte, Kimek ülkesindeki üç bölgeden birinin adı olan “Kırkızhan” dikkate alınırsa, birliğe bir Kırgız boyunun da katılmış olduğu anlaşılıyor. Oğuzlar’a komşu bölgede yaşayan ve sonraları Kıpçaklar ile birlikte bulunduğu görülen Kanglı boyu da, bu birliğe katılmış olabilir. Nitekim yurtları, Kıpçaklarınkine pek yakın idi.

Kimeklerin, VIII. yüzyılın ortalarında, Doğu Göktürk ve Türgiş devletlerinin tarih sahnesinden çekilmeleri üzerine bağımsızlıklarını ilân eden öteki Türk boyları gibi, bir devlet kurduklarını biliyoruz. Ancak, bu devlet ne nitelikte idi? Çünkü Türk ilk çağı boyunca, Türkler’de iki türde devlet yapısı görülmüştür.

Bunlardan birincisi, bir-iki boydan kurulan “boy begliği”; ötekisi, büyük boylar birliğiyle oluşan “hakanlı devlet” yüksekliğinde idi. Bu ikincisi, pek çok büyük boyun katılmasıyla, geniş bir alana hükmeden ve idaresi aristokrat nitelikte tek bir soya dayalı devlettir. Devlet özelliği bakımından daha köklü, daha geniş teşkilatlı ve daha büyüktür.

Kaynaklarımızdan Ali el-Mes’ûdî, “Murûc” (943) ile “Tenbîh” (956) adlı eserlerinde, onlardan “Kimek Yabguluğu” olarak söz etmiştir. Aynı yüzyılda ve bu devlete daha yakın yerde yazılmış “Hudûd”da (982), Kimek hükümdarının unvanı, “Hakan” olarak verilmiştir. Gerdîzî (1050) ise, herhalde eski bir kaynaktan alarak, başbuğlarına “Baygu” (Yabgu) unvanını veriyor. Bu kayıtlara bakılırsa, ister Yabgu, ister Hakan olsun, ikisi de Kimekler’in Hakanlı devlet düzenine sahip bulunduğunu ortaya koymaktadır.

O halde, özet olarak, Kimek devlet yapısı, Hakanlık derecesindedir. Bir çok büyük boyun birliğinden kurulmuştur. Devlet idaresi aristokrat nitelikte ve Hakan soyu elindedir. Bu büyük devlet, göçerevli, hayvan besleyici boyların iktisadını ve hukukunu ön planda tutar. Bölgelerde, Hakan soyundan kişiler veya birliği oluşturan boyların beyleri hakimdir.

Kimek Devleti’nin devlet teşkilatını, bize, kısaca Hudûd tanıtıyor. Verdiği bilgiye göre, ülkenin başında “Hakan” unvanlı bir hükümdar bulunuyordu. Onun idaresi altındaki ülke, on bir (belki kendisininki ile on iki) il’e ayrılmıştır. Her ili kendi hâkimi idare etmesiyle, illerde on bir “âmil” vardır. Bu orun, idarecinin kendi soyuna mahsustur. Yeri, çocuklarına veraset yoluyla verilir. Her il’in de kendi içinde boy ve uruklara ayrılmış bulunacağı da düşünülebilir.

Kaynaklarda geçen bazı unvanlardan, Kimek Devleti’nin üst orunları hakkında bilgi edinebiliyoruz. Bu unvanları, zaten ilk ortaçağdaki Türk devletlerinde de bulmaktayız. Unvanların başında “Hakan” geliyor. Eski ve asıl şekli “Kağan” olan bu unvan, bağımsız devlet başkanına verilirdi. Hakan’ın saraydaki eşi olan kadın (hatun, katun), ilk çağlardan beri, bütün Türk devletlerinde kullanılmıştır. “Yabgu” (Kimek destanı vb.) ve “Şad” (Kimek destanı) unvanları, oldukça eski bir geçmişin eseri olarak, Hakan’ın yakınlarına, kendi idaresindeki ülkenin bir bölümünü idare etmek üzere verdiği bir vazife unvanı idi. Ancak bunlar, yer ve zamana göre, biri önde, öteki arkada tutulmuştur. Yüksek seviyedeki başka bir unvan da “Tutug”dur (bir okuyuşa göre: Totok) (Kimek destanı ve Mücmelü’t-Tevarih). Bu, bir bölgenin askerî-mülkî idarecisine verilirdi.

