‘Türk Kültürü’ Kategorisi için Arşiv

ANADOLU’NUN TÜRKLEŞMESİ

Pazar, 27 Ocak 2008

ANADOLU’NUN TÜRKLEŞMESİ

Anadolu’nun fethi sonuçları itibariyle, Türk tarihinin en önemli olaylarının başında gelir. Bu fetih ile, Batı Türklüğü yeni ve ebedî bir vatana kavuşmuş ve bu vatan toprakları üzerinde Anadolu Selçukluları, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Türkler Anadolu’ya IV.yüzyıldan başlayarak fasılalarla XI.yüzyıla kadar sürecek akınlarda bulunmuşlardı. Ancak, 1071 Malazgirt Savaşı’na kadar aralıklarla devam edecek olan bu akınlar neticeleri itibariyle,fetih amacı ön plânda tutulmayan akın ve keşif hareketleri olarak nitelenebilir. Büyük Selçuklu dönemindeki Oğuz-Türkmen akınlarıyla birlikte Anadolu’nun Türkleşmesiyle neticelenecek fetihler başlamıştır. Anadolu’ya ilk Türk akını Batı (Avrupa) Hunları döneminde gerçekleşmiştir. Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasından sonra, Bizans’ın hâkimiyetinde kalan Anadolu’ya, Kafkasları aşarak ulaşan Kursık ve Basık adlı Hun başbuğları 398 yılında Erzurum, Malatya ve Çukurova hattını geçerek Kudüs’e kadar akınlarda bulunup, aynı yoldan geri dönmüşlerdi. Hunlardan sonra, Sabar (Sabir, Sibir) Türkleri hükümdarları Balak liderliğinde Doğu Anadolu’dan Ankara’ya kadar olan toprakları vurarak pek çok ganimet elde etmişlerdir (515/16). İlk Müslüman-Türk Komutanların Akınları: Emeviler ve Abbasilerin hizmetine giren ilk Müslüman Türk komutanların Bizans’la mücadelesi, Anadolu’ya yapılan akınların diğer bir devresini oluşturur. Özellikle Abbasiler zamanında Bizans üzerine yapılan gazalarda Türk komutanları önemli rol oynamışlardır.

Tarsus- Malatya- Erzurum hattı boyunca gerçekleşen mücadelede Sugur ve Avasım adı verilen uc(sınır) bölgelerine yerleştirilen Türkler, Batı Anadolu‘ya kadar uzanan akınlara katılmışlardır(8.-9.yüzyıllar). Bu akınların başında Afşin, Vasıf et- Türkî, Kayı oğlu Ahmed, Haris, Buğa gibi Türk komutanlar bulunmaktaydı. Bu seferler neticesinde Anadolu’nun pek çok bölgesi harap hâle gelmiş, bu durum ileride yapılacak fetihler için kolaylık sağlamıştır.Oğuz-Selçuklu Akınları: Daha önce yapılan Anadolu seferleri yurt kurmak amacından uzak, sadece askerî harekâtlar şeklinde gerçekleşmişti. Selçuklu devrinde başlayan akınlar ise plânlı ve yurt kurmaya yönelikti. Bu sebeble Oğuz (Türkmen)-Selçuklu akınları büyük bir öneme sahiptir. Henüz bir devlete sahip olmayan Selçuklular, güçlü Karahanlı ve Gazneli devletlerinin şiddetli baskısı ve takibi altında kalmışlardı. Bu zor şartlar sebebiyle Selçuklular yeni bir yurt arama mecburiyeti duymuşlar ve bu maksatla batıya keşif birlikleri göndermişlerdir. Böylece Anadolu’ya ilk Selçuklu akınları başlamış oluyordu.

Çağrı Bey‘in ilk Anadolu Seferi: Maveraünnehir’deki zor durumdan kurtulmak için Çağrı Bey komutasında Anadolu’ya bir keşif harekâtı düzenlendi. Çağrı Bey Emrindeki üç bin atlı ile önce Azerbaycan ve ardından Van, Kars yörelerine girdi (1018). Ermeni kaynaklarının belirttiğine göre Mızrak, ok ve yaydan oluşan silâhları çekili, beli kemerli uzun ve örülü saçlı, rüzgâr gibi uçan Türk atlıları karşısında Bizans Komutanı Senekerim’in gönderdiği kuvvetler yenilgiye uğradılar. Daha sonra Nahcivan ve Gürcü memleketleri üzerine yürüyen Çağrı Bey, karşılarında duracak bir kuvvet olmadığını gördü.1021’de geri döndü ve bu durumu Tuğrul Bey’e iletti. Anadolu’nun yerleşmek için uygun olduğuna karar verdiler.Tuğrul Bey Zamanındaki Akınlar: Selçukluların lideri Aslan Yabgu’nun hile ile yakalanıp Kalencer Kalesine hapsedilmişti. Bunun üzerine Arslan Yabgu’ya bağlı bazı kitleler Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ya göçtüler (1028-38). Daha önce Irak bölgesine gelen Kızıl Boğa, Göktaş gibi kumandanların idaresindeki Türkmenlerlerle birlikte bu gruplar Diyarbakır, Mardin, Van ve Erzurum civarlarında görünüyorlardı. Gürcü ve Ermeni kuvvetlerine karşı başarı kazanan Oğuzlara engel olmak isteyen Bizans karşı harekâta geçti. Tuğrul Bey de buna karşılık İbrahim Yınal, Kutalmış ve Musa Yabgu’nun oğlu Hasan’ı Anadolu‘ya akınlar için görevlendirdi.

İslamiyete Giriş

Çarşamba, 23 Ocak 2008

İLK MÜSLÜMAN-TÜRK MÜNASEBETLERİ VE TÜRKLERİN İSLAMİYETE GİRİŞİ

Emevi Halifeliği zamanında müslüman Araplar, Suriye ve İran’ı hâkimiyetlerine alarak Maverâünnehir bölgesine ulaşmışlardı. Seyhun ve Ceyhun ırmaklarının arasındaki bu bölgede Türkler bulunmaktaydı. Böylece Araplar ile Türkler ilk defa temasa geçmişlerdir. Emeviler bölgede İslâmiyet’i yaymaktan çok, yeni zaferler peşinde koşmuşlar; Müslüman olmalarına rağmen yerli halka ağır vergiler yüklemişlerdi. Bu sebeple ilk karşılaşma pek dostça olmamış ve Türklerle Araplar arasında küçük çapta çarpışmalar cereyan etmiştir. Özellikle Kuteybe bin Müslim’in Horasan valiliğine getirilmesiyle mücadele iyice kızışmıştır (705). Kuteybe bin Müslim’in Maverâünnehir ‘in doğusuna düzenlediği akınlara karşı Türgeş Beğleri güçlü bir direnme göstermiştir. Göktürklerin batı kanadında yer alan Türgeşler, Arapları savunmaya çekilmeye zorlamış ve bu mücadele Göktürklerin yıkılmasına kadar devam etmiştir (745 ). Göktürk hâkimiyetinin sona ermesiyle Türk toprakları doğudan Çinliler, batıdan Arapların ilerlemesine maruz kalmıştır. Bu dönemde Maverâünnehir bölgesinin savunmasını, Türgeşlerden sonra Karluk Türkleri üstlenmiştir.

Emevilerin Arap olmayan Müslümanlara karşı âdil ve eşit davranmamaları huzursuzluğu artırmıştı. Bu duruma karşı çıkanlar, Emevi idaresine son vererek yerine Abbasi Devletini kurmuşlardır (750). Türkler, Abbasi Devleti’ni daha çok benimsemişler, yeni yönetime daha sıcak bakmışlardır. Göktürk Devletinin yıkılmasından sonra, Çinliler bütün Türk ülkelerini ele geçirmeyi plânlamaktaydı. Emevilerin ortadan kalkmasından da faydalanmak isteyen Çin ordusu daha batıya yönelerek Karluk topraklarına girmişti. Bu durum üzerine Karluklar, Abbasilerin Horasan valisi olan Ebû Müslim’den yardım istediler. Ebû Müslim, komutanlarından Ziyad ibni Salih’i bölgeye gönderir. Arap ordusu ile batı bölgesinin genel valisi komutasındaki Çin ordusu Talas ırmağı boylarında karşılaşırlar. Türklerin de İslâm ordusu yanında hücuma geçmesi sonucunda Çinliler büyük bir yenilgiye uğratılır ( 751).

Türklerin İslâmiyet’le ilk tanışmaları Emevi dönemiyle başlar. Ancak Emevi yönetiminin tutumu sebebiyle, Türk toplulukları arasında İslâmiyet fazla yayılmamıştır. Buna rağmen, az sayıda da olsa Emevi ordusunda görev alan Müslüman Türkler bulunmaktaydı. Meselâ Horasan Vâlisi Ubeydullah bin Ziyad henüz 674 tarihinde 2000 Türk okçusundan bir ordu oluşturmuştu. Talas Savaşı, Türklerle Müslümanların birbirlerini daha yakından tanımalarını, dostane ilişkiler kurulmasını sağladı. Bu sebeple Talas Savaşı hem Türkler hem Müslümanlar için bir dönüm noktasıdır. Bu savaş neticesinde İslâmiyet Türkler arasında hızla yayılmaya başlamıştır. Abbasi ordusunda çok sayıda Türk görev aldı. Zamanla Türk askerleri, ordunun ve yönetimin denetimini ele geçirdiler . Hatta bazı Türk komutanları, Abbasi Devleti sınırları içerisinde kendi devletlerini bile kurmuşlardır.

Türklerin kitleler hâlinde Müslüman olmaları özellikle X. yüzyılda hız kazanmıştır. Henüz 900 tarihlerinde İtil ( Volga) çevresinde bulunan Bulgar Türkleri arasında Müslümanlığa çok büyük ilgi vardı. Nitekim İtil Bulgarları hükümdarı Almış Han, 920 ‘de Abbasi halifesine müracaat ederek din âlimleri ve mimarlar göndermesini rica etmişti. Aynı tarihlerde Önce Karluk, Yağma ve Çiğil boyları, ardından Oğuzlar arasında İslâmiyet yayıldı. Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri, ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlı Devleti’ni, Oğuzlar ise Selçuklu Devleti’ ni kurmuşlardır.

TÜRK BOYLARININ YAŞADIKLARI YERLER

Pazar, 20 Ocak 2008

TÜRK BOYLARININ YAŞADIKLARI YERLER

Aynı zamanda son durum için 27.konuda Türk Toplulukları maddesini inceleyebilirsiniz Günümüzde varlıklarını devam ettiren Türk boyları, ana kütlesini Anadolu, Azerbaycan ve İran ile Büyük Türkistan’ın oluşturduğu çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bu ana kütleden zaman zaman taşan Türkler, daha nispî de olsa, bugün başka devletlerin elinde bulunan topraklarda da yaşamaktadır. Dolayısıyla 170 milyonu aşan bu büyük Türk Dünyası içerisinde bağımsız yaşayanlar olduğu gibi, daha az da olsa, başka devletlerin hâkimiyetinde bulunanlar da mevcuttur. Osmanlı devletini oluşturan Türkiye Türklerinin devamı ve bakiyesi durumundaki bir kısım Türk nüfusu, bugün, eski Yugoslavya’da; Makedonya ve Üsküp’te, Bulgaristan’da; Mestanlı, Deliorman, Plevne, Varna, Filibe, Kızanlık’ta, Yunanistan’da; Batı Trakya ve Ege Adaları’nda, Polonya ve Romanya’da; Dobruca ve Baserabya’da, Irak’ta; Musul-Kerkük’te, Suriye’de; Münbiç, Azez ve Lazkiye’de yaşamaktadır. Bu bölgelerdeki toplam Türk nüfusu yaklaşık 7 milyondur.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, komünizmin boyunduruğundan kurtulan Türk boyları büyük oranda bağımsızlıklarını ilân etmişlerdir. Bu tarihî olay neticesinde Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri ortaya çıkmış ve böylece 40 milyona yaklaşan toplam nüfusuyla, Türkistan’ın bir bölümü (Batı) yeniden istiklâline kavuşmuştur. Ancak bazı Türk toplulukları Sovyetler Birliği’nin yerine oluşturulan Rusya Federasyonu’nun sınırları
içerisinde, İdil (Volga)- Ural bölgesinde, muhtar cumhuriyetler olarak kalmıştır; Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan. Sibirya’da ise Yakut, Tuva ve Altay özerk bölgeleri oluşturulmuştur. Buradaki Yakut (Saha),Tatar,Hakas, Tuva, Dolgan gibi Türk boylarının nüfusu bir milyonu geçmektedir.

Kafkasların haritası da Sovyetler Birliği’nin dağılması neticesinde değişmiş ve Azerbaycan Cumhuriyeti ortaya çıkmıştır. 7 milyonu aşan nüfusları ile Azerî Türkleri, Orta Asya ile Anadolu Türklüğü arasında önemli bir köprü vazifesini görmektedir. Rusya Federasyonuna dahil olan Kuzey Kafkaslar, pek çok etnik grubun yaşadığı bir bölgedir. Ancak Ermeni ve Gürcülerin dışında kalan toplulukların çoğu ortak yaşayış, kültür ve inançlara sahiptir. Bu bölgenin toplulukları için İslâmiyet belirleyici bir unsurdur. Dağıstan, Çeçenistan, Osetya, Karaçay gibi muhtar cumhuriyetler ile Oblastlarda yaklaşık 6 milyon Kafkas akraba topluluğu yaşamaktadır. Bunların bir milyondan fazlasını ise Kumuk, Karaçay, Balkar, Nogay ve Kundurlar gibi Türk boyları oluşturmaktadır. Kuzey Kafkaslardan, Moldova’ya kadar uzanan bölgelerde ise II. Dünya Savaşı sonrasında yurtlarından sürülen Kırım ve Ahıska Türkleri ile Hristiyan Gagavuz ve Musevî Karaim ve Kırımçakla bulunmaktadır. Bu toplulukların toplam nüfusunun bir milyona ulaştığı tahmin edilmektedir.

Doğu Türkistan’da yaşayan Türkler, Batı Türkistan’daki soydaşları kadar şanslı değillerdir. Sovyetler ile birlikte Türkistan’ı bölen Çinliler, Doğu Türkistan’ı, Sincang (sonradan kazanılmış topraklar) adıyla işgal ederek, büyük çoğunluğunu Uygurların oluşturduğu Türkleri tam bir baskı ve zulme tâbi tutmuşlar ve tutmaya devam etmektedirler. Doğu Türkistan’da, Sincang-Uygur muhtar bölgesinde, Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek ve Tatar asıllı yaklaşık 20 milyon Türk yaşamaktadır. Çin’in Kansu bölgesinde de yüz bin dolayında Salar Türkü bulunmaktadır.

Afganistan’ın kuzeyi ve Tacikistan’da önemli oranda Türk nüfusu yaşamaktadır. Herat, Tükurgan ve Mezarışerif ile Maymana, Maruçak, Andhoy ve Vahan civarında iki milyonu aşkın Özbek, Teke, Yamut, Sarık ve Salur boylarına mensup beş yüz bini aşan Türkmen ve Yüz elli bini bulan Kırgız, Kazak ve Karakalpak bölgenin asli unsurlarını oluşturur. Günümüzde Kuzey Afganistan Türkleri, Afganistan yönetimini ele geçirmiş olan Talebanlara karşı mücadele vermektedir. Yoğun Türk nüfusunun bulunduğu diğer bir bölge de İran’dır. İran nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan yaklaşık 20-25 milyon Türk asıllı kavim ve topluluk bu büyük coğrafyada yaşamaktadır. İran’daki en büyük Türk grubunu yaklaşık 20 milyona varan nüfuslarıyla, Güney Azerbaycan’da yaşayan Azerî Türkleri oluşturur. XIX. yüzyıl başlarında Gülistan ve Türkmençay anlaşmalarıyla İran ve Rusya, Azerbaycan’ı bölmüş ve Aras’ın kuzeyi Rusya’da kalırken, Güney Azerbaycan İran’ın elinde kalmıştır. Tebriz, Erdebil, Urmiye, Hoy, Maku, Culha vb. gibi bölgeleri içine alan, yüz bin km2′yi aşan yüz ölçümüyle Güney Azerbaycan Fars milliyetçiliğinin tehdidi altında bulunmaktadır. İran’ın güneyindeki Fars eyaletinde konargöçer yaşayan Kaşgay’lar 500 bini aşan nüfuslarıyla İran’daki diğer önemli bir Türk unsurudur. Türkmenistan sınırına yakın bölgelerde ise Yamut, Göklen, Sarık ve Salur boyuna mensup Türkmenler yaşamaktadır (500 bin). Ayrıca bir milyonu bulan Afşar, Kaçar, Karapapak, Hamse, Şahseven gibi değişik adlara sahip topluluklar, İran’daki güçlü Türk dünyası içerisinde yerlerini almışlardır.

Türklerin Müslümanliği Seçmesinin Muhtemel Nedenleri

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Türklerin Müslümanliği Seçmesinin Muhtemel Nedenleri

MUHTEMEL NEDENLERİ

Tanrı (Tengri) sözcüğü, Başkırtça hariç, bütün Türk lehçelerinde ortak kelime olarak vardır. Gök Tanrıya inanan Balkan Bulgarlarının Hanının sözlerini hatırlayalım: “Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların(Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor.” Yine Bilge Kağanın, kardeşi Kültigin’in ölümü üzerine yaptırdığı anıta yazdırdığı “Zamanı Tanrı yapar, Tanrı yaşar” sözü hep Tanrının tek olduğu düşüncesi üzerine kurulmuştur. Kanımca, bu toplumsal inanış kitapta bahsedilen diğer benzerliklerle birleşerek Türklerin Müslümanlığı seçmelerinde etkili olmuştur.

Kılıç zoruyla Müslüman yapılamayan Türklerin, İslamiyet’i seçmeleri konusunda, çok çeşitli söylentiler vardır. En çok da İslamiyet’teki “cihad” anlayışının, Türklerin savaşçılık yapısına uygun olduğu ileri sürülür. Halbuki, cihad, tek tanrılı diğer dinlerde de vardır. Tevrat’ta Musevilerden “Kenani”lerle savaşmaları istenmiştir. Hıristiyanlıkta cihad olmasaydı, çok parçalı Avrupa’nın tamamına yakını, doğrudan kendilerini tehdit etmeyen Anadolu Selçuklularının üzerine ve Kudüs’e, Papanın çağrısına uyup defalarca Haçlı Seferleri düzenlemezdi. Tek tanrılı dinlerin hepsi inanan insanlardan, Allah’a karşı gelenlere ve O’na ortak koşanlara karşı savaşmalarını istemiştir.

Araplarla Türkler arasında Ceyhun ırmağı sınır idi. Araplarda, Emeviler iktidardaydı. Emeviler Arap olmayanlara karşı iyi davranmıyorlardı. Ama, Türklerden çekindikleri ve güçleri de kalmadığı için, ileriye de gidemiyorlardı. Aralarındaki savaşlar, Türklerle Emevilerin arasını açtı. Çünkü Türklerden çekinen Araplar, zayıf yakaladıkları Türk boylarına karşı çok acımasızdılar. Araplar, Emeviler döneminde Farslara karşı da çok sert davrandılar. Bu nedenle Horasan Türkleri ve Farslar, Abbasilerin Emevileri yenerek iktidarı ele geçirmelerinde etkili oldular. Hem bu yardımın hem de Ebu Müslim’in etkisiyle, Türklerle Araplar, Talas savaşında, Çin’e karşı aynı safta savaştılar.

Bu birlikteliğe karşın İslamiyet, Orta Asya’da hemen yayılmadı. Bunun bir sebebi Arapların geçmişte Türklere karşı olan acımasızlıkları ise, diğer bir nedeni de Ebu Müslim’in başına gelenlerdir. İran ve Orta Asya’da çok sevilen Ebu Müslim henüz 35 yaşında iken, kendisinden çekinen Abbasi Halifesi El-Mansur tarafından sarayına davet edilerek öldürüldü (756). Bu olay tekrar Araplarla, Arap olmayanların arasını açtı. 810 yılına kadar İran’ın doğusundaki her dinden milletler, Araplara karşı birleştiler. Ebu Müslim’in intikamını almak amacıyla sıkça ayaklandılar. Diğer taraftan Göktürklerin yerine geçen Uygurlar, yönlerini Çin’e çevirdiler. Bütün bu sebeplere Manicilik dininin Uygurlarda yayılması da eklenince, Orta Asya’da İslamiyet hızlı yayılamadı.