Kimekler, gerek kaynaklarındaki bilgilerden ve gerek günümüze kalan dil kalıntılarından açıkça anlaşıldığı üzere, Türk diliyle konuşuyorlardı. Elimizdeki dil kalıntıları dikkatle incelenince, Kimek Türkçesi’nde iki ağız bulunduğu da ortaya çıkıyor. Ülke nüfusunun büyük kısmı, komşu Oğuzlar ile birlikte Ana-Türkçe (Y-Türkçesi) konuşmakta idi. En kuzey batıda bulunan bir kısım Kıpçaklar ile bir kısım Yimekler ise, Bulgar Türçesi (S-Türkçesi) tesirinde bir ağza sahip idiler.

İlk çağlar boyunca, bütün Türk devlet ve boylarında olduğu gibi, Kimekler’de de Kamlık (Şamanizm) dini hakim bulunuyordu. Onların Gök’e (Tanrı’ya) taptıkları, atalar ruhuna ve ateşe de büyük saygı gösterdikleri biliniyor. Kimeklerde “Su kültü” bulunduğu, Gerdizî’nin aktardığı Kimek destanından ortaya çıkıyor. İshak ibn el-Hüseyin’in (XI. yy) yazdığına göre de Kimekler, ölen kişilerin cesetlerini yakarlar ve küllerini büyük akarsulara (İrtiş ırmağına) dökerlermiş. Ünlü Arap gezgini, Ebu Dulaf (Mis’ar b. Muhalhil, 941) Kimeklerde bir Yada taşı bulunduğunu haber veriyor.

Kimek ocaklarında (âile), ataerkil hakimiyet vardı. Bu, ilk çağdan gelen bütün Türk boylarında böyledir.

Onlarda, hayat tarzlarından, başlıca iki unsurun hakim bulunduğu anlaşılıyor. Nüfusun büyük çoğunluğu, göçerevli bir hayat tarzı sürdürürdü. Kuzey kesimindeki ormanlık yerlerde yaşayan Kimekler, oldukça yerleşik bir yaşayışa sahip idiler. Sayıca çok az olan bu oturaklar, daha çok, avcılık ile geçinirlerdi. Bu oturaklar dışındakiler, hayvan besleyiciliği (çobanlık) ile meşgul olurlar, geçimlerini bunların ürünleriyle sağlarlardı. O halde Kimek Devleti’nin asıl iktisadî yapısı, bu hayvan besleyiciliğine ve onlardan alınmış ürünlere dayanmaktaydı. Geçimlerinin bir yolunun da avcılık olduğu bilinmektedir. Kimekler samur (semmûr), kakım ve sincap gibi kürklü hayvanları avlarlardı. Onların kışın karlı günlerinde, kürk hayvanı avına çıktıklarını, Mervezî anlatır. Avcılık, yerleşik Kimeklerde asıl geçim, göçer evlilerde ise yardımcı meşguliyet olarak kabul edilmişti. Ocakların bütün servetlerini, büyük hayvan sürüleri teşkil ederdi. Besledikleri ve ürettikleri hayvanların başında, at, sığır ve koyun gelirdi. Gerdîzî’nin anlattığına göre, İrtiş ırmağının yukarı boyunda, binlerce vahşi at bulunuyordu. Kimekler, kementler ile bu atlardan yakalar ve ehlileştirirlerdi. Yine bu kaynak, onlarda deve bulunmadığını, getirilse bile çok yaşamadığını belirtir.

Göçerevli Kimeklerin besledikleri büyük sayıdaki hayvanları, kışın, kendi sert iklimlerinde korumaları çok güç olurdu. Oğuzlar ile iyi anlaştıkları yıllarda, kış şiddetli olunca,hayvan sürülerini alır, Oğuzların yaylalarına geçerlerdi. Sert soğuklarda bineklerini götürdükleri bir bölge, Oğuz yurduna yakın Ak tag (Ök tag) idi.

Göçerevli Kimekler, hayvan besleyicisi olmaları dolayısıyla, yılı, yaylak ve kışlak denilen belli iki yöre arasında, yarı göçebe geçirirlerdi. Yazın yaylakta otlaklarda, sulak yerlerde ve çayırlarda dolaşırlardı. Bu hayat tarzının bir gereği olarak, büyük çadırlar altında barınırlardı. Keçeden yapılmış büyük otağlardan, küçük çadırlara kadar, değişik barınakları vardı. Kışın karlı günlerini, soğuktan korunabilen vadi ve su kenarlarındaki kışlaklarında geçirirlerdi. Orada toprak altında, ağaçtan su hazneleri yapmışlardı. Soğuğun şiddetlendiği günlerde sular donunca, kendileri ve hayvanlar, bunlardan yararlanırdı.

Hudûd yazarı, Kimekler ile Kırgızlarda giyimin tamamen aynı olduğunu belirtir. Bu tarz giyimin, zaten göçerevli yaşayışın gerektirdiği hususlara uygun birimlerden oluştuğuna göre, eş olması çok tabiidir. Karda, Kimeklerin kayak kullandıkları da belirtilir.