Arapların devlet olarak ilgilenmemesine karşın, Orta Asya’da ticaret yaparak dolaşan Müslüman misyonerler çoğaldı. Tarih, Müslümanlığa Orta Asya Türklerinin devlet olarak geçişini beklerken, ses İdil (Kama) Bulgarlarından geldi. 921 yılında Bulgar Hanı Almış (Almas Silgi), Abbasi Halifesi El-Muktedir Billah döneminde(908-932) İslamiyet’i kabul etti ve Cafer adını aldı. Bu kabulde bir başka etken daha vardı. Rus Knezi İgor Rürik 912 yılından itibaren Bulgar ülkesine şiddetli hücumlar yapıyordu. Ruslardan bıkan barışçı Bulgar halkının hakanı Almış Han, 921 yılında halifeye elçi göndererek din adamlarının dışında ayrıca kale ve istihkamlar kurmak için uzman kişiler de istedi. Halifa ise, bu sırada tam onbir bin harem ağası olan bir haremde zevke dalmış olmasına rağmen,isteğe olumlu cevap vererek, hem istihkâm hem de din konusunda yetkililer gönderdi. Ancak, Türklerde hükümdarların halka kendi dinini kabul etmesi için baskı yapmama geleneği, burada da gerçekleşti. Din seçiminde serbest kalan halkın Müslüman olması zaman aldı.

I.Göktürk Devleti’nin yıkılışından sonra (630) Türkler, Müslümanlarla tanışmıştı. Bilge Kağan döneminde (716-734) ise Araplarla -büyük çaplı olmasa da- savaştılar. Ama 944 yılına kadar Türklerin Müslüman olma oranı yüksek değildi. Burada dikkati çeken bir konu, kendileri eski atalarının dinine inanan Türk hükümdarların, Müslüman olan halka hiçbir baskı uygulamamalarıdır. Halbuki Romalı devlet adamları, Hıristiyanlığı seçenlere karşı çok acımasız davranmışlardı. Bütün bu olaylar gösteriyor ki, Türkler kılıç zoruyla İslamiyeti kabul etmedikleri gibi, topluca ve hemen Müslüman olmadılar. Kitabın Türklerde dine karşı merak bölümünde görüleceği üzere, eğer Türkler kılıçla Müslüman olsalardı, ilk önce Hazar Türkleri İslamiyet’e girerlerdi. İkinci olarak da Göktürkler Müslüman olurlardı. Türklerin Müslüman olduktan sonra İslâmın bayraktarı ve kılıcı olmalarının belki de önemli bir nedeni, kılıç zoruyla değil, kendi arzularıyla Müslüman olmalarıdır.

IX. asrın ortalarında(840) Uygurların yıkılmasından sonra Oğuz (Yağma) boyları ile Karluk Türkleri, Yabgu Karahan başkanlığında bir devlet kurdular. Orta Asya’nın kuzey kesiminde kurulan devlete, kurucunun adından dolayı Karahanlılar denilir. Karahan hükümdarlarından Saltuk Buğra iki yüz bin çadırıyla birlikte, İslamiyet’e girdi (944). Diğer Türk hükümdarlarından farklı olarak, İslamiyet’i devletin resmi dini olarak kabul etti. Bu kabul Müslümanlığın devlet içerisindeki yayılmasını hızlandırdı. Ancak asıl gelişme, oğlu Musa Baytaş zamanında oldu. Ülkelerindeki Müslümanların sayısı hızla artan Karahanlılar, 999 yılında güneye doğru ilerlediler. Ebu Nasır Ahmed Komutasında Buhara’ya girdiler. Samanoğulları devletini yıktılar. Abbasi Halifesi de bu olaydan sonra, Ebu Nasır Ahmed’i İslam hükümdarı olarak tanıdı. Böylece Halifenin ve diğer devletlerin de tanıdığı ilk Müslüman Türk devleti özelliğine sahip oldular.
İsmail Hakkı Küpçü

Türklerde Hoşgörünün Evrenselliği

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Türklerde Hoşgörünün Evrenselliği

Bu konuda J.P.Roux (s.26ve231), incelemelerinin sonuçlarını şöyle aktarıyor. “Düşmanları, Türklerin bağnaz olduklarını söylerler. Bu, Yunanlılar ve Ermenilerin bugün hâlâ belirgin bir kötü niyetle sürdürdükleri Türk aleyhtarı propagandanın (yanıltma amaçlı söylev) değişmez ve en eski konularından biridir. Türklerin tarihe geçmiş bağnazlık örnekleri, ancak, nadiren, kendiliğinden gelişmiş olaylardır. Taocular, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Türklerin kendilerine verdikleri ödünlerden, sağlanan kolaylıklardan yararlanarak, kendilerini zorbalıklarını uygulamaya yetkili sandılar. Sonunda tabii ki suçlanan Türkler oldu!”

Roux’ya göre (s.24-25) “Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama, Türkler, daha çok egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.”

Gerçekten de, tarih bunun örnekleriyle doludur. Tabgaçlar döneminde Çin, Göktürkler ve Timurlular döneminde Orta Asya, İdil Bulgarları ve Altınordu Devleti’nde Karadeniz’in kuzeyi, Büyük Selçuklular ve Safeviler döneminde İran, parlak bir hayat yaşamışlardır. Memluk Türk Devleti Mısır’ı, Delhi Türk Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu Kuzey Hindistan’ı geliştirmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu halkı, refah içerisinde olmuştur. Osmanlılar ise başta Balkanlar olmak üzere Ortadoğu ve Kafkaslar gibi karmaşık bölgeleri güzel ve huzurlu yaşatmışlardır.

Osmanlılar, Araplar üzerinde ciddi bir egemenlik kurmamışlardır. Aksine Surre Alayları gibi vasıtalarla beslemeye çalışmışlardır. Bu konuda 18. yüzyıl Osmanlı bürokratı ve dürüst bir defterdar olan Sarı Mehmed Paşanın “Devlet Adamına Öğütler” adlı kitabında söylediklerini kitabın Türklerin Yeniden Dirilişleri bölümünde belirtmiştim. Zaten Osmanlılar, Arapları dinin sahibi olarak görüyorlar ve onlara “kavmi necip” yani üstün kavim diyorlardı. Bu nedenle diğerlerinden daha çok hoşgörü gösteriyorlardı. (Halbuki Arap yöneticilerin bazıları, Emeviler döneminde Müslümanlığa yeni giren ve Arap olmayan halkların çoğuna da “acem” diyerek yabancı muamelesi yaptılar. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in amcası Abbas bin Abdülmuttalip’in soyundan gelen Abbasiler ise, Emevi iktidarını devirdiler. Hayati Ülkü’nün aktardığına göre (s.456) hırslarını alamayarak, Emevi Halifelerinin bazılarının mezarlarını açtırdılar. Kemiklerini çıkarttırıp topladılar ve öylece yaktılar. Ayrıca Emevilerin sembolü olan Şam’daki Beni Ümeyye mescidini, üç ay kadar ahır olarak kullandılar.)

Diğer taraftan Rus vakayinamelerinde anlatılanlara göre, 1024 yılında Rus ülkesi Suzdal’de, şiddetli bir kıtlık ve açlık olur. İdil Bulgar Türkleri aç kalan Ruslara çok miktarda hububat götürürler. Bu dönemde Bulgarlar, tarımla uğraşmaktadırlar ve daha zengin olduklarından, sık sık Rusların saldırılarına maruz kalmaktadırlar. Türkler yardımı böyle ters bir ortamda yaparlar.

Türklerin egemen oldukları bölgelerde yaşayan halkların, bugün geçmişlerinde yaptığımız diye övündükleri eserlerin arasında, Türklerin yaptıkları önemli bir yer tutar. Bu konuda kitabın Müslüman Türklerde Mimarlık ve Sanat bölümünde, önemli eserler hakkında bilgi verildiğinden, burada ayrıca belirtmeye gerek görülmedi.

Yine Roux’nun diğer bir gözlemi şöyledir (s.27): “Halkın, hükümdarın dinini benimsemesini isteyen Avrupa’nın tersine, Türkler ‘evrensellik’i kabul ettirmeye çalıştılar. Barış içinde bir arada yaşamanın kesinlikle mümkün olduğunu söylediler. Bu onların (Türklerin) uygarlığa en büyük katkılarından biri olmuştur.”

Ankara Savaşından (1402) sonra, Osmanlı yönetiminde on yıl süren fetret (boşluk) dönemi oluştu. Bu dönemde Balkan Devletleri, Osmanlı yönetiminden kurtulmak için ciddi bir girişimde bulunmadılar. Halbuki ortam, Balkan Devletlerinin bağımsızlığı için çok uygundu. Bu tavırda, Osmanlı Türklerinin onlara götürdükleri düzenin ve hoşgörü anlayışının etkisi büyüktür. Bu durum Osmanlıların getirdiklerinin Balkanlarda mevcut olandan daha iyi olduğunu ve Balkan halklarının yeni gelenlerden hoşnut kaldıklarını gösterir. Ayrıca Balkan dillerindeki yorgan, döşek, kapı, pencere gibi terimlerin Türkçe’den geçmiş olması da, Türklerin Balkanlara medeniyet götürdüklerini göstermektedir.

Avrupa’nın o dönemlerdeki durumuyla ilgili olarak, Prof. Djevad’ın aktardığına göre (s.78-79) Jaques Bonaparte şöyle diyor: “Alicenaplığı hepimizce bilinen Fatih’in İstanbul’u almasından yarım asır kadar sonra Bourbon başkumandanının çeteleri (1527’de V.Karl yönetiminde) Roma’ya hücum ederek ele geçirmişlerdi. Bu barbarlar esirlerin tırnaklarını sökmüş , ağızlarına erimiş kurşun dökmüşlerdir. Sımsıkı bağlı baba ve kocalarının önünde kadınları katletmişler, bütün mabetlere tecavüz etmişlerdir. Bu hayvanca vahşet bir-iki gün değil , hiç kesilmeden aylarca sürmüştür.”

Prof. Ahmed Djevad’ın (s.61), De Amicis’in “Constantinopole” adlı eserinden aktardığı ve diğer bir çok Batılı yazarın da anlattığı şekilde Türkler, hoşgörülü ve evrensel davranıyorlardı. “Eğer Türkler egemenlikleri altına aldıkları milletlere, Hıristiyanların yaptığı gibi zorla İslamiyet’i kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin itirazı olamazdı. Bugün ne Ermeni meselesi, ne Girit meselesi, ve muhtemelen ne de Şark (doğu) meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu yapmadılar.” Aynı yazar devamla şöyle diyor. “Hıristiyanlar tarafından her yerden kovulan Yahudilerin melce bulabildiği tek ülke de barbar(!) Türkiye olmuştur. İnançları yüzünden yurtlarından kovulanların hep Osmanlı İmparatorluğu’nda melce bulabildiklerini görüyoruz.” Bu konuda uzunca örnekler veren yazar görüşlerini şöyle sürdürür: “Böylece, Hıristiyan Avrupa’nın bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde, Osmanlı İmparatorluğu’nun, engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının var olmadığı tek ülke olduğu kesindir.”

Gerçekten de Avrupa’nın bir bölümü bu haldeydi. 1850′li yılarda hâlâ kadınların içinde şeytan olduğu iddiasıyla yakılmaları sürüyordu. Bugün Batı, başka ülkelerden normal ya da kaçarak gelen, siyasi veya inançlarından dolayı baskı gördüklerini söyleyenlere kucak açmaktadır. Ancak, bu yardımların bir kısmının gerçek bir insanlık düşüncesiyle yapıldığı şüphelidir. Gelen bu insanların içlerinden seçtiklerini, geldikleri ülkelerine karşı bir devirme ya da başkaldırı yapabilmeleri için desteklemektedirler.

J. Baudrillard’ın arka kapak yazısında da belirttiği gibi bugün, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin başlarına sorun olan hemen bütün hareketlerin beslendiği yerler, ABD ve Avrupa’dır. Bu ülkeler, inancı ister sosyalist, ister ırkçı faşist, ister Ayetullah Humeyni gibi dini olsun, herkesi barındırıp, kimini de yetiştirip geldikleri ülkelerine göndermektedir. İnsan hakları evrensel beyannamesini yayınlayan Batılıların yönetimindeki Avustralya Kıtasındaki yerlilere, henüz 1995 yılında, lütfen vatandaşlık hakkı verilmesi beyannameye aykırı davrandıklarını gösterir. Bundan on beş yıl öncesinde, Güney Afrika Devleti’ni yöneten beyazlar ise, zencileri yok sayıyorlardı. Dört yüz yıl sonra bile, zencilerin seçimlere katılamayacağını, yönetici olamayacağını söylüyorlardı. Malesef hiçbir Batılı ülke bu yöneticilere, ciddi bir baskı uygulamıyordu.

Türkiye’yi ilgilendiren konularda ise, Avrupalı bir kısım yöneticinin tavrı yine yukarıdaki gibidir. Avrupalı çocukları da zehirleyen eroin kaçakçılıklarına rağmen, PKK terör örgütünü, bazen sessiz kalarak, bazen yardım ederek desteklediler. Bilindiği gibi PKK ile mücadele, Türkiye’nin ekonomik bunalım ortamına girmesini hızlandırmıştır. PKK ile yetinmeyen bazı Avrupalılar, bağnaz dini gurupları dahi, Türkiye’ye karşı ileride işlerine yarayabileceği düşüncesiyle desteklemeye ya da bu gurupların faaliyetleri karşısında sessiz kalmaya devam etmektedir.

Başka ülkelere insancıl davranmalarını öğütleyen Avrupalı yöneticiler, İRA, ETA gibi örgütlere aynı hoşgörüyü göstermemektedir. Baader Mainhopf çetesinin ileri gelenlerinin başlarına gelenler bilinmektedir. Alman derin devleti tarafından, kısa süre içerisinde intihar süsleri verilerek, yok edilmeleri şüphesi unutulmamıştır. Bu uygulama göstermektedir ki, PKK gibi bir örgüt Almanya’ya karşı mücadele etseydi, Almanya’da ne bir üyesi ne de sempatizanlarının barınmaları çok zor olurdu.

Günümüzde Avrupa’da yaşayan Müslüman bayanlara, başörtüsü konusunda izin verilmektedir. Ancak bu uygulama insanları yanıltmamalıdır. Çok az sayıda olan Müslümanlara hoşgörülü davranmalarının nedeni devlet düzenini tehdit edecek boyutta olmamalarıdır. Yoksa, ister Müslüman isterse Hıristiyan olsun, Avrupa’nın içerisinden çıkacak benzer guruplar sistemi tehdit ederse, Batının çok sert davranacağını geçmiş olaylar göstermiştir. Bunu ABD güvenlik güçlerinin, bir tarikat merkezini ablukaya alması sonucu, 72 kişinin yanarak ölmesiyle dünya gördü.

Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu 500 yıldan fazla Balkanlarda hüküm sürdü. Osmanlılar buraları terk ettikten sonra, sanki bunca yüz yıl hiçbir şey değişmemiş, sadece bir rüyadan uyanılmış gibiydi. Hattâ kendi başlarına yapamayacakları bir çok gelişmeler de, rüyalarında iken gerçekleşmiş olarak.

Bu konuları Cemil Meriç şöyle yorumlamaktadır: “Osmanlı, İlay-i Kelimetullah için hayatını seve seve verir. Yani bağlandığı dava uğruna hayatını istihkâr eder. Bu nedenle Osmanlı istismar için ülke fethetmez, imar için fetheder. Bu duygulara sahip Osmanlı, ülkesinin kapılarını bütün insanlara açmıştır. Osmanlı’da adalet bütün kurumların bel kemiğidir.”

Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme döneminde devleti savunmak, büyük ölçüde Türklere kaldı. Devlet içerisindeki Türk olmayan çeşitli toplulukların güçsüzlükleri, umursamazlıkları ve ihanetleri devam ediyordu. Önyargısız olarak ve belgelere dayanarak hüküm veren Batılı tarihçiler gibi J.P.Roux’ya göre (s.230) Türkler bu savunmayı, hayran kalınacak bir kahramanlıkla ve büyük bir özveriyle yaptılar. Roux’ya göre bu üstün mücadeleden kendileri bir yarar sağlamıyordu. İşte bu durum, özverilerinin değerini yüceltiyordu. Bütün sıkıntılara rağmen Osmanlılar, yatırımları hâlâ Balkanlara ve Arap ülkelerine yapıyorlardı. Anadolu tamamen az gelişmişliğe ve kaderine terk edilmişti.

Gerileme dönemlerinde Türkler, Yeniçerilerin de ciddiyetsizleşmeleri sonucu genel olarak yenildiler. Kimi zaman da yendiler. Yendikleri savaşların sonunda ise, masa başında diğer devletlerin baskısıyla kaybettiler. Ama, pes etmediler. Dünyada eşi benzeri olmayan bir inanca sahip olduklarını gösterdiler. Mücadeleyi sürdürdüler. Bütün bu olumsuz şartlarda bile, egemenlikleri altındaki başka milletlere kötü davranmadılar. Sadece devlete başkaldıran bazı gurupları ve insanları cezalandırdılar, ama kişisel olaylar hariç, devlete başkaldırmayan yabancı halklara kötü davranmadılar.

Osmanlı’nın gerilediği dönemde Avrupa’da iki imparatorluk daha vardı: Avusturya-Macaristan ve İngiltere. Bu ikisi de, yıkıldıkları son savaşlara kadar, hep imparatorluklarındaki diğer milletleri savaşa sürdüler. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bütünüyle bakıldığında, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik gerileme vardı. Ancak dikkatle incelendiğinde, P. Kennedy’nin kanaat olarak aktardığına göre (s.252), Viyana civarı ve Bohemya bölgesi gibi öz ülkelerinde, ekonomik gelişme söz konusuydu. Demek ki, Avrupalı İmparatorluklar egemenliklerindeki başka halkları sömürerek, artık değerleri kendi öz ülkelerine taşıyorlardı.

İngilizler, neredeyse bir dünya imparatorluğu kurarak müstemlekelerini sömürmelerine rağmen, 19. yüzyılda o bölgelerde ciddi sayılabilecek çok az eser bıraktılar. Halbuki, Türkler egemenlikleri altındakileri de korumak için sadece kendileri savaşa gidip perişan oluyorlar, ama sıkıntılarına rağmen, bu milletleri rahat ettirmek için hâlâ çalışıyorlardı. Avrupalılar ise, Türklerin davranışlarının tersini uyguluyorlardı. Kendi menfaatlerinin korunması için kendilerinden çok egemenlikleri altındaki insanları savaşa sürüyorlardı. Diğer taraftan da Avrupalılar, o milletleri ekonomik olarak sömürüyorlardı.

Türklerin kendileri savaşa gidip, egemenlikleri altındakileri rahat ettirme çabalarını, bazı Avrupalılar başka türlü değerlendirebilirler. “Türklerin hatası” olarak nitelendirebilirler. Avrupalılar ile Türkler arasındaki bu anlayış farkı, Cemil Meriç’in yorumlarını haklı çıkarıyor. Cemil Meriç, Osmanlı’nın, bağlandığı dava için hayatını severek verdiğini söylerken, Avrupalının ancak yakın ve elle tutulur çıkarlar uğruna fedakarlık yapabileceğini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelası kârdır, Osmanlı’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der.

Prof. Dr. A. Djevad’ın Rumen Popescu Ciocanel’in “Revue du Monde Musulman” dergisinin Aralık 1906 sayısından aktardıkları (s.79): “Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve geleneklerine saygı göstermiştir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir şans olmuştur. Zira, aksi taktirde bugün Rumen milleti diye bir millet olmayacaktı.” Nitekim Karadeniz’in kuzeyi bir Türk yurdu iken, Rusların egemenliğine geçtikten sonra bölgede Türk kalmadı.

Bu gerçekler, Osmanlı egemenliğinde yaşayan diğer bazı milletler için daha da geçerlidir. Anadolu’da yaşayan Ermeni, Rum ve Kürtler için, Türk idaresinde yaşamak bir şans olmuştur. Ermeniler ve Rumlar, Osmanlı yönetiminde Türk tebaadan daha rahat yaşadılar. (Kazan Hanlığının başkenti Kazan’da bile ayrı bir Ermeni mahallesi vardı.). Kürtler ise, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri sayesinde ayakta kalabilmişlerdir denilebilir. Değil devletleri, beylikleri bile olmayan Kürtlerin Ermeniler, Farslar ve Araplar arasında benliklerini koruyarak yaşayabilmeleri pek mümkün olmayabilirdi. Türkler sayesinde hayatta kaldıkları gibi, kendi başlarına ulaşmaları mümkün görünmeyen bir medeniyet içerisinde yaşadıkları söylenebilir. Nitekim Türklerin Ortadoğu bölgesindeki egemenlikleri son bulunca sıkıntı başlamıştır. Bugün Türkiye’de yaşayan Kürtlerle, en kaliteli petrole sahip bir devlet olan Irak’ta yaşayan Kürtler arasındaki yaşam kalitesi farkı bile, tek başına yukarıdaki iddiayı doğrular.