Kimeklerin yiyeceklerinin başında, hayvanlardan elde ettikleri besinler gelirdi. Bol miktarda koyun, sığır ve at eti yerler, sütlerini de içerlerdi. Yaylakta semirmiş hayvanların eti ve sütü, en iyi gıdadır. Etler kurutulup saklanarak kışın da yenirdi. Bu et kurutma usulü, bugün bizde de yapılan “pastırma” biçiminde olmalıdır. İçecekleri arasında süt ve bundan yapılmış olan besinler vardı. Kimekler, at sütü de içerler ve bundan hazırladıkları mayalı içkiye de “kımız” derlerdi. Kımız, besin değeri yüksek bir içkidir.

Kimekler’in, başta komşuları olmak üzere, birçok millet ile alış-veriş yaptıkları anlaşılıyor. Çevre ülkeler ile canlı hayvan ve ürünleri (et, deri, yapağı, halı, dokuma vb.) üzerine ticaret yapılırdı. Ayrıca, avladıkları kürklü hayvanların postlarını da ihraç ederlerdi. Bunlara karşılık, dışarıdan, başka ihtiyaç maddeleri alırlardı. Ticarette paradan çok, değiş-tokuşun esas alındığı düşünülebilir. İslâm tüccarlarının Oğuz, Kimek ve Kırgız illeri gibi ana yollar dışında kalmış olan Türk yurtlarında, toplu halde, çetin yollarda aylarca dolaşarak ticaret yaptıklarını, pazar açtıklarını biliyoruz. İslâm coğrafyacılarının haber kaynağı olan bu tacirlerin, güvenlik içinde dolaşmaları da ayrıca dikkate değer bir husustur. Gerdizî ile Mervezî, Kimek ülkesinde tuz bulunmadığını, bunu dışarıdan temin ettiklerini belirtirler. Bu madde, onlar için o derecede değerli idi ki, samur kürk ile değiştirmeye razı oluyorlardı.

İlk Türk uçağının uçuşu

Perşembe, 10 Ocak 2008

İlk Türk uçağının uçuşu, Sultan Mehmed Reşad’ın 27 Nisan 1912 tarihindeki cülus töreninde yapılmıştır.

Bir Fransız Okulu olan Bleriot uçuş okulundan 1912 yılında mezun olan Yüzbaşı Feza ve Teğmen Kenan Bey, Tayyare mektebinde göreve başlamışlardı. Bu iki pilotun, Fransa’dan yeni alınan Deperdessin marka iki adet çift kişilik bir uçakla deneme uçuşu yapmalarına karar verilmişti. Fakat şiddetli bir fırtına sonucu Yeşilköy’de bulunan uçakların üzerindeki sundurmalar yıkılarak, uçaklar kullanılmayacak hale gelmişti. Bu nedenle alınan bu ilk uçaklar uçurulamamış, bunun üzerine birkaç ay sonra, Fransız uçak fabrikasıyla yapılan sözleşmeyle 30.000 franka yeni bir uçak satın alınmıştı. Uçağın 27 Nisan’da yapılacak olan cülus törenindeki şenliklere katılması isteniyordu. 26 Nisan’da pilot Gordon Bell idaresinde İstanbul’a gelen uçak, Yeşilköy’den havalanarak İstanbul üzerinde 45 dakikalık bir deneme uçuşu yaptı. Cülus törenine katılmak için gelen Mehmed Reşad, törenin yapılacağı yer olan Hürriyet-i Ebediye tepesine (Okmeydanı) ulaştığında, Gordon Bell tarafından kullanılan uçak da 13.20′de Yeşilköy’den havalanmış, 13.30′da tören alanına ulaşarak tören kıtaları üzerinde resmi geçite katılmıştır.

Yaradılış Destanı - (Türk Kozmogonisi)

Çarşamba, 09 Ocak 2008

Yaradılış Destanı - (Türk Kozmogonisi)

Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu.

Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi.

Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım Su içinde yaşayan Ak Ana, su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen’e şöyle dedi :

Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren De ki hep,” yaptım oldu ” başka bir şey söyleme. Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme. Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu.

Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. İnsana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı :

” Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.”

Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış.

Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş. Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandışire’ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeyen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.

Dünya altı günde yaratılmıştı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmıştı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşten başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı.
Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü” insanoğlu bu olsun, insana olsun baba.” dedi ve toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana “Erlik” adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik’in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi. Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı.

Erlik’in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi. Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere’yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı.
Yakut’lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın varyantı niteliğindedir.