Benzer konumdaki Ermeniler, 1895’te ilk büyük isyanlarını gerçekleştirdiler. Yurt dışında kurdukları Hınçak ve Taşnak gibi terör örgütleri Osmanlı egemenlik alanında faaliyetlere başladı. Bu terör örgütleri dış destekle silahlandılar. Türk ve Kürt köylerini basmaya ve insanları öldürmeye başladılar. Amaçları hayallerindeki büyük Ermenistan’ı kurabilmek için bölge halkını o yöreden sürmekti.

Sonra I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla işbirliği yaptılar. Rus ordusuna kayıt yaptırdılar ve Türklere karşı savaştılar. Ermeniler, bölgedeki silahsız Türk ve Kürt köylerini basmaya devam ettiler. Osmanlı arşivlerine göre Ermeniler, 500.000 den fazla insanı vahşice katlettiler. Kendilerini korumak için silahlanan Türk ve bilhassa Kürt köyleri de Ermenilere karşılık verdiler. İhanet derecesindeki bu davranışlarına rağmen Ermeniler, Osmanlı yönetimi tarafından korunmaya çalışıldı. Savaş bölgesinden ülkenin daha rahat yörelerine aktarıldılar. Batı Anadolu ve İstanbul’daki Ermeniler yerlerinde kaldı. Bu yer değiştirme sırasında güvenlik açısından tren istasyonları ve demiryolları kullanıldı. Askerlerin çoğunun cephede olması sebebiyle Türk ordusunun yetişemediği bazı yörelerde, Ermenilerden çok eziyet gömüş olan Türk ve Kürt halklarından onlara saldıranlar oldu. Halklar arasındaki bu çatışmalarda her taraftan da çok sayıda insan öldü. Türk ordusu, I. Dünya Savaşının yoğunluğu içerisinde bu çatışmaları önledi. Göç kafilelerine saldıranları yakalayarak mahkeme etti. Bunlardan yaklaşık 3.000 kişiyi idam dahil çeşitli cezalara çarptırdı.

Olayların yaşandığı tarihler dünyada hastalıkların etkili olduğu yıllardı. Nitekim Atatürk Tarih Kurumu’nun rakamlarına göre, 1914-1918 arasında Osmanlı ordusunun mensuplarından 401.859’u, hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Tiflis’e göç eden Ermenilerin başına gelenler ise daha kötüdür. Tiflis o dönemde Rusların işgalindedir. Ermenilere yardıma giden ABD misyoner derneklerinin rakamlarına göre Tiflis’te 350.000 Ermeni göçmen vardır. Ama hastalıklardan dolayı bunun 258.000’i Tiflis’te hayatını kaybetmiştir. Halbuki bugünkü Suriye sınırları içerisine göç ettirilen Ermenilere Osmanlılar, çok güzel işleyen bir tedarik düzeniyle iyi bakmışlardı. Yiyeceklerini, sağlıklarını temin için ABD büyükelçilerini bile şaşırtan organizasyonlar yapmışlardı. Ziraatçilik yapmaları için tohumluklar bile verilmişti.

Dünya Savaşından sonra Fransızlar ve İngilizler Suriye’ye yerleştiler. Ellerinde her imkân vardı. Türklerin Ermenilere karşı yaptığı en küçük bir yanlışı göremediler. Olayların canlı şahitleri hayatta olmasına rağmen, Türkleri yargılayabilecek hiçbir hata bulamadılar.

Yine savaş sonunda galipler İstanbul’u işgal etmişlerdi. Osmanlı’nın bütün arşivleri ellerindeydi. Yaklaşık 140 İttihat ve Terakki partili Türk önderini tutuklayarak, Malta’da hapse attılar. Ermeni olaylarını araştırdılar. Ama mahkeme açabilecek küçük bir delil bile bulamadılar. Herşey ellerinde iken yapabilecek birşey bulamayanların, 80 yıl sonra konuyu tekrar gündeme getirmelerinin tek açıklaması siyasi sebepler olabilir.

Rumlar ise Türklerin Kurtuluş Savaşında, Türklere karşı düşmanlarla birlik olup savaştılar. Rumlar, Cumhuriyetle birlikte Yunanistan’daki Türklerle takas edildiler. İki taraf da karşılıklı olarak ve anlaşarak göç ettiler. Anadolu’dan 150.000 Rum göç ederken Türkiye’ye 400.000 Türk göç etti. Kürtler ise Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren, vergi vermediler ve askere alınmadılar. II. Abdülhamit dönemindeki Kürt Hamidiye Alaylarına askeri birlikler denilemez. I. Dünya Savaşı sırasındaki olayları Şevket Süreyya Aydemir’den öğreniyoruz.

Türkler, Gök Tanrıya inanırken dahi, doğru ve yanlışı Tanrının bildiğini düşünürlerdi. İbrahim Kafesoğlu’nun G.Feher’den ve V.Beşevliev’den ayrı ayrı aktardığına göre (s.97), Direklerdeki 2. Bulgar Kitabesinde yazılı olan Bulgar Türklerinin hanı Kurum Hanın şu sözleri bu davranışlarına işaret etmektedir. ” Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar (Türkler), Hıristiyanların (Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.” Bu nedenle Türkler, yönetimleri altındakilere hep iyi davrandılar. Ama nankörlük edenleri, kendi güçleri yettiğinde, Tanrı adına cezalandırdılar. Kendi güçlerinin yetmediği durumlarda ise, olayı Tanrının adaletine bıraktılar.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE HOŞGÖRÜ
Türklerin hoşgörülülüklerinin evrenselliği süreklidir. Bazılarının ileri sürdükleri gibi, imparatorluk zamanında diğer milletleri yönetebilmek için, zorunlu olarak uyguladıkları bir yol değildir. Bunu anlamak için imparatorluk sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ndeki olaylara bakmak yeterlidir.

Ermeni terör örgütü ASALA, 1970′li yıllarda Türk Büyükelçilik mensuplarını öldürmeye başladı. Türkiye dışında, genelde Avrupa ve Amerika’da meydana gelen bu olayları, ilgili ülkeler önleyemediler. Öldürme olayları on yıldan fazla sürdü. Bu dönemde, ne Türkiye Devleti, ne de herhangi bir Türk kuruluşu, Türkiye’deki Ermenilere karşı baskı yapmadılar. Ülkelerindeki çok zengin Ermeni iş adamlarına saldırmayı ve hattâ işlerini engellemeyi bile düşünmediler. Türkiye’deki Ermeniler, zengin ve rahat yaşamlarını sürdürdüler.

Aynı şekilde, çoğunluğu Kürt kökenli olan ve bazı Batılıların desteklediği PKK terör örgütü, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı 1984-1999 arasında çok ciddi olarak silahlı mücadele verdi. Halen yer yer çatışmalar devam ediyor. Bebekler dahil, on binlerce masum insan öldü. Onbinlercesi de sakat kaldı. İstikballeri kararanlar ise çok daha fazlaydı. Sonunda bütün Türkiye’nin geleceği bulutlandı. Türkiye’nin bu mücadele sırasında silaha harcadığı ve boşa giden para ise, korkunçtu. Boşa giden harcamanın, Türkiye’nin bir yılık bütçesine denk olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakam ekonominin güçlenmesine harcanmalıydı. Eğer ekonomiye harcansaydı bugün, teröre bulaşmış bazı Kürtler dahil, Türkiye’deki kişi başına milli gelirin en az iki katına çıkması doğaldı.

İşte bütün bu olumsuz şartlar altında bile, ne Türk Devleti, ne de sivil kuruluşlar, kendilerine silah çekmeyen PKK dışındaki Kürtler üzerinde ciddi bir baskı yapmadılar. Aksine, Kürt iş adamları, Devletin en kârlı ihalelerini almayı sürdürdü. Kürt bürokratların hem sayıları arttı, hem de makamları yükseldi. Kürt kökenli siyasiler ise, daha da iyi duruma geldiler. Kürtlerin oturmadığı bölgelerden aday olarak, Türk seçmenlerin oyuyla, TBMM’ne girmeyi sürdürdüler. Bir kısım Kürt milletvekillerinin yeminlerine uymayarak, yanlış hareket etmeleri üzerine cezalandırılmaları, bu gerçekleri örtemez.

Bütün bunlar da gösteriyor ki Kürtler, Türkiye Cumhuriyetinin yönetiminde, varlıklarından daha çok etkililer. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin PKK olayına bakışı, Osmanlı yöneticilerinin “Celâli İsyanları”na bakışı ile aynıdır. Hadise ayrımcılık olarak değil, devlet düzenine başkaldırı olarak değerlendirilmektedir. Çünkü PKK, başlangıçta terör eylemlerini Kürt kökenli insanlara yöneltmişti. Eğer Türkiye Devleti, olaya devlete başkaldırı olarak bakmayarak, vatandaşlarının hukukunu korumaya kalkışmasaydı, bugün Kürtler birbirleriyle çarpışıyor olurdu.

Türklerdeki hoşgörü anlayışı bireylerin yaşantılarının hemen her alanında kendini gösterir. Halk, insanların yaptıkları hatalara, yöneticilerin yanlışlarına, iş sırasındaki aksaklıklara, sıkça da olsa izin istemelere vb. disiplinsiz davranışlara karşı hep hoşgörülüdür. Bu nedenle iş hayatında, bir Türkün idaresinde çalışan diğer bir Türk’ten, Almanlardaki iş disiplinini beklemek yanlış olur. Halbuki Türkler, başka milliyetlerin yönetiminde ciddi ve disiplinli çalışırlar. Ama kendileri gibi hoşgörülü davranan ve “hayır” diyemeyen Türk yöneticilerin yönetiminde aynı disiplini gösteremeyebilirler.

Hoşgörü anlayışları disipline edilemediği zamanlarda Türkler, düzensiz ve idare edilemez bir konuma girebilirler. Türklerdeki hoşgörü ile üste kesin itaat duygusunu birlikte yürütmek gerekir.

Türkler, genel anlayış olarak kendilerinden destek, yardım, iş gibi istekleri olan mağdurlara karşı “hayır” diyemezler. Bu davranışları hoşgörülüğün bir sonucudur. Bir Türk, hiç tanımadığı bir insanı mağdur görürse, “hayır” diyemez. Yapısını bildiği, hatırını kıramayacağı bir kişi için, hiç menfaati olmadan destek verebilir. Hattâ bu durum, özel sektör için de geçerlidir. Türkiye’de sıkıntıya giren, ya da batan özel işyerlerinin batmalarının bir sebebi de, “hayır” diyememeleridir.

Ancak günümüzde devlet bürokrasisinin yapısı, yeni bir anlayışı ortaya çıkarmaktadır. Normalde hayır diyemeyen anlayışın yerini, herşeye hayır diyen bir bürokratik tutum almak üzeredir. Türklerin hoşgörü anlayışlarına ters olan bu davranışların sürmesi, gelecek için tehlikelidir.

Türklerin “hayır” dedikleri ve hoşgörü göstermedikleri konular da vardır. Vatanlarına ve namuslarına uzanan bir tehlike sezdikleri zaman, cevapları kesin olarak “hayır” olur. Kendilerine herhangi bir konuda hoşlanmadıkları bir baskı geldiği zamanlarda da, çoğunlukla “hayır” derler. Vatan ve namusları tehlikeye girince hemen harekete geçerler. Başka bir konuda baskı geldiğinde ise “hayır” demek için ortamını buluncaya kadar beklerler.

Türkler, kurdukları imparatorluklarda halkların bir arada barış içerisinde yaşayabileceğinin örneğini dünyaya verdiler. Sahip oldukları yöneticilik özellikleri ile en bunalımlı bölgeleri en az sorunla yönettiler.

Türklerin uyguladıkları ve uygarlığa kazandırdıkları bu yönetim anlayışına, bugünkü dünya daha çok ihtiyaç hissetmektedir.

Kız Kulesi

Cumartesi, 19 Ocak 2008

Kız Kulesi

Boğaz girişindeki kayalık üzerine kurulmuş küçük, şirin bir kuledir. İstanbul’un sembollerinden birisidir. Tarih içinde gözetleme kulesi, deniz feneri olarak kullanılmış, Boğaz girişini belirten bir mihenk noktasıdır. Geçen yy.daki görüntüsünü koruyan kule turizme tahsis edilmiş lokanta ve seyir balkonu ile servis vermektedir. Suların, karasevdanın ve söylencelerin gizemini taşıyan Kız Kulesi, istanbul’un en romantik ve gizemli mekanlarından biri. Alımlı, sevdalı ve denizin ortasında bir başına, yapayalnız… Kendi kendine yeten bir tarihe sahip olan mekan, yüzyıllardır anlatılan efsaneleriyle de bir ilgi odağı. Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius’un kaydettiği bir aşk hikayesi. Zamanında Üsküdar sırtlarında Tarnıça Afrodit adına bir tapınak vardır. Hero’da genç kızların görev yaptığı bu tapınağın rahibelerindendir.

Kulede kumrulara bakmakla görevlidir. Aşka yasaklıdır. Her ilkbaharda doğanın uyanışı adına tapınak çevresinde törenler yapılır, çevre şehirlerden insanlar akın akın tapınağın çevresine gelir, yenilir içilir, aşkı bulamayanlar Afrodit’e ma*bedinde yakararak aşkı yaşayabilmek için yakarırlar. Bo*ğazın karşı kıyısında oturan Leandros’ta bu törene katılmak için tapınağa geldiğinde Hero’yla karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına tanıklık eder. Leandros’un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde kıskanç bir rahip feneri söndürür. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi’nden Boğazın sularına bırakır.

Kuleyle ilgili söylencelerden biri de Kleopatra’nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesidir. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir.Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi zehirler. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya’nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.

Türk Ne Demektir?

Cuma, 18 Ocak 2008

Türk Nedir, Ne Demektir?

Türk sözcüğünün anlamı; “Güçlü, kuvvetli, miğfer, türemiş, şekil kazanmış” demektir. Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Türkçe Sözlük ‘te, Türk; Asya ve Doğu Avrupa’da yaşayan, Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşan soy ve bu soydan gelen kimse diye belirtilmektedir. Söz konusu bu kimselerden oluşan topluluklara “Türkler” denir. Türkler; Türkçe ve bu dilin lehçelerini konuşurlar. Türk kelimesinin geçtigi ilk devlet, Göktürk (Kök-Türk) imparatorluğudur. Orhun Kitabelerinde Türk kelimesi, bazen Türk, bazen de Türük olarak yazilmiştir.
11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud; “Türk adının Türkler’e , Tanrı tarafından verildiğini belirterek, Türk adının “Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı” demek olduğunu belirtir. Türk kelimesi, gerek İslâm, gerek İran ve gerekse Tevrat’ta geçmektedir. Tevrat’ta Türkler’in Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan geldiği kabul edilir.Türkler, üç beyaz ırk grubundan “Europid” grubunun “Turanid” tipinden gelir.
Türkler’in anavatanı Orta Asya’dır. 9. yüzyıldan itibaren, Orta Asya’da yaşayan Türkler; nüfus fazlalığı, mer’a yetersizliği, su kıtlığı gibi nedenlerle göç etmeye başlamışlardır. Orta Asya’dan dört bir yana gerçekleşen bu göçlerin en önemlisi batı yönünde olmuştur. Batı yönde gerçekleşen göçler sonucu, 11. yüzyılda Anadolu Türkleşmiş ve daha sonra Avrupa içlerine kadar yayılmışlardır. 20. yüzyılda ise dünyanin bütün kıtalarına dağılmışlardır. Avustralya’dan Brezilya’ya kadar, dünyanın her tarafında, bugün Türk vardır.
Yine bu göçün Altay çevresinde göçebe halinde yaşayan Türk kavimlerinin hayvan sürülerini otlatmak için Aral Gölü istikametinde olduğu kaydedilir.Tarihin geçmiş dönemlerinde, değişik ve uzun zaman dilimleri içinde, birlik ve beraberlik içinde yaşayan Türk Dünyası, kurmuş olduğu medeniyetlerle, tarihe altın harflerle adını yazdırmıştır. Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar, bu devletlerin en bilinenleridir. Özellikle bugüne göre en son Büyük Türk Devleti olan Osmanlı Devleti, kendine has özellikleriyle, dünya hakimiyetini tam 600 yıl elinde tutmuştur. Ne yazık ki, Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte, Türk Dünyası paramparça olmuş ve 20.yüzyıla esaret altında girmiştir. 20.yüzyılın esaretini, Türk Dünyası içinde ilk kez, yine Osmanlı Devleti’nin çekirdeğini oluşturan Türkiye kırmış ve Anadolu’nun şahlanışı ile bağımsızlığını kazanmıştır. Bu devletlerin sayısı, mevcut bazı tarihi kaynaklara göre 113 olduğu, bazı kaynaklara göre 125′i geçtiği ve bazı kaynaklara göre de 180′i bulduğu kabul edilir.

Geleneksel Kültürümüzde ve Aşıkların Dilindeki Sayılar

Perşembe, 10 Ocak 2008

Geleneksel Kültürümüzde ve Âşıkların Dilinde Sayılar

Türk kültüründe sayılar çok önemli bir yere sahiptir. Bunların büyük bir bölümü dini inanmalardan kaynaklanmaktadır.

İnançlar yaşam biçimimizi doğrudan doğruya etkilemekte, bu etki, edebiyatımızda, sanatımızda, müziğimizde, halk oyunlarımızda kendini göstermektedir.
Bazı sayıların kültürümüzdeki işlevi İslamiyet öncesi sosyal hayatımıza dayanmakta, kimi sayılar destan ve masallarımızda önemli ölçüde yer almaktadır.
Edebiyatımızda da dinin etkisi çok fazladır. İslami inanışlar gerek halk, gerekse divan edebiyatında önemli ölçüde kendini hissettirmektedir.
İslam dininde bazı sayılar kutsal bir özellik taşır. Bir, üç, dört, beş, yedi, dokuz, oniki, kırk vb. sayıların dini bakımdan çeşitli anlamları bulunmaktadır. Kutsal özellik taşıyan bu sayıların anlamları çeşitli yazarlarca nesir biçiminde işlenirken, âşıklar tarafından da şiirlerde sık sık dile getirilmiştir.
Geleneksel kültürümüzde sayılar üzerine kurulan inançların kaynakları hem İslam dinine hem de Orta-Asya yaşayışına ve Şamanizme dayanmaktadır.
Destanlarımızda, masallarımızda, hikâyelerimizde, şiirlerimizde ve günlük yaşayışımızda sık sık rastladığımız sayıları geleneksel kültürümüzde ve âşıkların dilinde şu şekilde belirlemek mümkündür.

“Bir” Sayısı
İslam dininde bir sayısı Allah’ı ifade eder. Allah birdir ve tektir. Dede Korkud’ta …… yerde geçen bir sayısı âşıklarımızın dilinde ve telinde:
Onlar birdir bir oluptur
Hak içinde sır oluptur
Tecellide nur oluptur
Allah bir Muhammet Ali
(Pir Sultan Abdal)
Şah-ı Merdan kullarıyız
Biz biriz birkaç değiliz
Kanaat ile yürürüz
İllâ tokuz aç değiliz
(Hatayi)
biçiminde sıkça dile getirilmiştir.

“Üç” Sayısı
Geleneksel kültürümüzde ve âşıkların dilinde en çok işlenen sayılardan biridir. H. Avni Yüksel, Şaman dininin esaslarına göre âlem üç bölümden meydana gelmiştir, deyip bunları:
a)Yeryüzü (orta dünya)
b)Yer altındaki karanlık dünya (aşağıdaki dünya)
c)Gökteki nur âlemi (yukarıdaki sema)
biçiminde açıklamaktadır.[1]
Ziya Gökalp de:
“Şamanizm, yukarıdaki semayı önce üç kat olarak tasavvur etmiştir. Oğuzun sağ kolu üç oktan oluştuğu için, yukarıdaki semanın üç oktan olması tabii olarak kabul edilmektedir. Yakutlar’daki ateşin üç çeşitten olmasının sebebi de, kâinatın üç bölümden meydana gelmesi yüzündendir.”
demektedir.[2]
Türk kültür tarihimizde ve geleneksel kültürümüzde “üç” sayısı ile ilgili hususlara çok değişik biçimde rastlanmaktadır. Bunlardan bazılarını şu şekilde belirlemek mümkündür:
·Eski Türk efsanelerinde “üç” sayısına çeşitli motiflerde rastlanmaktadır. Türkler’e göre insan, evrenin üç önemli varlığından biri olarak kabul edilir.
·Türk mitolojisinde de ilahlar Gök-Tanrı, Yer-Sular ve Yağız-Yer olmak üzere üçe ayrılır.
·Bir Türk efsanesinde ****** burcu, üç ana yıldızla iki yan yıldızdan oluşmuştur. Üç yıldız göğe kaçan geyikleri, iki yıldız ise onları kovalayan avcı ile yayı olmuşlardır. ****** burcunun üç yıldızı çoğu Türk efsanelerinde, usta bir avcı tarafından amansız bir şekilde kovalanan ve canlarını kurtarmak için kendilerini göğe atan “üç geyik” gibi tasavvur edilmiştir.[3]
·Karluk Türkleri üç aşiretten meydana gelmiştir.
·Oğuz menkıbesine göre Oğuz Han üç gün annesinin sütünü emmemiş, annesi üç gece gördüğü rüya sonucu rüyasında kendisine söylenilen şekilde hareket etmiştir.
·Oğuz’un iki eşinden üçer tane oğlu olmuştur. İlk eşinden olan çocukları Gökhan, Dağhan, Denizhan Bozoklar’ı, ikinci eşinden olan Günhan, Ayhan, Yıldızhan da Üçoklar’ı oluşturmuştur.
·Oğuz’un oğullarından biri bayrağında sembol olarak altın bir yay üzerine üç gümüş ok kullanmıştır.
·Göç destanının İran rivayetinde Boğu Han’a Tanrı tarafından verilmiş üç karga bulunmaktadır. Bu kargalar memleketin her yerinde olup bitenden hakana haber getirmişlerdir.[4]
·Çin Türklerinde düğün merasimi üç aşamada yapılır. Gelin kız kocasının evine geldikten sonra üç gün kocası, kaynanası ve kayın babasıyla karşı karşıya gelmesi yasaktır.
Manas destanında da üç sayısının ön planda olduğu görülür. Manas’ta rastladığımız üç sayısı ile ilgili unsurlardan bazıları şöyledir.
·Manas’ın elde tuttuğu yerlerden birinin adı Üç Koşay’dır.
·Semetay üç gece aynı rüyayı görür.
·Manas üç gün kimse ile konuşmaz.
·Kırgızların ayrılmaz yiğitleri üç tanedir.
·Manas’ın önüne üç kız gelip yüzlerini yırtarak ağıt söylerler.
Dede Korkud hikâyelerinde de üç sayısının 43 defa yer aldığı görülmektedir. Bunlardan bazıları şöyledir:
·Bamsı Beyrek hikâyesinde Bey yiğit, düşmandan esir bezirgân ve malları kurtarınca karşılık olarak üç şey beğenir.
·Dede Korkut’un yakarışı ile Deli Kaçar’ın eli yukarıda kalınca, bacısını vermeye razı olur ve üç kere ağzından ikrar eyler.
·Çoban, sapan ile bir yere taş atınca o yerde üç yıl ot bitmez.
·Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinde Dirse Han’ın oğlu Boğaç, üç kabile çocuğu ile aşık oynar, üzerlerine gelen boğadan üç oğlan kaçar Boğaç kaçmaz.
·Bayındır Han Begil’i üç gün av eti ile besler.
“Üç” sayısı atasözlerimizde ve deyimlerimizde:
·Er oyunu üçe kadar
·Üç nal ile bir ata kalmak
·Üçe beşe bakmamak
·Üç aşağı beş yukarı
·Balık ile misafir üç gün sonra kokmaya başlar
biçiminde yer aldığı gibi bilmecelerimizde de:
Üçü üçler çağıdır
Üçü cennet bağıdır
Üçü derer devşirir
Üçü vurur dağıtır
(Mevsimler)
biçiminde rastlanmakta olup; masallarda da “üç gün üç gece, gökten üç elma düştü, padişahın üç oğlu, üç zaman sonra” gibi söyleyişlerle sık sık karşımıza çıkmaktadır.
“Üç” sayısı Alevi toplumu için de çok önemli olup üçler sözü ile Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ali ifade edilmektedir. Semahlarda da üçler aşkına üç çift kalkıp samah oynar.
Köroğlu destanında da önemli bir yeri olan “üç” sayısı için destanda Köroğlu’nun:
Süremedim kara günün demini
Giyemedim güveyilik donunu
Üç gün oldu kır at yemez yemini
Söylen Demircioğlu durmasın gelsin
biçiminde söyleyişi görülmektedir.
Âşıkların dilinde ise:
İşte bu deme gelince
Üç kez doğdum anneden
Nice yavru uçurdum
Nice âşiyâneden
(Kaygusuz Abdal)
Kudret tarafından üç melek geldi
Cebrail emretti eflâke saldı
Anda coşan nuru ikiye böldü
Can, hasret kalemin çalandır Haydar
(Sadık)

“Dört” Sayısı
“Dört” sayısıİslam felsefesinde ve halk inanışlarında bazı temel unsurları nitelendirmek için kullanılır. Bunlardan bazıları Dört unsur, Dört tabiat, Dört Kitap, Dört Melek, Dört Mezhep (Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî)’dir.
Bektaşilikte tasavvuftan gelen Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat kavramları “Dört Kapı” ifadesiyle anlatılır.
Âşıkların dilinde en çok kullanılan dört kapı kavramı:
Dervişin dört yanında dört ulu kapı gerek
Nereye bakar ise gündüz ola gecesi
Bu Şeriat güç olur Tarikat yokuş olur
Marifet sarplı durur Hakikattir yücesi
(Yunus Emre)
Tarikat iman gerek
Bir tastik iman gerek
Talip bu dört kapının
Varından tamam gerek
(Kul Himmet)
deyişlerinde olduğu gibi sık sık dile getirilmiş, kimi zaman da:
Açıldı Hak kapısı
Sunuldu aşk dolusu
O dört kapıdan içre
Girenin canına hû
(Kemterî)
Yaratmıştır onsekiz bin alemi
Cebrail arştan indirdi kelâmı
Dört kapının yazıldığı kalemi
Diyen bilmez bilen demez ne seyran
(Derviş Mehmet)
Dört kitap dört mezhep adem eşyadır
Ol mahbubun ismi ruha gıdadır
Söyleyen söyleten nutk-ı Hudâ’dır
Tûti lisân eden kendidir kendi
(Seyranî)
Dört Melek halketti Hallak-ı cihân
Birer hizmet üzre müekkil her an
Mikâil’e Bârân Cibril’e Kur’ân
Azrail’e ervâh İsrafil’e Sûr
(Dertli)
Dinleyip öğüdün almayan kişi
Dinin tarikatin bilmeyen kişi
Dört mezhep nedendir gömeyen kişi
Harap olur nice kuldur efendim
(Kul Himmet)
deyişlerinde belirtildiği gibi dört kapının yanı sıra dört kitap ve dört mezhebi işaret edilmiştir.

“Beş” Sayısı
İslam inancında önemli bir yer tutan “beş” sayısı, çoğu kaynaklarda beş vakit namaz olarak gösterilir. Bunun dışında elde beş parmak vardır. Hattatlar Allah yazısını genellikle el şeklinde yazarlar. Ayrıca beş demekle Ehl-i Beyt kastedilir. Ehl-i Beyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir.
Âşıkların dilinde:
Vaiz olsan camilerde şakısan
Beş vaktini kılmayana kakısan
Dört kitabı ders eylese okusan
Ali evliyadır bilmeyince fayda yok
(Sefil Ahmet)
deyişinde olduğu gibi kimi zaman beş vakit namaz olarak belirtilirken, kimi zaman da:
Üçler beşler o kapıyı açtılar
Muhabbete misk ü amber saçtılar
Haklıyı haksızı orda seçtiler
Suçlu olanlara yer bulunur mu
(Sakine Bacı)
Üçler dü âlemde birliğe yettin
Beşler de onların dâmenin tuttu
Birlik lokmasını yediler yuttu
Dâmeni pâk olan pirler de billah
(İlhamî)
deyişlerinde olduğu gibi Ehl-i Beyt kastedilmektedir.

“Yedi” Sayısı
“Yedi” sayısı, Orta-Asya’daki Türk boylarından günümüze kadar Türk halk inançları ile günlük yaşamlarında en çok sözü edilen sayılardandır.
“Yedi” sayısı, Anadolu’da ve bütün Türk boylarında kutsal sayılmaktadır.
Bunlardan bazılarını şu şekilde belirlemek mümkündür.
·Altay Türklerine göre ayın tutulması “yedi başlı dev” yüzündendir.
·Kırgız Türkleri’nde Kutup Yıldızı’nda bulunan “Büyük Ayı”ya, “Yedi Bekçi” denir.
·Orta Asya ve Anadolu Türklerine göre yer yedi kattır.
·Kur’an-ı Kerim yedi harf üzerine inmiştir.
·Mekke ile Medine arasında yedi kale vardır.
·Kur’an-ı Kerim’de Yusuf Peygamber kıssasındaki rüyaya göre yedi besili ineği, yedi zayıf inek yer yorumunda yedi yıl kıtlık olur.
·Hac’da Kâbe yedi kere tavaf edilir.
·Kur’an-ı Kerim’de geçen Eshab-ı Kehf olayı, Yedi Uyurlar olarak bilinir.
·Hz. Ebubekir Mushaf’ı yedi suret yazdırmıştır.
·Cuma namazının yedi farzı vardır.
·Süleymaniye camii yedi senede yapılmıştır.
·Çile yedi yıl doldurulur. Yunus Peygamber Diyarbakır kalesinde yedi yıl oturmuş, Eyüp Peygamber, Harran’da bir mağarada yedi yıl çile doldurmuştur.
·İstanbul yedi tepe üzerine kurulmuştur.
·Bursa’da yedi Osmanlı türbesi vardır.
·Osmanlı Devleti kurulduktan sonra yedinci asırda yıkılmıştır.
·Dünyanın yedi harikası vardır.
·Gökkuşağı yedi renklidir.
·Başta yedi delik vardır.
·Dilimizde sözcük türleri yedi tanedir.
·Gökteki takım yıldızlarının en ünlüsü Ülker Yıldızı’na “Yedi kandilli Süreyya” denir.
·Müzik notası yedi tanedir.
·Ailede soy yedi göbeğe kadar çıkarılır.
·Kefene yedi arşın bez de denir.
·Mevlâna’nın mesnevisi yedi cilttir.
·Anadolu’da düğünün en namlısı yedi gece, yedi gündüz olanıdır.
·Çocuk yedi yaşında okula gönderilir.
·Hafta yedi gündür.
·Tehlikeli ve sağa sola zorla baskı yapanlara “yedi bela” denir.
Âşıkların dilinde ve telinde de yedi sayısı:
Seyrangâhı imiş arşın yücesi
Düldül imiş Kanberi’nin hocası
Server Muhammed’in Mi’rac gecesi
Yedinci felekte arslan olan şah
(Pir Sultan Abdal)
Münkirin gıdası Hak’tan kesildi
Nesimî yüzüldü Mansur asıldı
Dünya yedi kere doldu ıssıldı
Dolduran Muhammet eken Ali’dir
(Pir Sultan Abdal)
Musahipsiz yedi adım varılmaz
İrfan olmayınca ağu yudulmaz
Yularsız deve katara gelmez
Hakk’ın bir ikrarın kime verdin sen
(Teslim Abdal)
Toprak yurt bulmaya güvercin uçtu
Yedi yıl deryada hem kanat açtı
Bir yeşil kubbeye kondu konuştu
Bir avuç tûranın saçanıyız biz
(Hüzeyin Fevzî)
biçiminde dile getirilmiştir.

“Dokuz” Sayısı
Türklerde kutsal sayılan sayılardan biri de “dokuz” sayısıdır. Bu sayıya geleneksel kültürümüzün her aşamasında rastlamak mümkündür.
Altay Yaratılış Destanı’na göre Tanrı yerden “dokuz dallı” bir ağaç bitirerek her dalın altında bir insan yaratmıştır. Bunlar dokuz insan cinsinin ataları olmuştur. Bu dokuz insana “Dokuz Dedeler” denmektedir. Bu durum destanda:
Tanrı yine buyurdu: -Bitsin, dokuz dalı da!
Dallar çıktı hemence, dokuzlu budağı da.
Kimse bilmez Tanrı’nın düşüncesi ne idi
Soylar türesin diye şöylece emir verdi.
Dokuz kişi kılınsın, dokuz dalın kökünden
Dokuz oymak türesin, dokuz kişi özünden![5]
biçiminde görülmektedir.
Âşıklarımızın dilinde:
Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
biçiminde örneklerine az da olsa rastlanan dokuz sayısı kültür tarihimizde oldukça önemli yer tutmaktadır.
·Türk hakanlarının hakimiyet alameti davul ve tuğlar dokuz tanedir.
·Altay Türkleri’nde Şamanların omuzlarında dokuz ok ve yay sembolü bulunmaktadır.
·Ergenekon Destanı’nda da dokuz sayısı “Dokuz Oğuz” adı ile bir isim olarak yer almaktadır
·Manas Destanı’nda sık sık rastladığımız dokuz sayısı Dede Korkud’ta da “Doğduğunda dokuz erkek deve kestiğim oğul” , “dokuz bazlam ile bir külah yoğurt” “Dokuz çoban” gibi ifadelerle görülmektedir.
Halk takviminde “Mart dokuzu” deyimi olarak görülen dokuz sayısı atasözleri ve deyimlerimizde de sıkça kullanılmıştır. Bunlardan bazıları:
·Dokuz at bir kazığa bağlanmaz.
·Dokuz ölç bir biç.
·Donsuzun gönlünden dokuz top bez geçer.
·Güzellik ondur, dokuzu dondur.
·Doğru söyleyeni dokuz köyden doğarlar.
·Boğaz dokuz boğumdur.
·Dokuz ay karnında taşımak.
·Bir kaşık ile dokuz abdal geçinir.
·Aca dokuz yorgan örtmüşler yine uyuyamamış.
·Dokuz doğurmak.

“Oniki” Sayısı
“Oniki” sayısı halkımızca kutsal sayılan sayılar arasındadır. Bu sayı özellikle Alevi ve Bektaşiler tarafından kutsal bir sayı olarak bilinmektedir. Oniki sayısı oniki din büyüğünün adı için Oniki İmam deyimi olarak kullanılmaktadır. Birincisi Hz. Ali olan Oniki imamlar sıra ile şunlardır. l. Hz. Ali, 2. Hz. Hasan, 3. Hz. Hüseyin, 4. Muhammed Bâkır, 5. Zeynel Abidin, 6. Câfer-i Sadık, 7. Musa-i Kâzım, 8. Ali Rızâ, 9. Muhammed Takî, l0. Ali Nakî, ll. Hasan Askerî, l2. Mehdî .
Edebiyatımızda Oniki imamın adının geçtiği şiirlere “Düvazdeh imam” ya da “Düvaz” denilmektedir.
“Oniki” sayısı âşıkların dilinde ve telinde en çok dile getirilen sayıdır. Bunlardan bazıları:
Oniki İmam’a niyaz eylerim
Hasan Askerî’ye hâlim söylerim
Muhammed Mehdî’ye tamam eylerim
Cümle günahıma imamlar medet
(Derviş Mehmet)
Oniki İmam’ın demin görmüşüz
Safine-i Nuh’a biz de binmişiz
Muhammed Ali’ye ikrar vermişiz
Güruh-i Nâcîyiz dönmeyiz geri
(Hayriye)
Gelin vaz geçelim biz bu gümandan
Sakın çıkarmasın dinden imandan
Şefaat umarız Oniki İmam’dan
Onların atası Ali değil mi
(Kul Himmet)
Böyle bulmuş tadın her helvacılar
Oniki İmam’dan okur nâciler
Felekler semanın döner bacılar
Nefsin başını biç üryan ol da gel
(Seyranî)
Kul Veli’yim Hakk’a niyaz ederim
Hakk’ın buyurduğu yola giderim
Dinim Hak’tır Hak kelâmı söylerim
Oniki İmamlara ereyim deyu
(Veli)
Dedemoğlu görmüş idi düşünü
Eğildi secdeye koydu başını
Ali’ye pay çıkardılar döşünü
Oniki İmamların kurbanıyım ben
(Dedemoğlu)
Pir Sultan Abdal coşkuna
Gel otur gönül köşküne
Oniki İmam aşkına
Ben bu seri vere geldim
(Pir Sultan Abdal)
Hû diyelim gerçeklerin demine
Gerçeklerin demi nurdan sayılır
Oniki İmam katarına uyanlar
Muhammet Ali’ye yardan sayılır
(Hatayi)
biçimindeki söyleyişlerdir.

“Kırk” Sayısı
Türkler tarafından,ilk çağlardan bu yana “kırk” sayısının kutsallığına inanılmaktadır. İslamiyette de Kur’an’dan bu yana önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Örneğin, Kırk erbain Kur’an’da 48 kez geçmektedir.
Alevi ve Bektaşilerde Hz. Ali’nin başkanlık ettiği kırk kişinin meclisine “Kırklar Meclisi” denmektedir.
Bu sayı geleneksel kültürümüzde de değişik biçimlerde görülmektedir. Bunların bazılarını şu şekilde belirlemek mümkündür:
·Doğumdan sonra kırk gün içinde bulunan anne ve bebeğe “kırk” denir.Kırk çıkması, anne ve bebek için önemli bir olay olarak kabul edilir.
·İnanışa göre, çocuk ayaklarını basmazsa ve gelişmezse buna “kırk bastı” denir.
·Kırklı çocuğun elbise ve bezlerinin suyunun dışarı atılmayacağına inanılır.
Oğuz Kağan ve Satuk Buğra Han Destanlarında, kırk sayısına sıkça rastlanır.
·Oğuz, kırk günde yürür.
·Manas Destanı’nda kırk sayısı 127 yerde kırk yiğit, kırk savaşçı, kırklar, kırk cura, kırk gelin, kırk alp, kırk güzel, kırk kulaç vb. biçimlerde görülmektedir.
·Dede Korkud’ta da kırk yiğit, kırk namert, kırk er, kırk otağ, kırk gün kırk gece gibi ifadelerle yüz yerde karşımıza çıkmaktadır.
Kırk yiğit motifinde olduğu gibi, kırk kız motifi de bütün Türk destan ve masallarında çok geçer. Bey ve beyin oğlunun kırk yiğidi bulunduğu gibi hanımların da kırk kızı bulunur.
Anadolu’da yer isimlerinde de Kırkağaç, Kırklareli, Kırkpınar, Kırktepe, Kırkkuyu, Kırkkavak gibi rastlanmaktadır.
Âşıklarımızın dilinde ve telinde ise “kırk” sayısı:
Kırklar arzeyledi Elmalı şehri
Boğazhisarında ol böldü nehri
Bol yerde küffara eyledi kahrı
Ol dem kılıç aldı pîrim eline
(Geda Muslu)
Sersem Ali vardı pîre dayandı
Çırağımız kırk budaktan uyandı
Mürşid olan her bir renge boyandı
Hünkâr Hacı Bektaş pirim hû deyu
(Sersem Ali)
Payım gelir erenlerin payından
Muhammet neslinden Ali soyundan
Kırkların ezdiği engür suyundan
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver
(Kul Hüseyin)
Pîr Sultan’ım eydür dünya fanidir
Kırkların sohbeti aşk mekânıdır
Kusura kalmayan kerem kânıdır
Gönülde karası olan gelmesin
(Pir Sultan Abdal)
Kırklar meydanına vardım
Gel beri ey can dediler
İzzet ile selam verdim
Gel işte meydan dediler
(Hatayi)
Üçler yediler sâkî görürsün
Kırklardan bâdeyi bâkî görürsün
Vücudun şehrinde Hakk’ı görürsün
Seyranî bu şehre seyran ol da gel
(Seyranî)
biçiminde ifadelerle dile gelmektedir.
Bunların dışında halkımız tarafından kutsallığına inanılan sayılar da bulunmaktadır.
İnsan vücudunda 366 kemik bulunduğundan 366 sayısı kutsal sayılar arasında gösterilmektedir.
Yetmiş iki milleti işaret ettiği için 72, Ondört mâsum-ı pâk için l4 sayısı, Allah’ın adlarını ve doksan dokuz Nebî’yi işaret ettiği için 99 sayısı da kutsal sayılar arasında gösterilmektedir.